1.sayfadan 50. sayfaya 

TURAN DURSUN

Tabu Can Çekişiyor

 DİN BU
I. KİTAP

 

İÇİNDEKİLER

 

Yazarın önsözü                                                     9
Prof. Dr. İlhan Arsel'in      
önsözü                                                                 11
"Muhammed'in Cinsel Hayatı"                              16
İslam ve Şiddet                                                   48
Nasıl Yakıldım?                                                   61
Rüşvetle Müslüman Olanlar                                  78
Kur'an'm Orijinalleri Yakıldığı İçin Şimdi Yok       78
islamcıların Pehlivanı Yok                                     90
Ayetler Uydurma mı?                                          101
"Şeytan Ayetleri" Islamın Gerçeği                         103
Kara Sesli Karanlık                                             108
Muhammed'e Göre Kadın "Uğursuz"dur               110
İnandırmak İçin Kur'andaki Tanrı'nın
Andiçmeleri                                                         113
Büyü ve Muhammed'in Büyülenmişliği                   116
islam'a Göre "Millet"                                            119
Kurban                                                                122
"Kor'an Mucizeleri"                                              128
Muhammed'in Doktorluğu I                                  131
Muhammed'in Doktorluğu II                                 134
Muhammed'in Doktorluğu III                       
        138
Kur'an'm Tanrısı Nerede?                                      141
Tanrı'nın Tahtı, Sarayı                                        
8 Dağ Keçisinin Sırtında                                        144
"Gök Sofrası"                                                        147
Tevrat, İncil, Kur'an                                               150
Tann'nın Biçimi ve Boyu                                         153
Kur'an'daki Tann'nın                                           
İnsanları Ayırma Politikası
                                      156
Kur'an'm Tanrı'smın Elindeki Terazi                        159
Kur'an'daki Tann'nın Beddualan                             162
insanı Hayvana Dönüştürme Cezası                        165
"inşallah"                                                                168
islam'ın Tannsı Akıllı mı?                                          171
"Tann Bildi-Anladı ki..."                                           174
Görüş Değiştiren "Tann"                                          177
Tann Sarayında Namaz indirimleri                            180
Kur'an'daki "Çelişki"lerden I                                    183
Kur'an'daki "Çelişkilerden" II                                   186
Kur'an'daki "Akıl ve Bilim" Dışılıklar I                       190
Kur'an'daki "Akıl ve Bilim" Dışılıklar II                      193
Kur'an'daki "Akıl ve Bilim" Dışılıklar III                     196
Kur'an'daki "Akıl ve Bilim" Dışılıklar IV                     199
Kur'an'daki "Akıl ve Bilim" Dışılıklar V                       202
Kur'an'daki "Akıl ve Bilim" Dışılıklar VI                      205
Kur'an'daki "Akıl ve Bilim" Dışüıklar Vü                     208
Kur'an'daki "Akıl ve Bilim" Dışılıklar VIII.                   211
Kur'an'daki "Akıl ve Bilim" Dışılıklar IX                       214
Kur'an'daki "Akıl ve Bilim" Dışılıklar X                        217
Kur'an'da "Öldürün" Buyruğu!                                     220
Kur'an'm Ne Dediği                                                    229
Şeriat Tannsı'nın Hilesi                                                 232
163. Maddenin Kaldınlması                                         235
islam Öncesi Dönemde, "Kız Çocuklarının                       
Diri Diri Gömüldüğü" Yalanı                                        240
islamcı Neden "lntikamcı"dır?                                      246
Ve Kadına Dayak                                                      250
'Şehvet'                                                                      254
Din Duygulannı İncitmek Suç mudur?                          259
Süleyman Ateş'in Mektubu ve Karşılığı                        263
Mektuplar                                                                   269
Eleştiri Mektuplan                                                       277
Zaman Gazetesiyle Görüşme                                       282
Yazann Yayınlanmış Öteki Eserleri                              295

YAZARIN ÖNSÖZÜ

Elinizdeki kitap, daha güzel bir dünya için açılmış bir çığırın kitabıdır.

Daha güzel bir dünyanın, daha özgürlüklü dünya olmadan gerçekleşe-miyeceği açık. Daha özgürlüklü bir dünyanın kurulabilmesi için de "ta-bu"lann yıkılması gerekli. Her türlü tabu yıkılmalı. En başta da "din"lerden,"inanç"lardan kaynağını alan tabular.. Özgürlükleri bağlayan her türlü zincir kırılmalı. En başta da kafalardaki "iman zinciri"... Bu zincir­lerin geçerli olduğu toplumlardaki insanlar, gerçekte "insanlar"dan daha başka şeydirler. însanm "düşünme" özelliğine tam yaraşır biçimde düşüne­mezler, "iman" kalıplan içindedir düşünceleri. Doğamn yapışma, yasalanna ters doğrultudaki "değişmezlikler" içinde... Duygulan da öyledir. Hepsi "gökltt" dür, "Tann damgalı"dır. Zincirli olması yüzünden gelişme göstere­mez; değişmelere, gelişmelere ayak uyduramaz. Uyumlan bile uyumsuzluk­larla doludur. Dünyamızdaki her tür olumlu gelişme, "din"inki, "iman"ınki başta olmak üzere, "tabu"lann zincirlerinden kurtulabildiği, yol bulabildiği ölçüde gerçekleşebilmiştir. "İnsan aklı", bilim, teknoloji, "insan haklan" alanında ulaşılan noktalar, bu yoldaki adımların ürünleridir.

"Akıl" ve "bilim", aydınlık kesimdedir. "Din", "iman"sa karanlık ke­simde. Aklın, bilimin "ölçüleri" bellidir. "Gözlem" vardır, "deney" vardır, "nesnellik" vardır... Yolu "ışıklandıran da bunlar. Din ve imandaysa bunlar yoktur. Karanlığı da bundan...

Öyleyse "din"in üzerine nasıl gidilmesi gerektiği ortada ve son derece açık: Karanlığın üzerine nasıl gidilirse, "din"in üzerine de öyle gidilmelidir. Karanlıkla savaşılırken ışık gerekli. Dinin, imanın üzerine giderken de...

Elinizdeki kitapta bulunan yazılarla, bu alanda bir ışık sunmaya çalı­şılmıştır. Bu yazıların "kitap" durumuna getirilmesi de çok yoğun istekler üzerine olmuştur.

Sevgili okurum! Bu yazılan, elbette ki sen değerlendireceksin. Benim burada, tarih ve kamuoyu önünde belge niteliğini taşısın diye belirtmek zo­runda olduğum bir şey vardır:

 

9

 

Bu yazıların, yazılı basında yer alması için çok uğraştım. Çok kapı çaldım. Aylarca, yıllarca sürdü çabalarım. Ama hep geri çevrildi. "Çağdaş", "aydın" olarak tanınan kesimde bile, ürküntüler oluşturdu. En "hafif olanlar sunulduğunda bile, "yer verirsek bizi taşlarlar" diye karşılandı. "Taşlanmak" ne demek, "bombalanacaklarından" korkanlar bile oldu. Kimilerinin karşılı-ğıysa alışılagelen "taktikçi" politikacıların ağzıyla : "Biz, dine saygılıyız. Din duygularının incitilmesinden yana değiliz..." biçimindeydi. Her geri çe-virilişimde düşünüyordum hep. Bu duygulan "incitme" göze alınmazsa, ka­ranlıklarla nasıl savaşılabilir? Uygarlık alanındaki adımlar, bu duygulan in­citmeden oluyor mu? "Din duygulan incitilmeden", daha güzel, daha uygar, insana daha yaraşır bir dünyaya ulaşma yolundaki "değişme'ler, "değiştir-me"ler nasıl olabilir? Ve olabiliyor mu? Hangi "yeni" ve "yenilik" bu duy­gulan incitmeden gelmiş, ya da getirilebilmiştir? İnsanoğlu kendisini ve do­ğayı  değiştirirken   "din duygulan"nı  da  "incitmemiş  midir"? Bunlan düşündüm, durdum yeniden düşündüm. Öbür yandan tartıştım. Ne ki, yol bulamadım, kapı bulamadım bizim "özgürlükçü" (!) yazılı hasmımızda. Bu­nu belgeliyor ve suçladıklan "baskıcı rejim'lerin egemenlerinden pek geri kalmayacak biçimde katı birer bekçi, özgürlük için gerekli suların akmasına meydan vermeyen birer tıkaç durumundaki "aydın"lan ülkemiz ve dünya kamuoyu önünde suçluyorum.

Sonunda bir kapı buldum: 2000'e Doğru dergisini çıkaranlar açmıştı bu kapıyı. Saçak dergisi ve sonra 2000'e Doğru. "Ohh"! Ne güzel bir olay. Artık, İslâm'daki özel deyimiyle "mesail-i müstetire"yi, yani dince "kapalı kalması gereken konular"ı gün ışığına çıkarabilecektim. Ve koyuldum. Bil­diğiniz gibi...

Bu kitapla birlikte, başka bir yayınevinden de olsa (Akyüz Yayınlan) bir kitabım elinize ulaşacak: /Kulleteyn. Roman. Belki de tam değil. "Ro-manlaşan" gerçekler. Bu kitapta da karanlık üstüne ışıkla gitmeye çalışıl­mıştır. Belgesel nitelikte.

Bir gün öbür kitaplanmın da yayımlanabileceğim biliyorum: 5 cilt ola­rak yayıma hazırladığım "Kutsal Kitaplann Kaynaklan". Aynca tarihte ve dünyada ilk olan ve çok değerli bir dostumun desteğiyle yayıma hazırladı­ğım 14 ciltlik "Kur'an Ansiklopedisi". Biliyorum, bütün bunlan okuyacak­sın sevgili okurum.

Haziran 1990         Turan Dursun

 

10

PROF. DR. ÎLHAN ARSEL'İN ÖNSÖZÜ

Yıllarca önce bir gün, Fakülte'deki odamda çalışırken hiç istemediğim bir anda telefon çaldı. Hazırlamakta olduğum "Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları" adlı kitabımın "Giriş" ve "Önsöz" kısımlarını kafamda şekillendirmek üzere bulunduğum için, zihnim karışır ve fikir sil­silesini kaybederim endişesiyle, o an telefona cevap vermek istemedim. Önümdeki kaynak'tan, Atatürk'ün din adamlanyle ilgili şu sözlerini metne geçirmeğe devam ettim:

"Eğer onlara (hoca kıyafetli sahte din âlimlerine karşı benim şahsım­dan bir şey anlamak isterseniz, derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onlann menfi istikâmette atacakları bir hatve, yalnız benim şahsî îmanıma değil, yalnız benim gayeme değil, o adım benim milletimin... kalbine hava­le edilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle hemfikir arkadaşlarımın yapacağı şey, mutlaka o adımı atanı TEPELEMEKTİR. Sizlere bunun da fevkinde bir söz söyleyeyim: farz-ı muhal bunu temin edecek kanunlar ol­masa, bunu temin edecek Meclis olmasa, öyle menfi adım atanlar karşısın­da herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, YlNE TEPELE­RİM"^)

Bir kaç dakika ara ile tekrar telefon çalınca ahizeyi elime aldım ve so­ğukça bir ifâdeyle: "Dinliyorum" dedim. Karşı taraftan ince ve nâzik bir ses kendisini tanıttı: Adının Turan Dursun olup TRT'de görevli bulunduğunu, yazılarımı ve kitaplanmı okuduğunu, benimle söyleşi yapmak arzusunda ol­duğunu, müsait bir zamanımda kendisine zaman ayırıp ayıramayacağımı sordu.

O tarihlerde, şeriat azgınlığının sanki bugünkü boyutlara ulaşacağını seziyormuşum gibi, çeşitli kitaplarımdan gayn, bir de gazetelerde ve özel­likle Cumhuriyet'te, lâiklik ve Atatürkçülük ve Şeriatçılık konulanyla ilgili olarak sık sık yazılarım yayınlandığı için çağdaş düşünce sahibi okuyucula­rımın desteklemeleri yanında, gericilerden seviyesiz mektuplar Ve çoğu za­man gırtlaktan fırlama küfürlerle dolu telefonlar alırdım. Hattâ bazıları ha­bersiz olarak odama gelir ve yazdıklarımın abartma olduğunu söyleyerek

11

 

çalım satarladı; onlara şeriat kaynaklarını gösterip bilgisizliklerini suratları­na vurduğumda susarlardı.

Fakat bu kez karşımda pek alışık olmadığım medeni bir ses, sanki be­ni meşgul ve rahatsız etmiş olmaktan üzüntü duyuyorcasına, bana hitap et­mekteydi. Altıncı hissim ağır basmış olacak ki kendisiyle belli bir gün Üze­rinde anlaştık.

Telefonu kapadıktan sonra kitabımın "Giriş" kısmına şu satırları kara­ladım:

"Batı, bugünkü gelişmesini ve ilerlemesini ve uygarlığım, din ada-mı'nın sahte saltanatına ve olumsuzluklarına son vermekle, onu dünyâ işleri­nin dışına itmekle, imtiyazlarını ve yetkilerini yok etmekle sağlamıştır... Yeryüzünün en ziyâde gelişmiş ülkeleri arasında sosyal gelişme, teknik iler­leme, ekonomik aşama ve ( refah ) varlık bakımından ön sıralan işgal eden­ler, bu mutlu sonuca, diğer bir çok nedenler yarımda, bir de din adamım Devlet'in 'Beslemesi' ve 'Destekçisi' durumundan çıkarmak sayesinde eriş­mişlerdir. Bu SONUCun alınmasında ( gerçek ) AYDIN) iş görmüştür. Her şeyin tersini yapmak, bizim ötedenberi geleneğimiz olduğu için, biz bu uy­garlık çağında dahi 'Lâik ve demokratik Anayasa esaslarını hiçe sayar ve başka ülkelerin salanca bilip terkettikleri kötü usulleri, bu usullerden Ata­türk sayesinde ( ve mucize kabilinden) kurtulmuş iken, yeniden canlandır­mak için elimizden geleni esirgemeyiz ve üstelik Şeriât'ın dahi öngörmediği kabul edilen bir sınıfı, yani din adamları sınıfını yaratır, bu sınıfa olmadık olanaklar tanır ve Devlet'in tüm kademelerine onları yerleştiririz. Geçmiş yüzyıllar boyunca din adamı ( nın dünyâ işlerine karışmasından doğma ) musibetleri ve felâketleri unutur, onu yeniden bu milletin başına musallat eder (iz)..."

Bu satırları yazdığım sırada aklım, biraz önce beni telefonla arayan ki-şi'nin maksat ve niyetlerinin ne olabileceği sorusuna takıldı. Fakat ders zili çaldığı için kalemi bırakıp, ders vermek üzere sınıfa yollandım.

Ertesi sabah anlaştığımız saatte odama geldi. Yüzünde dürüstlük ve samimiyet yatan bir insanı karşımda bulmakla biraz olsun rahatladım. Hele konuşmağa başladığı an, o her zaman için hayranı olduğum ve inşam İN­SAN hale sokar olduğuna inandığım ve kendime yaşam amacı yaptığım "Katıksız Müspet AKIL" belirdi önümde sanki!

Araştırmalarım ve incelemelerim boyunca nice yıllar kafama istif et­miş olduğum veriler ve bu verilerin diyalektik sonuçlan, canlı olarak kar-

12

şunda tekrarlanmaktaydı sanki...

Şunu belirtmeliyim ki, bu verileri edinirken, Batı dünyasını 1500 yıl­lık karanlıklardan kurtarıp AKIL çağma ve insanlık haysiyeti duygusuna ulaştıranların, din adamlarını dünyevî işlerden uzaklaştırmağa matuf görüş ve davranışları beni daima hayranlığa sürüklemiştir. Fikirsel gelişme yoluna yönelmem bakımından bunlar beni ne kadar büyüledi ise, bu ayni şeylerin kendi mensup bulunduğum Şeriat dünyâ'sında bulunmayışı nedenlerini dü­şünmek de o derece üzüntüye sürüklemiştir. Düşünürler ve bilginler bir ya­na, fakat din adamları açısından kıyaslama yaptığımda kendi kendime: "Ne­den bir Marcion, neden bir Abelard, neden bir Nicholas, neden bir Amaud De Brescia gibi, yada bunların nice benzerlerinden biri, bizde çıkmamıştır acaba?" diye sormaktan kurtulamazdım.

O Marcion ki, Hristiyanlığın daha ilk birinci yüz yılında: "Mükemmel olmaktan uzak, kötülüklerle dolu bu dünyâ, Tann'yı keyfî, gaddar, insan yazgısına egemen niteliklerle tanımlayan zihniyetin oluşturduğu bir dün-yâ'dır. Tanrı anlayışını akılcı temele dayatmak ve SEVGİ öğesi yapmak ve böylece insanlar arası ilişkiler kaynağı kılmak gerekir..." diyerek din adam­ları sınıfına çatabilmiştir.

O Abelard ki, onikinci yüzyılda : "Gerçeklere din kitaplariyle değil AKIL yolu ile erişebilir; din verilerini akılcı temele dayatmak gerekir. An­cak bu suretledir ki din kitaplarındaki akla ve vicdana aykın hükümler gide­rilebilir. Tüm insanlar arası sevgiyi ve kardeşliği sağlayabilmek için 'Kor­kutucu ve Keyfî' Tanrı fikri yerine lYÎLÎK Tanrısı fikrini yerleştirmek gerekir"diyerek din adamlarına insanlık dersi verebilmiştir.

O Nicholas ki, hem de Kardinal rütbesinde bir din adamı olmasına rağmen: "Kutsal diye bilinen din kitaplarını gerçekler kaynağı saymak ha-ta'dır" diyerek din adamının otoritesini temelden sarsabilmiştir.

O Amaud De Brescia ki, kendisi bir din adamı olmakla beraber, 12ci yüzyılda ruhban sınıfının iktidarına ve saltanatına karşı savaş açmış ve din adamlarının yalanlarını ve halkı aldatmalarını ortaya vurmuş ve bu idealist davranışı yüzünden, başta Papa olmak üzere diğer din adamlarının düşman­lığını kazanmış ve 1155 yılında ölüme mahkum kılınmış, ceza'nın infazı sı­rasında kendisine : "Eğer ölümden kurtulmak istiyor isen fikrini değiştir, sözlerini geri al" denmiş olmasına rağmen, fikir ve düşünce haysiyetine sa­hip bir insanın ölümden kurtulmak için dahi olsa gerçekleri ortaya vurmak­tan kaçınmayacağını ve doğruluğuna inandığı şeyler uğruna hayatını fedaya

13

 

hazır bulunduğunu söylemiştir. İnsanlığa bıraktığı bu ömek, daha sonraki kuşaklara ideal kaynağı teşkil etmiş ve o tarihten bu yana din adamlarının sömürüsüne ve sahteliklerine karşı isyan edenler, hep onun ve benzerlerinin izinde gitmişlerdir. Bu doğrultuda olmak üzeredir ki 18inci yüzyıldan bu ya­na kültürlü her insanın beynine, Voltaire'in şu formülü çöreklenmiştin "Ne­rede ki AKIL özgür'dür ve egemen'dir, orada din adamına yer yoktur".

Ve işte kendi toplumum itibariyle her zaman için özlemini çektiğim ve hayalimde yaratmaya gayret ettiğim insan tipi, mutlu bir tesadüf sonucu, şimdi karşımda, muhtemelen yüzlerce yıllık bir gecikme ve değişik bir kılık altında bana, Marcion'un, yada Nicholas'ın yada Arnaud De Brescia'run ve benzerlerinin ağzıyla konuşmaktaydı. Eğer telefona cevap vermemiş, yada veripte sudan bir bahane ile görüşme teklifini geciktirmiş olsaydım, kendisi­ni tanıma fırsatma sahip olamayacaktım. Bu fırsatın ne kerte değerli ve önemli olduğunu, zamanla daha iyi anlamış bulunmaktayım.

Konuşmalarımız bitipte kendisinden ayrıldığım zaman, din adamları konusundaki yargılarımın, farklı bir yörüngeye yerleşmekte olduğunu far-kettim. Sanırım bu itişledir ki Giriş kısmma şunları ekledim:

"Bu kitap... din adamı'nın... olumsuzluklarım, suçluluklarını ve (top­lumu ) uçurumlara sürükleyen duygusuzluklarını ortaya vurmak için ( yazıl­mıştır ). Bunu yaparken din adamları içerisinde gerçek anlamda İNSANCIL ve BİLGİLİ ve AYDIN olanları yoktur demek istemiyoruz. Fakat mevcudu gerçekten çok az olan bu kişilere bakarak yersiz bir iyimserliğe yönelmekte anlam yoktur. İnancım o'dur ki bir gün gelecek, sayılan böylesine az olanlar çoğalacak ye Şeriât'ın ilkelliklerini gidermenin gereğine inanmış olarak bu topluma olumlu bir şeyler vermenin bilincine saplanacaklardır..."

Fakat bunu da yeterli bulmayıp kitabımın iç kapağına, sayılarının ço­ğalmasını candan diler olduğum yeni Turan Dursun'ları muhatap edinerek şu ithafı koydum:

"Sayıları gerçekten az olan T. D.'lar var bu toplumda. Din adamı ol­makla beraber kendilerini Şeriat zihniyetinin çok üstüne çıkarabilmişler ve çıkarabilmek içinde İNSANLIK SEVGİSİ denizine atabilmişlerdi. Atatürk­çülüğün ve Atatürk devrimlerinin KURTARICI TILSIMI'na inanmışlardır. Tanrı ve peygamber emirleridir diye belledikleri esasların AKIL yordamiyle yeniden elden geçirilmesi, Türk'ün gerçek niteliklerine uydurulması ve 'müspet akıl' verilerine oturtulması gereğine sarılmışlardır. Bugünkü şeriat­çı ortam içerisinde ve 'Atatürk ve uygarlık düşmanı' din adamları arasında

 

14

 

kendilerini 'Din adamı' kılığında görmezler ve gerçeği söylemek gerekirse 'Din adamı' deyimiyle çağırılırı ak da istemezler. Bu kitap onlara Armağan edilmiştir".

Kitabımın yayım tarihi 1977'dir. O tarihten bu yana, Turan dostumun son derece sağlam karakterine, dürüstlüğüne, ahlâkiliğine ve medenî cesare­tine ve YALAN denen "Yedi başlı ejderha'ya" karşı savaşım azmine tanık oldukça, sevincim ve ümidim daha da artmıştir.

Ve hele onu, Şeriat sorunları konusundaki derin bilgisiyle ve her soru­nu AKIL kıstasına vuran maharetiyle, bir yandan çevresini etkilerken, diğer yandan "Bilgili" geçinen nice din adamlarım (ki aralarında 'profesör' yada 'Doçent' unvanına sahip olanlar vardır ) alt'edip, foyalarını ortaya vurabilir görmekten her zaman için zevk duymuşumdur. Şunu belirtmek gerektir ki şeriât'la ilgili olarak yazdığı her şey, her bir din adamına ibret verici bir ders niteliğindedir.

Kuşku etmiyorum ki. Turan Dursun'un bu hayırlı ve yararlı etkisiyle, din adamlarımız, Şeriât'in iç yüzünü akılcı yoldan inceleme ve eleştirme i'tiyadmı edinmekte gecikmeyeceklerdir. Bu onlara, şeriat eğitimi yüzünden fikren kısırlaştırılmış müslüman ülkeler halklarının, istisnasız olarak yer yü­zünün en ilkel, en geri, en yoksul, en bahtsız halkları arasında yer almış ol­malarının NEDENLERİ'ni öğretecek ve böylece AKILCILIĞIN tek çözüm olduğunu farkederek kendi kendilerine "Gerçeklere şeriat yolu ile değil AKIL rehberliğiyle, lâiklikle gidilir" diyebileceklerdir. Daha başka 1)ir de­yimle her biri, başlı başına birer Turan Dursun kesilecektir. Ve işte o zaman bu toplum, sürüklenmekte olduğu uçurumu farkedecek ve ilkellikler girda­bından kurtulma şansını deneyecektir.

Prof. Dr. İlhan Ar sel

1) Bu sözleri Atatürk 1923 yılının Şubat ayında söylemiştir. Yukardaki satırlar Prof. Enver Ziya Karal'ın Atatürk'ten Düşünceler adlı kitabından ahnmışur. (T. iş Ban­kası Yayınlan, sf.72)

 

15

 

Râğıb, aynı yerde, "hevâ"nın "şehvete eğilimli olan nefsin kendi­si için de söylenebileceğini" belirtiyor.

'MUHAMMED'İN  CİNSEL HAYATI"

Muhammed'in şehveti ve "tanrı"sı

Kanlarından Aişe, Muhammed'e şöyle diyor

- "Mâ erâ (urâ) rabbeke illâ yüsâriu hevâke". (Bkz. Buharî, e's-Sahih, Kitabu't-Tefsîr/33/7, Kitabu'n-Nikâh/29; Diyanet yayınlarından Tecrîd, hadis no: 1721; Müslim, e´s-Sahih, Kitabu'r-Rıdâ'/49, hadis no: 1464; Ibn Mace Sünen, Kitabu'n-Nikâh/57, hadis no: 200; Ahmed İbnHanbel, 6/134,158.)

Nedir bu sözün Türkçesi?

îşte dini çevrelerden üç çeviri:

-  "Vallahi Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini görü­yorum." (Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi. 7/ 402.)

-  "Rabbin şüphesiz senin dilek ve arzunu geciktirmeden derhal gerçekleştirir." (Haydar Hatiboğlu Sünen-i Ibn-i Mace Tercümesi ve Şerhil, 5/495.)

-  "Rabbin Teâlâ (kadınlarının değil) ancak senin arzunun tahak­kukuna müsâraat ediyor." (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, hadis no: 1721, çev. Kamil Miras, Diyanet yayınlarından.)

Aişe'nin sözü dilimize şöyle de çevrilebilir:

"Bakıyorum da, senin Efendi Tann'n (Rabb), yalnızca senin şeyi­nin keyfini (nevanı) yerine getirmek için koşuyor."

Hadiste, "Efendi Tann"nın, yalnızca Muhammed'in "hevâ"sı için koştuğu belirtiliyor açıkça.

"Hevâ": İnsanın "arzusu, isteği". Ama buradaki herhangi bir "ar­zu, istek" değil; "cinsel istek"tir. Bir başka deyişle: "insanın şeyinin keyfi". Çünkü buradaki konu, cinsel isteğin üzerinde durulduğu bir konu. Ayrıca, "heva" söylendiğinde ilkin bu kavramda kullanılır. Râ-ğıb da, "heva" için: "Meylun'nefsi ile'eş-şehveti" (bkz. el Müfredat, Heva,) diyor. Yani "nefsin şehvete eğilimi".

16

 

Aişe neden böyle diyor?

Muhammed'in çok karısı var. 1, 2, 3,4, 5... Böyle gidiyor. Yaş­lanmış olan Şevde Bint Zem'a'nm dışında hepsi genç, hepsi güzel. Ve hepsi de cinsel istekli. "Adalet" olsun diye, Muhammed'in bunlarla cinsel birleşmesi "sıra"ya konmuştur. Sevde'nin dışında kimse, sırası­nı başkasına kaptırmak istemiyor, işte bu böyleyken, "âyet" geliyor; durumu değiştiriyor:

Muhammed'in "heva"sı, "adalef'in önüne geçiyor:

Muhammed'in kadın seçimi, cinsel alandaki isteği, hadisteki söz­cüğüyle "hevâ"sı, "âdalet"e baskın geliyor ve "sıra" Muhammed'in is­teği doğrultusunda, "âyet"le bozuluyor.

Buhari ve Müslim'in "e's-Sahih"lerinin de içinde bulnduğu hadis kaynaklarına göre ayet, Ahzab Suresinin 51. ayeti. Ve şu anlamdaki sözle başlıyor:

- "(Ey Muhammedi) Onlardan (yani kanlarından) dilediğini geri­
ye bırakır, dilediğini öne alabilirsin..."

Ne demek bu?

Hadis ve yorumlara göre şu demek:

- "Ey Muhammedi Artık nöbet, sıra zorunlu değil senin için. Nö­
beti, sırası gelse bile, dilediğin kannla cinsel birleşmeyi erteleyebilir,
ondan önce dilediğin kannla yatabilirsin." (Bkz. Aişe'nin sözünün yer
aldığı, gösterilen hadis kaynaklan. Aynca bkz. "Tefsir"ler, örneğin
Tefsiru'n-Nesefî, 3/309; RRâzî, e't-Tefsinı'1-Kebîr, 25/221; Taberî,
Cami-u'1-Beyân, 22/20; Celâleyn, 2/111.)

Kamil Miras da, Diyanet yayınlarından olan Tecrid'de, Ahzâb Suresinin ayetleriyle ilgili tefsirlere ilişkin hadislere başlarken bu aye­tin başındaki sözlere şu anlamı veriyor

- "Aziz Peygamberim! Aile muaşeretinde kadınlanndan dilediği-

17

 

nin nevbetini (nöbetini) geriye bırakabilirsin, dilediğini de yanına alır­sın. Aralarında nevbete mecbur değilsin. Geri bıraktığından yanına al­mak istediğin olursa, onu almakta da sana bir günah yoktur..." Sözün özü:

- Kur'an'ın "Efendi TanrTsı (Rabb), Muhammed'in, kanlarıyla
olan "cinsel ilişki düzeni"ndeki işini kolaylaştırıyor. İlişkiyi "sıraya
koyma (nöbet)" zorunluğunu kaldırıyor. "Heva"sının seçiminde özgür
olsun diye onu serbest bırakıyor. "Hangi karınla ne zaman yatmak is­
tersen, özgürsün, yatabilirsin!" diyor.

İşte bunun üzerine, Aişe dayanamayıp o sözü söylüyor

       -"Görüyorum ki senin Efendi Tanrı'n, senin şeyinin keyfîni..."
Aişe, bu durumu daha sonra, Ahzab'ın 51. ayeti gelince anladığı­
nı; 50. ayet geldiğindeyse bunu pek anlayamadığını ve o nedenle, 50.
ayette, "Peygambere kendini (hem de mehirsiz olarak) verebilecek ka­
dımdan söz edilince şu tepkiyi gösterdiğini belirtiyor:

- "Olacak şey mi? Bir kadın utanmaz mı ki, kendini bir erkeğe
armağan etsin?" (bkz. aynı tefsir ve hadis kaynaklan, örneğin Buhari,
e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/336), Müslim hadis no: 1464; Tec-
rîd, hadis no: 1721.)

Muhammed'in "şehvet"inin önemi:

50. ayette, "Muhammed'e helâl" olan kadınlar sayılıyor. Diya-net'in resmi çevirisindeki anlamıyla ayette şöyle deniyor:

- "Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini (kanlarını), Al­lah'ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri, seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, halalannın kızlannı, dayının kızlannı, teyzele­rinin kızlannı ve peygamber nikâhlamayı dilediği takdirde -müminlerden ayn, sırf sana mahsus olmak üzere- kendisinin mehrini peygambere hibe eden mü'min kadını almanı helâl kılmışızdır. Bir zorluğa uğramaman için, müminlerin eşleri ve cariyeleri hakkında on­ların üzerine neyi farz kılmış olduğumuzu bildirmiştik. Allah bağışla­yandır, merhamet edendir."

Bu çeviride, ayetteki sözlerin tam karşılığı olmayan kesimler var. Yani çeviri biraz yorumlu. Örneğin: Ayette, herhangi bir kadını pey-

 

18

 

gambere "mehrini" değil; kendini armağan etmesinden sözediliyor. Ayetin sonuna da kanşık bir anlam verildiği görülüyor. Böyle kanşık anlam verilerek birşeyler kurtanlmak istenmiş olsa gerek. Ayetin sonunu şöyle çevirmek daha doğru olabilir:

- "inanırlara, kanları ve sağ elleriyle sahip olduklan (cariyeleri)
konusunda neler gerekli kıldığımızı kuşkusuz bildik. (Sana helal olan
kadınlar konusunda anlatıklarımız da), sana bir güçlük olmasın diye-
dir. Tann bağışlayan ve acıyan'dır."

"... Sana bir güçlük olmasın diyedir." anlamındaki sözler üzerin­de duran F. Râzî'nin yorumuna göre, burada demek istenen şudur:

- "Kadınlar konusunda sana ayncalık verdi ki daha geniş, daha
kolay bir konumda olasın da, gönlünü uğraştıracak birşey kalmasın ar­
tık. Kadın konusunda sorunun kalmasın da Cebrail, boşalmış olan
gönlüne indirsin ayetleri." (Bkz. F.Râzî, 25/220.)

F.Râzî'nin yorumuna göre Muhammed'e öylesine bir ayrıcalık sağlanmıştı ki, kadın konusunda; o bir kadını görüp de o kadına gönlü düştüğünde, kocasının o kadını boşaması şarttı. Neden ki ilk sıralarda vahiy alma yönünden peygamberlerin işi kolay değildir. Vahiy alma­ya alışıncaya dek bu böyle sürer. İşte peygambere kadın konusundaki ayrıcalık bu sıraya rastlar. Peygamber vahye alışınca, artık gözünün ilişip gönlünün düştüğü her kadını, kocasının boşaması ve peygambe­re vermesi gerekmemiştir." (Bkz. F.Râzî, 25/222.)

Yani açıkçası:

"Efendi Tann"sı, Muhammed'in "şehvet"ini doyurmasını, kadın­lara iyice doyup vahiy işlerine kendini yeterince vermesini istemiştir, istemiştir ki, Peygamberi vahiyle uğraşırken bir de kadın sorunu ol­masın. Kadın konusunda gösterdiği kolaylıklar, hep bu amaca yöne­lik. F.Râzı'nin yorumu böyle özetlenebilir.

Bundan da anlaşılıyor ki, Muhammed'in "şehvet"i, bir başka de­yişle "şeyinin keyfi (hevası)" son derece önemliydi.

52. ayetin, "cariye" konusunda değilse bile, "kan" konusunda bir "sınır" getirmiş gibi bir anlatımı göze çarpar. Bu ayetin, yine Diyanet çevirisindeki anlamı şöyle:

 

19

 

Muhammed'in kan sayısına konan sınır:

- "Ey Muhammedi Bundan sonra, sana hiçbir kadın, cariyelerin bir yana, güzelliklerini ne kadar hoşuna giderse gitsin; hiçbirini başka bir eşle değiştirmen helâl değildir. Allah herşeyİ gözetmektedir."

Bu ayetin bir "sınır" koyduğu, bu sınırlama nedeniyle. Muham­med'in artık o zamanki karılarından başka bir kan alamayacağını hük­me bağladığı belirtilir. (Bkz. Tefsirler, örneğin, Muhammed Ali Sâbûnî, 2/232.)

Muhammed'in karı sayısındaki sınır kalkıyor:

Bu ayetteki "sınırlamadın, 50. ayette kaldırıldığı, 52. ayetin, as­lında 50. ayetten önce olduğu da savunulur. (Bkz. Tefsirler, örneğin RRâzî, 25/223.)

Tefsirlerin de yer verdiği bir hadis, islam dünyasında sağlam ka­bul edilen kitaplarda da yer alıyor. Hadise göre, Aişe şöyle bir açıkla­ma yapıyor:

- "Peygamber, kendisine kadınlar (sınırsız olarak) helâl kılınma­dan ölmedi." (Bkz. Tırmizî, Sünen, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/34, hadis no; 3216.)

Karılar içinde ayrıcalıklı olanlar:

Muhammed, kimi kanlarını daha çok severdi. Kimini de daha Çok tutardı. En çok tuttuğu kanlarının başında Aişe geliyordu. Ebube-kir'in kızıydı, o nedenle de etkindi. Zaman zaman Muhammed'e kafa tutar gibi durumları bile olabiliyordu. Zeki de olduğu için, birtakım ayrıcalıklar sağlayabilmişti. Muhammed'in cinsel ilişkilerindeki "sıra düzeni" bozulunca, kanlar içinde en çok yararlanan o olmuştu. Boşa­masın diye Muhammed'in hoşnutluğunu kazanmak isteyen yaşlı ortağı Şevde Bint Zem'a'nın "güVünü (Muhammedle yatma sırasını) almış­tı. (Tecrid'dekİ 701 no.lu hadisin "izah" bölümüne bkz.) Başka "ku­maların gününde de Muhammed'le yatabilirdi Muhammed istediğin-

 

20

de. Kendi gününüyse, başkasına vermezdi. Muhammed'in canı başka kadınla yatmak istese bile vermezdi gününü, sırasını.

Aişe: "Günümü kimseye vermem"!

Aişe'niu anlattığına göre: Muhammed'e, herhangi bir karısının gününü, sırasını gözetmeksizin; dilediği kansıyla dilediği zaman yat­ma özgürlüğü veren "âyet", yani Ahzâb Suresinin 51. ayeti geldikten sonra da, Muhammed "Aişe'nin günü"nde başka kadınla yatmak iste­diğinde Aişe'den "izin" alma gereğini duyardı. İzin isterdi; ama Aişe geri çevirirdi:

- "Eğer izin verme, vermeme yetkim varsa vermek istemiyorum.
Tann Elçisi! Bilesin ki hiçbir kimseyi sana (seninle yatmaya) yeğ tut­
mam." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/33/7; Tecrîd,
hadis no: 1722; Ahmed Ibn Hanbel, MUsned, 1/220,225.)

Kısacası, şunu demek istemişti Aişe:

- "Gerçekten izin verme ya da vermeme yetkim var mı? Öyleyse
vermiyorum. Seninle yatmak, herşeyin üstünde gelir bana."

"Hadİs"ten anlaşıldığına göre, Aişe'nin bu karşı koyusuna Mu­hammed artık ses çıkarmamış; "Ayet var. Ayet bana istediğim zaman dilediğim kanyla yatma yetkisini vermiştir." dememiş ya da diyeme­mişti.

Muhammed'in kanları arasında "hizib"Ieşme:

Bir hadisin Türkçesi:

- "Peygamberin kanlan, iki 'hizb'e aynlmıştı: Bir kesimde Aişe,
Hafsa, Safiyye ve Şevde vardı, öbür kesimdeyse Ümmü Seleme ve
Peygamberin öteki kanlan. Müslümanlar, Peygamberin Aİşe'ye olan
sevgisini biliyorlar; o nedenle de Peygambere bir armağanda bulun­
mak isteyen biri olduğunda armağanım sunmayı geciktirir; Peygam­
ber Aişe'nin odasına (cinsel ilişki günü için) gittiğinde sunardı Pey­
gambere.".

 

21

 

Karılar: "Adalet isteriz"!

"Bunun üzerine, Ümmü Seleme 'hizib'i söylenmeye başlandı. Bu kesimden olan kadınlar, gidip (önderleri durumunda olan) Ümmü Se-leme'yle konuştular:

- Ümmü Seleme! Peygambere söyle. Herkesle konuşsun; Pey­gambere kim bir armağan vermek isterse, Peygamberin hangi karısı­nın yanında bulunduğuna bakmaksızın armağanını sunmasını duyur-sun."

Muhammed aldırmıyor:

"Ümmü Seleme, kanların dediklerini Peygambere söyledi. Ama Peygamber bir şey söylemedi. Karılar gelip Ümmü Seleme'ye sordu­lar:

- Ne dedi Peygamber?

- Bana birşey demedi.

- Öyleyse bir kez daha söyle ona!

Ümmü Seleme, kendi gününde (ilişki için) geldiğinde Peygam­bere yine söyledi (karıların dediklerini). Ne var ki Peygamber ona yi­ne birşey söylemedi. Kadınlar sorunca yine Peygamber bana birşey söylemedi!' dedi. Kadınlar da, 'sana karşılık verinceye dek söyle ona söylediklerimizi!' dediler. Peygamber Cinsel ilişki için dönüp geldiğin­de, Ümmü Seleme ona kadınların dediklerini yine anlattı. Bu kez Pey­gamber konuştu: ",

Muhammed: "Bana vahiy, yalnızca Aişe'nin gününde geliyor"!

"- Aişe konusunda beni üzme! Bil ki, hiçbir kadın koynumday-ken bana vahiy gelmez de, yalnızca o koynumda bulunduğu sırada ba­na vahiy gelir.

Bunun üzerine Ümmü Seleme şöyle dedi:

Bunun üzerine ben de dedim ki:

 

22

 

- Ey Tanrı Elçisi! Seni üzdüğüm için Tann'ya sığınıp tevbe edi­
yorum!".

Kanlar, Muhammed'in kızı Fâtıma'yı araya koyuyorlar:

"Aynı kadınlar sonra Peygamberin kızı Fâtıma'ya başvurdular; onu Peygambere gönderdiler. Şöyle demesini istediler:

- Kanların Tanrı için senden, Ebubekir'in kızı (Aişe) konusunda
(kayırmayı bırakıp) adaletli davranmanı istiyorlar.",

Fâtıma'nın aracılığı da bir sonuç vermiyor:

"Fâtıma da Peygamberle konuşup kadınların dediklerini iletti. Peygamberse şöyle karşılık.verdi:

- Kızcağızım (sevgili kızım)! Benim her sevdiğimi sen sevmez misin?

Fâtıma karşılık verdi:

- Evet! Peygamber:

- öyleyse sen de Aişe'yi sev!

Karılar, Zeyneb'i araya koyuyorlar:

"Fâtıma, dönüp kanlara anlattı durumu. Kanlar ona, 'git de bir daha şöyle Peygambere!' dedilerse de, Fâtıma, Peygambere bu konuda bir daha gitmeye yanaşmadı.

Aynı kanlar bu kez, Peygambere, Zeyneb Bint Cahş'ı gönderdi­ler. Peygamberin yanında benim nasıl bir yerim (değerim) varsa, Zey-neb'in de buna benzer (yüksek) bir yeri vardı. Zeyneb gitti, sert çıkışta bulundu Peygambere. Ve şöyle dedi:

- Kanlann, Ebu Kuhâfe Oğlu'nun (Ebubekir'in) kızı (Aişe) konu­
sunda Tann için senden adaletli davranmanı istiyorlar!

 

23

 

Zeyneb'le Aişe'nin kavgalı tartışması:

(Hadisin bundan sonrası Aişe'nin değil; râvinin, yani aktarının. T.D.)

Zeyneb, (bir yanda) oturmakta olan Aişe'ye duyuracak kadar ses-sini yükseltti ve ona sövdü. Peygamberse konuşup karşılık verecek mi diye Aişe'ye bakıyordu. Aişe sonunda konuştu ve Zeyneb'e karşılık verdi. Sonunda Zeyneb'i susturdu. Aişe'nin anlattığına göre: Peygam­ber de öylece Aişe'ye bakıyordu. Ve şöyle dedi:

- "Elbette ki baskın gelecek! Çünkü Ebubekir'in kızıdır o!"
(Bkz. Buhârî, e's-Sahîh, Kitabu'1-Hibe 8; Tecrîd, hadis no: 1130;

Müslim, e's-Sahîh, Kitabu Fadâili's-Sahâbe/83, hadis no: 2442.) Bu uzun hadis şunları açıkça ortaya koyuyor

- Muhammed, Aişe'ye ayrıcalıklı davranıyordu.

- Muhammed, araya kimler girerse girsin, karılarının kendisinden istediği "adâlef'i vermemişti. Oysa Nîsâ Suresinin 4. ayetinde "çok karılılık"ta "adaletli davranmak gerektiği" bildirilmiştir.

- Muhammed'in toplayıp kendisine kan yaptığı kadınlar, pek "huzurlu" değillerdi. Aralarında da "hizibleşme" olmuştu.

- Muhammed, önce oğulluğu Zeyd'in karışıyken sonra kendi ka­nlan arasına kattığı Zeyneb'e de büyük önem ve değer veriyordu. Ne var ki yine de, kavgalı tartışmada Aişe'nin ona baskın gelmesi karşı­sında üstünlüğünü düşünüyor ve bunu, babasının üstünlüğüne, yani Ebubekir'deki üstünlüğe bağlıyordu.

Aişe'yi, Muhammed çok küçükken kan yapmıştı kendisine.

49 yaşındaki adam (Muhammed),

6 yaşındaki bir çocuk (Aişe) ile evleniyor:

Yine Aişe'nin kendisinin anlattığını dile getiren bir hadis:

Bu hadisin başında, Aişe aynen şöyle diyor:

- "Peygamber benimle evlendi; BEN O SIRADA 6 YAŞINDAY­DIM ." (Bkz. Buhâri, e's-Sahih, Kitabu Menâkıbi'l-Ensâr/44; Tecrîd, hadis no: 1553; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/69, hadis no: 1422.)

24

 

Evet, bir yanda 49 yaşındaki Muhammed, öbür yanda 6 yaşında­ki Aişe. Evleniyorlar.

Muhammed'le evlendiği zaman Aişe'nin 6 yaşında olduğunun, İslâm dünyasında, tüm müslümanlarca kabul edilmesi zorunlu. Çün­kü bunu anlatan "hadis", tartışmasız "sağlam (sahih)" kabul edilir. Bu hadisi, İslâm dünyasında en sağlam olarak benimsenegelmiş olan Bu-hari'nin ve Müslim'in "e's-Sahih"lerinde de buluyoruz.

Anlatıldığına göre, "evlilik" gerçekleşiyor ama, yine de 3 yıl ka­dar "zifaf (yani gerdeğe girme, cinsel birleşme olayı) gerçekleşmi­yor. Bu süre geçtikten sonra oluyor "zifaf".

Aişe 9 yaşındayken,

52 yaşındaki Muhammed'in koynuna veriliyor:

"Hadis" i izleyelim. Aişe anlatıyor:

- "Ve ben dokuz yaşındayken benimle gerdeğe girdi.
Medine'ye göçmüştük. Haris İbn Hazrec oğullanna konuk olduk.

O sırada sıtmaya yakalandım. Saçlanm döküldü. Saçlanm yeniden geldi; bölükler oluştu. Annem Ümmü Ruman bana geldi. Arkadaşla-nmla birlikte salıncakta (ya da tahterevallide) sallanıyorduk. Annem beni çağırdı. Yanına gittim. Benden ne istediğini bilmiyordum. Elimi tuttu. (Alıp götürdü.) Evin kapısına gelince durdurdu. Soluk soluğa kalmışüm. Sonunda soluğum biraz yatıştı. Annem, sonra biraz su alıp yüzüme, başıma değdirdi. Sonra beni eve soktu. Bir de baktım ki bir­takım Medineli kadınlar, Evdeler. Bana şöyle demeye başladılar:

- Hayırlı, bereketli olsun, iyi şanslar (mutluluklar).

Annem beni bu kadınlara teslim etti. Bunlar benim saçımı-başımı yıkadılar, beni güzel bir biçimde hazırladılar. Peygamberle bir­den karşılaşmaktan başka hiçbir şey beni korkutmamıştı. Kadınlar, be­ni ona teslim ettiler. Ve ben o sırada dokuz yaşındaydım." (Bkz. aynı hadis kaynaklan.)

Bu hadisten çıkan kimi sonuçlar da şöyle özetlenebilir:

-  Muhammed'le Aişe evlendiklerinde 3 yıl geçmeden cinsel iliş­kide bulunmamışlardır.

-  Evlendiklerinde Aişe 6 yaşında, cinsel ilişkide bulunduklann-

25

 

daysa kız 9 yaşında bulunuyordu.

Muhammed'se bu evlenme sırasında 49, gerdeğe girdiğinde 52 yaşındaydı.

- Aişe, Muhammed'in koynuna verilmek üzere götürüldüğünde,
salıncakta sallanıp oynayan bir oyun çocuğuydu. Yani Muhammed, o
yaşında, böylesine bir çocukla cinsel birleşimde bulunmuştu.

Bunu, sağlam hadis kaynaklarında bulunan sağlam hadisler an-latmasa, İslamcı kesim, "yalan, iftira" diye niteleyecektir.

- Aişe, gerdek odasında Muhammed'le karşılaşınca -kadınlar ta­
rafından teslim edilmiş olsa bile- korkmuştu.

Bir kız  9 yaşaına geldiğinde,

İslâm hukukunda "şehvet konusu (müştehât") oluyor:

Aişe 9 yaşındayken Muhammed'in koynuna sokulmuş olunca, is­lâm hukuku bundan bir sonuç çıkarıyor: "9 yaşındaki bir kız, müştehât (şehvete konu olabilecek çağda) sayılır." diyor. Ve bu nedenle de 9 yaşındaki bir kızla evlenilebileceğini bildiriyor. (Bu fıkıh hükmünü görmek için bkz. Muhammed Ali Tehanevî, Keşşâfu Istılâhâ-ti'l-Fünûn, 1/788.)

Aişe, Muhammed'in karışıyken büyüyecek ve 18-19 yaşına gel­diğinde de Muhammed'in ölümü üzerine, kimi kumaları gibi, çok genç yaşta dul kalacaktır. Ve hiçbir erkekle evlenmemeye "mahkum" edile­rek... Muhammed'in karılan, "mü'minlerin analan" sayıldığı için...

Hadislerde Aişe konusunda bir "iftira"dan ("ifk") sözedilir. Ve bu arada bir olay anlatılın

 

Aişe'nin kaybolan kolyesi ve Safvan:

Muhammed, Mustalıkoğlulan'na karşı gece baskını için yola çık­ma hazırlığında. Yıl : Miladi 627. Bu şurada Muhammed, Aişe'yi de yanına almıştır. Aişe- 9 yaşındayken Muhammed'in koynuna verildiği tarih, eğer Hicri şevval ya da zilkade 1 / Miladi mayıs ya da haziran 623 ise- 13 yaşındadır daha. Aynı gece baskınının sonucunda, tutsak-

26

 

lar arasında güzelliğiyle göze çarpacak ve başkasına düşmüşken alınıp Muhammed'in koynuna verilecek olan Cüveyriyye'yle aynı yaşta. De­venin üzerinde kapalı bir yer ("mahmü"); Aişe de içinde. Gidilir; bas­kın yapılır, elde edilecekler elde edilir ve dönüş başlar. Gidiş Medi­ne'ye doğru. Derken bir konak yerinde biraz kalınır.. Gecenin bir kesimi. Bir süre sonra kalkıp yola koyulmaya yöneliş. Tam bu sırada birşey olur: Aişe çişi için ya da öbür işini görmek üzere birlikten ayrı­lır. Ayrılışını haber verse olmaz mıydı? Olurdu ama, kimseye haber vermemiş işte. Çişi ya da öbür işi olup bittikten sonra döner; ama bir terslik: Göğsünü yokladığında, kolyesini bulamaz ve kopup düştüğü­nü anlar. Geri dönüp gerdanlığını aramaya koyulur. O sırada Aişe de­vesinin üzerindeki kapalı yerinde bulunuyor sanıldığı için herkes ha­bersiz ve birlik uzaklaşıp gitmiştir. Aişe, kolyesini bulur; ama işte o saatlerde, yolda yapayalnız. Konaklandığı yere gelir, orada bekler. Gelsin götürsünler diye... Beklerken uyku bastınr ve uyur. Ve bu sıra­da: Muattal Oğlu Safvan. Arkadan gelmiş, Aişe'yi görünce de şaşır­mıştır. Şaşkınlığını anlatan sözler. Onun bu sözlerine de Aişe uyanır. Safvan, Aişe'yi devesine bindirir. Yola koyuluş. En sonunda, bir ko­nak yerinde birliğe ulaşılır. Bu sırada da dedikodular başlar... Aişe'nin kendi anlattığına göre gerçek bu. (Bkz. Buhâri, e's-Sahih, Kitabu'ş-Şehâdât/15; Kitabu'l-Meğâzî/34; Tecrîd, hadis no: 1151; Müslim, e's-Sahih, Kitabu't-Tevbe/56, hadis no: 2770.)

 

Olayda akla gelen sorular:

- Aişe çişi ya da öbür türlü işi için ayrılıp giderken kimseye ne­den haber vermemişti? Eğer bunun nedeni, çocuk yaşta oluşu idiyse; bu yaşta oluşu biri tarafından kandırılmaya da elverişli değil miydi?

- Aişe ayrılıp giderken o denli insan içinde nasıl olmuştu da kim­se görmemişti? Gören olmuştuysa, dönüşü neden izlenmemişti? Dön­düğü görülmedikçe, "dönmüş; mahmiline girmiştir!" yargısı nasıl oluşmuştu?

- Hadiste belirtildiğine göre, Aişe'nin deve üzerindeki "hev-
dec"ini (mahmil) indiren, sonra yine yükleyenler ve Aişe'ye "hizmet
edenler" vardı. (Hadise aynı kaynaklarda bkz.) O "hevdec", dinlenme

27

 

yerinde deveden indirildiğine göre, sonra deveye yüklenirken-içinde Aişe var mı, yok mu diye niçin bakılmamıştı? Hizmet edenler bakabi­lirlerdi.

- Yine hadiste belirtildiğine göre, "hicab" yani erkeklere karşı "örtünme, perde ardına geçip saklanma" gerektiren bir ayet hükmü bu­lunmadığı zamanlarda, Safvan, Aişe'yi görmüştü. (Hadise, aynı kay­naklarda bkz.) Yani Safvan'la Aişe birbirlerini tanıyorlardı. Bu "tanış­ma", ileri ölçülerde bir "anlaşma"ya varmış olamaz mıydı?

Aişe "zina" ile suçlanıyor:

Aişe'nin Safvan'la yolda "neler yapmış olabileceği" üzerinde du­ruluyordu. Yoğunlaşan kuşku. Dedikodular alıp yürümüştü. Son dere­ce yaygın bir duruma gelmişti giderek.

Muhammed'in bile Aişe'ye karşı olan herzamanki tutum ve dav­ranışında bir değişme olmuştu:

Aişe diyor ki:

- "Medine'ye gelince ben bir ay hastalandım. Meğer o sırada, ifti­racıların dedikodulan dolaşıyormuş. Hastalığımda beni işkillendiren bir şey oldu: Peygamber de, her hastalığımda gördüğüm ilgiyi-inceliği artık göremiyordum. Yalnızca gelip selam veriyor ve 'nasılsınız?' di­yordu, o kadar." (Hadise aynı kaynaklarda bkz.)

Aişe dedikodulan duyup öğrenince üzülmüştür. Hastalığı daha da artmıştır bunun üzerine. Muhammed'den izin alır ve babasının evi­ne gider. Orada da, durumuna ilişkin "Tanrısal bir açıklama" bekler. (Aynı hadise bkz.)

Beklenen "vahiy" bir türlü gelmiyor:

Hadiste, bu olaya ilişkin "vahy"in "gecikmesi"nden sözediliyor. Ve Muhammed, "kan"sından, yani "Aişe"den ayn kalışından doğan soruna çözüm için yakın çevresini topluyor. Bunlann içinde Ali de vardır. Ali, görüşünü şöyle dile getiriyor:

- "Ey Tann Elçisi! Tann dünyayı sana dar etmedi ya! Aişe'den

 

28

 

 

başka da kadın var, kadın çok!" (Bkz. Aynı hadis.)

Ali, gerçeği öğrenmek için Aişe'nin cariyesi Berire'nin tanıklığı­na da başvurulabileceğini söylüyor Muhammed'e. Muhammed bu ta­nıklığa başvurduğunda, cariye, "hanımı için iyilikten başka bir şey bilmediğini" söylüyor.

Muhammed sorup soruşturduğuna göre, belli ki adamakıllı "kuş­kulu". Bu "kuşku", onun Aişe'ye söylediği yine aynı hadiste açıklanan şu sözlerden de çok açık biçimde anlaşılıyor:

Muhammed: "Aişe! Böyle bir suçun varsa tevbe et!"

- "Aişe! Senin hakkında bana şöyle şöyle dedikodular geldi (Saf­van'la ilişki kurduğundan sözediliyor). Eğer bu suçu işlemedinse Tan­rı seni aklayacaktır. Ama eğer işledinse bu suçundan dolayı Tanrı'ya yönel, tevbe et! Çünkü bir kul, suçunu boynuna alır ve tevbe ederse, Tann da onun tevbesini kabul eder."

Aişe, Muhammed'in bu sözlerine, babasının ve anasının karşılık vermelerini ister. Onlar karşılık vermeyince de, Muhammed'e kendisi karşılık verip sonucu sabırla bekleyeceğini söyler.

Ve sonunda "vahiy" geliyor:

Konuşmadan sonra Aişe, yatağına dönmüştür. "Bekleme"de...

Aişe, kendisinin söylediğine göre, hakkında "Kur'an ayeti" ine­ceğini filan beklemiyordu. "Ben kim oluyorum ki Tann, Kur'an'da be­nim sorunuma ilişkin ayet indirsin!" türünden açıklaması var Aişe'nin. Yine açıklamasına göre, beklediği yalnızca, "Muhammed'in rüya gör­mesi" ve onun "rüyasında aklanması". Ama beklediğinin ötesinde olur gelişme:

Muhammed her vahiyde olduğu gibi özel bir duruma girmiştir. Daha sonra da konuya ilişkin "vahyin geldiğini" açıklar. Aişe'ye ana­sı, kalkıp Muhammed'e "teşekkür" etmesini söyler. Ama Aişe bunu yapmaz; vahyi gönderen "Tanrı" olduğuna göre, Muhammed'e değil; O'na teşekkür etmesi gerektiğini belirtir. (Bkz. Aynı hadis.)

 

29

Aişe'nin "zina" etmediğine ilişkin "18 ayet" birden iniyor:

Onca (hadise göre bir ay) gecikmeden sonra "vahy" gelmiştir. Hem de kimine göre "10 ayet", kimine göreyse "18 ayet" birden... (Bkz. Nûr, ayet: 11-20. Buna göre toplam: 10 ayet. Ama tefsirlerde toplam: 18 ayet olduğu belirtilir. Bkz. Nesefı, Tefsir, 3/134; F.Râzî, e't-Tefsiru'1-Kebîr, 23/173.) Bu ayetler, birinci ve ikinci orijinalleri ya­kıldığı için Muhammed dönemindeki biçimini tam olarak bilemediği­miz (bunun için daha sonraki yazılara bkz.) Kur'an'ın bugünkünde, Nur Suresinde yer alıyor. Bu ayetlerde "zina"yı kanıtlamak için "dört tanık göstermek gerektiği", bu gösterilmediği zaman iftira olacağını açıklandıktan (bkz. Nur, ayet: 13) sonra, ad vermeden "iftira edenler" çok ağır biçimde kınanıyor.

işte âyetlerden bir kesim (Diyanet'in resmi çevirisiyle): - "Muhammed'in eşine o yaîanı uyduranlar, içinizden bir güruhtur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın. O, sizin için hayırlı ol­muştur. O kimselerden her birine, kazandığı günâh karşılığı, ceza var­dır. İçlerinden elebaşılık yapana ise, büyük ezâb vardır. Onu işittiğiniz zaman; erkek, kadın mü'minlerin, kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulu­nup da: 'Bu apaçık bir iftiradır!' demeleri gerekmez miydi? Dört şahid getirmeleri gerekmez miydi? işte bunlar, şâhid getirmedikçe Allah ka­tında yalancı olanlardır. Allah'ın dünyâ ve âhirette size lütuf ve merha­meti olmasaydı o kötü sözü yaymanızdan ötürü, büyük bir azaba uğ­rardınız. Onu dilinize dolamıştınız. Bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz. Onu önemsiz bir şey sanıyordunuz. Oysa Allah katında önemi büyüktü. Onu işittiğinizde: 'Bu konuda konuşmamız yakışık al­maz. Hâşâ, bu, büyük bir iftiradır.' demeniz gerekmez miydi?" (Nûr, ayet: 11-16.)

 

Yine sorular:

1-12. ve 13. ayetlerde, Aişe konusunda söylentiler çıktığında bu söylentileri duyanlar, "Bu, apaçık bir iftiradır. Bu, büyük bir iftiradır."

30

 

demedikleri için kınanıyorlar. Ayetlerin bu kınaması, Muhammed'in yakın çevresini, hatta kendisini de içine almıyor mu? Çünkü onlar da "açık bir iftira, büyük bir iftira" olduğu kanısını taşımıyorlardı:

- Ali'yi ele alalım. Böyle bir kanıyı taşımadığı için, Muham-med'e Aişe'yi boşamayı önerdiği anlamına gelen sözler bile söylemiş­ti.

- Muhammed'in kendisini ele alalım: Böyle bir kanıyı (iftira ol­duğu kanısını) taşımadığı içindir ki, Aişe'ye, eğer ileri sürüldüğü gibi bir suç işlediyse, bundan dolayı "Tevbe" etmesini önermişti.

 

2-  Ayrıca, kimsenin elinde herhangi bir kanıt bulunmadan, "ifti­ra" olduğu konusunda kesin bir yargıya varması nasıl beklenebilir? Kuşkusuz "kanıt" bulunmadığı için "zina" suçunun işlendiğine de yar­gıda bulunulamaz. Ama tersine bir kanıya varmadılar ve "iftiradır", hem de "apaçık bir iftiradır, büyük bir iftiradır" demediler diye insan­lar nasıl kınanabiliyor?

3-  Ayetlerden ve kimi "rivayet"lerden anlaşıldığına göre: Aişe konusunda dedikoduları yayanlar, yalnızca "münafıklar" da değildi:

- 14. ayeti ele alalım: "Allah'ın dünya ve âhirette size lütuf ve
merhameti olmasaydı, o kötü sözü yaymanızdan ötürü, büyük bir aza­
ba uğrardınız." deniyor. Demek ki, "o kötü sözü yayanlar" için Tan-
n'nın "dünyada ve âhirette lütuf ve merhameti" olmuştur. Bu durumda
olanlarsa, "Tanrı katında kâfir" sayılan "münafıklar" olamazlar. Yani
bunlar, "münâfıklar"ın dışındaki müslümanlardır.

-11. ayette sözü edilen "elebaşı"nın kim olabileceği üzerinde du­rulurken, kimi rivayette bu kimsenin "münafıkların başı Abdullah İbn Übey" olduğunu ileri sürerken, kimileri de buradaki anlatımın kapsa­mı içine, Muhammed'in ünlü şairi Hassan Ibn Sabit gibi önemli kişile­rin de girdiğinden sözediyor. (Bkz. Taberî, Camiu'l-Beyân, 18/69-70; F.Râzî, 23/174; Tefsiru'n-Nesefî, 3/134.)

Bunlara ne demeli?

4-  Tanrı "vahiy"le açıklama yapacaktı da, bu açıklamayı daha önce, yani dedikodular oluşup yayılmadan niçin yapmadı? Neden "bir ay" bekledi de, başta "peygamber"i ve sevgili karısı olmak üzere her­kesi üzdü? Gelişmeler neden böyle olmuştur?

5-  Bir "zina"nın kanıtlanması için "dört tanık" istemek, gerçekçi bir yaklaşım mıdır?

31

 

Hadiste belirtildiğine göre: Aclanoğullarinın ileri gelenlerinden Medineli Asım Ibn Adyy'in ve aynı kabileden Uveymir'in "Peygam-ber"den bir sorulan olur:

• Bir adam, karısını bir adamla zina ederken bulsa ne yapmalı? Karısının tam karnı üzerinde bulsa? Eğer gidip dört erkek tanık bul­maya yönelirse, zina eden adam işini bitirip gidecektir!!! Dört tanık mı aramalı, yoksa..? (Hadisi ve soruyu çeşitli biçimiyle görmek için bkz. F.Râzî, 23/164; Buhârî, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/24/1; Tecrîd, hadis no: 1716; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu't-Talâk/27, hadis no: 1716; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu't-Talâk/27, no: 2245.)

Bu soru, "zina" için "dört tanık" isteniyor olmasından kaynaklan­mıyor mu?

Yüzlerce idamlığa güzel Cüveyriyye için beraat:

Abdullah Ibn Ömer anlatıyor

- "Peygamber, Benû Mustalık üzerine gece baskım yaptı. Onlar ansızın yakalanmışlardı. Hayvanları da su başında sulanıyordu. Pey­gamber, savaşabilir durumda olanlarını öldürttü; çocuklarını da tutsak olarak aldı. O sırada Cüveyriye'yi kendine seçti." (Bkz. Buhari, Kita-bu'l-Itk/13; Tecrîd, hadis no: 1117 Müslim, Kitabul-Cihâd/1, hadis no: 1730; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu'l-Cihâd/lOO, hadis no: 2633.)

"Cüveyriyye", "cariyecik" demek. Çok küçük yaştaydı o sırada. 13 yaşında. Asıl adı "Berre" iken, Muhammed'in el koymasından son­ra bu adı almıştı.

Yıl: 627. Muhammed, Mekke'yle Medine arasında el Mureysi' denen su kaynağı kesiminde oturan Mustalıkoğullan (Benû Mustalık) kabilesine bir gece baskını düzenliyor. İstediği sonucu da elde ediyor. Yukandaki hadiste, Muhammed'in "savaşır durumda olanlarım" öl­dürttüğü anlatılıyorsa da, öldürülen yalnızca on kadar savaşçı. (Birçok kaynağı bir arada görmek için bkz. Leoni Caetani, çev. Hüseyin Cahit, istanbul, 1925, s. 145-146.)

"Ganimet"ler, "tutsak"lar...

Ve tutsaklar arasında güzel Cüveyriyye. Mustalıkoğullan'nın başkanı Haris'in kızı. Şimdi "cariye" durumunda. Yani alınıp satılabi-

32

 

lir nitelikte. Tecrîd'in "mütercim"i Kamil Miras'm anlattığı gibi, "tut­saklar bölüştürülürken o da, Sabit Ibn Kays'ın payına düşmüştür." (Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, 1117 numa­ralı hadisin "Izah"ı.)

Ne var ki kız çok güzel. Üstelik de soylu.

Kız, bu durumundan yararlanmış mıdır? Yeterli bir kanıt yok. Ancak birden, hadiste de belirtildiği gibi, Muhammed'in onu kendine aldığını görüyoruz. Muhammed, kurtulmalığını vererek kızı, alıp ken­di kanlan arasına katmıştı. Ve ardından "zifaf'...

Arkasından, "idamlık" durumunda olan herkese "beraat".

Muhammed Hamidullah şöyle diyor:

"... Birkaç saat sonra biz, düşmanın, Muhammed'in (A.S.S.) en yakın dostlanndan biri haline geldiğini görmekteyiz. (...) Sonunda herkes, ganimetten eline geçen hisseyi red ve iade etmekte tereddüd geçirmedi. IKI YÜZ AlLENlN BİRDEN, hiç beklenmedik bir şekilde hürriyetlerine kavuşturulmaları üzerine, Mustalık'lılar, kaybettikleri on savaşçıyı pek çabuk unuttular. Ve sonunda islam'ı kabul ettiler." (Bkz. Prof.Dr. Muhammed Hamidullah, islâm Peygamberi, çev. Prof.Dr. Salih Tuğ, istanbul, 1980,1/264.)

Bu durum karşısında: "Ey güzel ve aşk, sen nelere kadirsin!" de­mek yerinde olmaz mı?

Muhammed 56 yaşındaydı o sırada. Güzel körpecik Cüveyriy-ye'yi, koynuna almak için hiç zaman yitirmemişti. Suyun yanında he­men kurulan meşin çadınnda işini görmüştü. Kanlarından Aişe de oradayken... Cüveyriyye ve Aişe aynı yaştalardı. Medine'ye dönüşte de Aişe'nin kolyesi ve Safvan olayı meydana gelecektir. Acaba, Aişe Muhammed'den bir öç almak istemiş miydi? Cüveyriyye'yi kıskanmış olarak..?

"Kurtulmalık"lar ödenmeden ve tutsaklar daha özgürlüklerine kavuşturulmadan birşey olmuştu. Anılmaya, üzerinde durulmaya de­ğer birşey:

Muhammed, tutsak kadınların ırzlarına geçilmesine izin veriyor:

Ebu Said el Hudrî'nin anlatmasıyla "tutsaklar arasında Arab'ın en

33

nefis kadınları" bulunuyordu. (Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/125, hadis no: 1438.) Ve o baskını gerçekleştirmiş olan müslü-manlann ağızlanmn suyu akıyordu güzel kadınlan görürken. Hemen yatmak istiyorlardı. Yatmak istedikleri kadınlar, birer "cariye" duru­muna gelmiş değiller miydi? Öyleyse müslümanlara "helâT'diler. Ger­çi Muhammed'in: "Tann'ya ve âhiret gününe inanan bir kimse için, kendi suyuyla (menisiyle) başkasının tarlasını (başkasının cinsel ilişki kurduğu kadım) sulaması helâl olmaz." dediği de aktarılıyor. Ve bu arada: "Tann'ya ve âhiret gününe inanan bir kimseye, başkasının me­nisinden temizlenmedikçe (istibrâ, fıkıhçılara göre bir ay içinde olur) hiçbir tutsak kadınla cinsel ilişki kurmak helâl olmaz." diye de eklen­diği belirtiliyor. (Bkz. Ebu Dâvûd, Kitabu'n-Nikâh/45, hadis no: 2158.) Ama çelişki yalnızca bu konuda değil ki...

Ebu Said el Hudrî anlatıyor:

- "Peygamberle birlikte Benû Mustalık Gazası'na çıktık. Ve Arap tutsaklarından tutsaklar elde ettik. O sırada kadınlar iştahımızı çekti. Bekârlık çok güç gelmişti bize o günlerde. Ve azil yapmak istedik. İs­tiyorduk azil yapmayı Ancak, Peygamber aramızdayken ona sorma­dan nasıl azil yapacağız?' dedik ve gidip peygambere sorduk. Peygam­ber de azil yapmamakta sizin için bir sakınca yoktur. (Yapabilirsiniz de. Yapmaya bilirsiniz de.) Ama bilin ki, kıyamet gününe değin mey­dana gelecek bir yavru, ne olursa olsun meydana gelir." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Itk/13; Tecrîd, hadis no: 1596; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/127, hadis no: 1438; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'n-Nikâh/49, hadis no: 2170.)

Kimileri, "azl"in ne demek olduğunu bilmedikleri için bu hadisin anlamını tam olarak anlamamışlardır.

"Azl" (azil), cinsel ilişki sırasında, erkeğin, meniyi, kadının cin­sel organına boşaltmadan çekmesidir. Yani, meniyi kadınlık organının dışına boşaltmak.

Hadiste anlatılanın özeti şu:

Müslümanlar, ellerindeki "tutsak kadınlar"la cinsel ilişkide bu­lunmak istiyorlardı. Ama bir sorunlan vardı: Ya çocuklan olursa? iliş­ki kuracaklan bu kadınlardan çocuk olsun istemiyorlardı. Tecrid "tü-tercim"i Kamil Miras, bu istememeyi, şöyle açıklıyor:

"Bu suretle (yani meniyi dışa boşaltmak biçiminde) esir kadmla-

34

 

ra yaklaşmak istemeleri (şu yüzdendir): Yüklü (gebe) veya evlat anası kadınlar satılamazdı. Halbuki gazilerin paraya ihtiyaçlan bulunduğun­dan satmak istiyorlardı." (Bkz. Diyanet yayınlanndan Tecrîd, 1596

numaralı hadis, not: 1.)

Kısacası: Tutsak kadınlann ırzına geçebilirlerdi "gaziler". Ama bu işi yaptıktan sonra da "çocuk sorunu"yla karşılaşmak istemiyorlar­dı. Çünkü gerektiğinde bu tutsak kadınlan satabilirlerdi. Buna bir en­gel çıkmamalıydı. "Azl"i bunun içki istemiş ve "Peygamber"e danış­mışlardı. Peygamber de temelde bu kadınların ırzlanna geçilmesinde bir sakınca görmüyordu, buna izin veriyordu. "Azl"e gelince. Bunda da bir sakınca bulunmadığını dolaylı olarak belirtiyordu.

 

Muhammed'in "Marya" ile Hafsa'mn yatağında yakalanması:

Gün, Muhammed'in kanlanndan Hafsa'mn günüydü. O gün Mu-hammed, Hafsa'yla cinsel ilişkide bulunmak üzere kalkıp gider. Haf­sa'mn odasına varır. Ama Hafsa'yı bulamaz. Tam o sırada da, bir za­manlar, Mısır Mukavkısı'nın kendisine armağan ettiği cariyelerden Marya ortaya çıkmıştır. O anda, Muhammed cinsel ilişki için tam ha-zırhklıdır. Cariyeyi tutup yatırır, Hafsa'mn yatağına. Ve işini görmeye başlar. Muhammed'in, cariyesiyle yatması doğal. Kur'an da, kanlan-nın dışında "cariye"leriyle de yatmasına olanak veriyor. (Bkz. Ahzab Suresi, ayet: 50, 52.) îşin bu noktası olağan olmasına olağan. Ne var ki "cariye"yi özgür (hurre) olan bir kadının,   üstelik Ömer kızının, Hafsa'mn "yatağında" koynuna alıyor. İşte bu olağan değil. Terslik bu ya, o sırada, Hafsa da çıkagelmiştir. Muhammed'in Marya (Mariye) ile ilişkisini görür. Bir süre kendine egemen olup kapıda bekler. Mu­hammed işini bitirmiştir. Hafsa tepkisini gösterir:

- "Tann Elçisi! Sen beni kötü duruma düşürdün, aşağıladın. Öyle birşey yaptın ki, benzerini hiçbir karma yapmadın! Benim günümde, benim sıramda ve benim yatağımda bir cariyeyi yatınp yapıyorsun!" Muhammed ne desin? Sonra Muhammed'le Hafsa arasında şu konuşma geçer:

35

 

Muhammed: "Vallahi Billahi Marya ile bir daha yatmayacağım!"

- "Hafsa! Marya'yı kendime haram etsem de ona bir daha yaklaş-masam; bundan hoşnut olur musun?

- Evet!

Muhammed hemen antiçmiştir.

- Hafsa! Aramızda kalsın, bunu sakın kimseye söyleme, olmaz mı?

- Tamam!

Ne ki, Hafsa bu durumu Aişe'ye anlatır. (Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyân, 28/102.)

Kimi aktarmaya göre de Muhammed'in Marya'yla yakalanması Aişe'nin gününde olmuştur. Hafsa bunu öğrenmiştir. Muhammed on­dan bu durumu kimseye söylememesini istemiş, bunu isterken de: "Marya'yı kendime haram ettim. Sana bir de müjdem var. Ebubekir'le Ömer, benden sonra, ümmetin işlerini ele alacaklar (halife olacaklar). Ama Hafsa, olayı Aişe'ye anlatır." (Bkz. F.Râzî, 30/41,43.)

Muhammed'in, Marya'yı kendisine "haram" etmesi, yani bu cari­yeyle bir daha yatmayacağına antiçmesi üzerine ayetler gelir:

- "Ey Peygamber! Kanlarını hoşnut edeceksin diye, Tann'nın sa­
na helâl kılmış olanı kendine neden haram yaparsın? Tann Bağışlayan
ve Acıyan'dır." (Bkz. Tahrim Suresi, ayet 1. Bu ayetin anlatılan Mar­
ya olayı nedeniyle geldiğine ilişkin hadisler ve yorumlar için aynı tef­
sirlere bkz.)

Bu ayetin ve bunu izleyen 4 ayetin "iniş nedeni" olarak, bir "bal şerbeti öyküsü"nü içeren aktarmalar da var. Ama, her zaman, İslam'ın açıklanm kapatma çabalan gösteren Muhammed Ali Sâbûnî bile, Ayetlerin, "Marya (Mariye) olayı" nedeniyle geldiğini anlatan hadisin açıklamasının daha doğru olduğunu savunur. (Bkz. Muhammed Ali Sâbûnî, Safvetu't-Tefâsîr, 3/406-407.)

Başka Islamcılarsa, İslam'ın durumunu kurtarmak amacıyla, bu­radaki ayetleri "Marya olayı"na değil; "bal şerbeti" öyküsünü içeren hadise bağlamayı daha uygun bulurlar. Kuşkusuz, zorlamalarla.

Muhammed, "Marya"yla yatmayı sürdürmüştü; ondan bir oğlu olmuştu: İbrahim. Bu oğlan epeyce büyüdükten sonra ölmüştür.

 

36

 

Muhammed'in "şehvet"inin Zeyneb'le daha doyurucu bir karşılık bulması:

Bir hadise göre: Muhammed nerede ilgisini çeken güzel bir ka­dın görse, hemen eve gider; Zeyneb'le yatardı. Böylece şehvetini gide­rirdi.

Câbir İbn Abdullah anlatıyor:

- "Peygamber bir kadın gördü; hemen Zeyneb'e gitti. Ki Zeyneb o sırada bir derisini ovup işliyordu. Peygamber hemen cinsel 'ihti-yac'ını gördü. Sonra arkadaşlannın yanına çıktı. Ve şöyle konuştu:

- Kadın, şeytan biçiminde çıkar karşıya. Ve yine şeytan biçimin­de dönüp gider. Bu nedenle sizden herhangi biriniz bir kadın gördü mü, hemen karısına gidip onunla yatsın. Çünkü bu (cinsel ilişki), o ki­şinin içindekini (kabaran şehvetini) söndürür." (Bkz. Müslim, e's-.Sahih, Kitabu'n-Nikâh/9-10, hadis no: 1403; Ebu Davud, Sünen, Kita-bu'n-Nikâh/44, hadis no: 2151; Tirmizî, Sünen, Kitab'r-Rıdâ'/9, hadis no: 1158.)

Bu hadiste açıkça ortaya çıkan şu:

- Muhammed, kanlannın dışında da bir kadına "şehvetle" bakı­
yordu. Ve ilgisini çeken bir kadın gördüğünde "şehvete geliyor"du.
Bu kimi ayetlerle de dile getiriliyor. Örneğin Ahzab Suresinin 52.
ayetinde, kan almasına sınır getirilirken "(başka kadınlann) güzellik­
leri seni imrendirse bile..." deniyor. Aynı hadise yer veren Gazalî de,
"şehvet"in önemini ve cinsel ilişkide bulunup rahatlamanın sağladığı
yaran uzun uzun anlatıyor; bu arada da, Muhammed'in şehvetine ve
gereksinimini nasıl karşıladığına geniş yer veriyor. (Bkz. Gazalî, İhya-
u Ulûmiddin, Arapça, 2/27-29.)

- Muhammed için "kadın", erkeği her zaman baştan çıkaran bir "şehvet kabartan"dı.

- Muhammed gözünde "kadın", her zaman "şeytan" görünümün­deydi. (Muhammed'in "kadın"ı şeytan görmesine ve genel olarak "ka-dın"a bakışına ilişkin örnekleriyle geniş bilgi için, Prof.Dr. İlhan Ar-sel'in "Şeriat ve Kadın" adlı, son derece değerli kitabına bkz.)

- Çıkan bir başka sonuç da şu: Muhammed'e göre, bir kadın, cin­sel ilişki kurmak isteyen kocasına karşı koyamaz, karşı koymamalıdır.

Muhammed'in bunu işleyen, öğütleyen, buyuran pekçok hadisi

37

 

vardır. Bunlardan iki örneği burada görelim:

-  "Bir adam karısını yatağına (cinsel ilişki için) çağırsa da, kadın yanaşmasa, o sırada cinsel ilişkide bulunmasza ve bu yüzden kocası geceyi öfkeli-sinirli olarak geçirse, melekler o kadına, sabaha değin la­net ederler." (Bkz. Buhârî, e's-Sahih, Kitabu Bed'il'halk/7; Tecrîd, ha­dis no: 1337; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/120-122, hadis no: 1436; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu'n-Nikâh/42, hadis no: 2141.)

-  "Bir adam karısını cinsel ihtiyacını gidermek için çağırdığı za­man, kadın hemen o çağrıya uymalıdır. Kadın, tandırda (fırında, ocak­ta) o anda iş görüyor olsa bile..." (Bkz. Tirmizi, Sünen, Kitabu'r-Rıdâ/ 10, hadis no: 1160.)

Asıl konumuza gelelim:

Muhammed'in, gördüğü yabancı kadının şehvet çekiciliği karşı­sında kalır kalmaz eve koşması ve cinsel ilişkide bulunmak için Zey-neb'i seçmesi ilginçtir.

Muhammed'in Zeyneb'i de karıları arasına katmasının öyküsü:

Zeyneb Bint Cahş, Muhammed'in oğulluğu Zeyd'in karışıdır. Zeyd'i Muhammed kendisine "oğul" edindiği için herkes ondan "Mu­hammed'in Oğlu (Zeyd İbn Muhammed)" diye sözeder.

Muhammed bir gün, Zeyd'i görmek için onun evine gider. Zeyd'i bulamaz, Zeyd'in karısı Zeyneb'le karşılaşır. Birden tutulur Zeyneb'e. Bir kadına Muhammed'in ilgi duyması, o kadının başka erkeğe -bu er­kek kocası da olsa- uygun olmaktan çıkması ve dolayısıyla Muham­med'in olması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle Zeyd durumu öğrenir öğrenmez Muhammed'e gidip konuşur:

- Karımdan ayrılmak istiyorum.

- Neden? Seni kuşkuya düşürecek bir şey mi yaptı?

- Vallahi hayır. Beni kuşkuya düşürecek hiçbir şeyi olmadı.
Onun iyilikten başka birşeyini görmedim.

-   Öyleyse karını bırakma, Tann'dan kork!

Muhammed "karını bırakma" derken, gerçekte sevdiği Zeyneb'in boşanmasını istiyordu. İstiyordu ki Zeyd onu boşasın da kendisi alsın.

38

Ama bu isteğini ve sevgisini içinde gizliyordu.

İşte bunun üzerine, Ahzab Suresinin 37. ayeti gelir. (Bkz. Tabe-ri, Camiu'l-Beyân, 22/10-11.) "Tabakâtu Ibn Sa'd"da daha geniş ola­rak yer alan bu aktarmayı, doğubilimciler ele alıp eleştiri konusu yapı­yorlar diye, gerçekleri örtme ya da ters yüz etme pahasına da olsa İslam'ı kurtarma çabasına girişmiş görünenler "iftira" diye niteliyor­lar. Bu öykü, yüzyıllar boyu "hadis" kitaplarında ve tefsirlerde yerala-gelmiş olduğu halde.

Şimdi ayete bakalım. Ayetin anlamı şöyle: (Çeviri, Diyânet'in.)

"Ey Muhammed! Allah'ın nimet verdiği ve seninde nimetlendir-diğin kimseye: 'Eşini bırakma, Allah'tan sakın!' diyor; Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun İnsanlardan çekiniyordun. Oysa Al­lah'tan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd, eşiyle ilgisini kesti­ğinde onu seninle evlendirdik. Ki, evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kes­tiklerinde onlarla evlenmek konusunda mü'minlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah'ın buyruğu yerine gelecektir." (Ahzâb, ayet: 37.)

Bu ayette anlatılanlar:

1- Muhammed, Zeyd'e "karısını boşamamasını" söylerken içinde bir şey saklıyordu. Bunu da sonradan Tann açığa çıkaracaktı.

Muhammet'in içinde sakladığı neydi?

Yukarıdaki öyküye göre, bu sorunun iki karşılığı olabilir:

-Muhammed'in içinde sakladığı şey, Zeyneb'e olan aşkıyla bir­likte, Zeyd'in onu boşaması ve kendisinin almasına olanak sağlanma­sını istemesiydi.

Yukarıdaki öyküyü "uydurma ve iftira" diye niteleyenlerse; Mu­hammed'in içinde sakladığı ayette bildirilen şey için şu karşılığı veri­yorlar:

-Onun sakladığı şey, yalnızca, Zeyd'in karısının boşanması ve onunla kendisinin evlenmesi isteğiydi.

Oysa bunlar hep içice şeyler.Çünkü Muhammed Zeyneb'e tutul-muşsa, kocasının onu boşamasını ve kendisinin almasını istemesi do­ğaldı. Bu yoldaki isteğini gizlemesiyle aşkını da gizlemiş oluyordu.

2- Muhammed'in içindekini gizlemesine, insanlardan korkup çe­
kinmesine yol açıyordu.

Peki bu korkuya, çekinmeye yol açan neydi? Yani Muhammed,

39

içindekini açığa vurduğu zaman insanların ne yapacaklarını düşünü­yordu ki, onun korkusunu taşıyordu?

Bu soruya şu karşılık veriliyor:

-Muhammed, oğulluğunun karısını almaya kalkıyor diye dediko­du yapılmasından çekiniyordu. Çünkü gelenek, böyle bir duruma elve­rişli değildi. Oğulluğun karısıyla evlenmek çirkin karşılanırdı. (Bkz. Muhammed Ali Sabuni, Safvetu't-Tefasir, 2 / 527-528 ve öteki tefsir­ler.)

Öyküye göre şu karşılık da verilebilir:

-Muhammed, hem Zeyd'den, hem de öteki insanlardan çekiniyor­du. Başkasının, üstelik de "oğulluğu"nun karısına göz koyduğu için... Bir süre bu nedenle durumu açığa vurmamıştı. Ama.sonra, "ayetin ge­lişi" sorunu çözmüştü.

3 - Muhammed'in, oğulluğundan boşanan Zeyneb'i alması bu yönde herkese bir kapı açmasına yöneliktir.

Ayette ileri sürülen gerekçe bu. Yani, herkes oğulluğunun boşa­nan karısıyla rahat evlenebilsin diye Muhammed'in Zeyneb'le evlendi­rildiğini açıklıyor.

Bu açıklama karşısında da bir soru beliriyor:

- Bu evlilik olmadan da soruna çözüm getirilemez miydi? örne­ğin, bir ayetle, herkese böyle bir yola gitmenin "helal" olduğu bildiri­lirdi; sorun kalmazdı. Neden bu çözüm yolu seçilmedi de, ille de Mu­hammed'in Zeyneb'le evlendirilmesi gerekli görüldü?

Bu sorunun karşılığı yok.

Muhammed ve Güzel Safiyye:

Yıl: 628. Diyanet yayınlarından "Tecrid"in "mütercim"i Kamil Miras'ın anlatımıyla "güzel bir vahanın ortasında kurulmuş olan Hay-ber Kasabası"nın görülebilen "en nefis hurmalıklarTndan yüzlercesi Muhammed'in buyruğuyla kesilmişti. "Tanrı'nın buyruğudur" diye. Her zaman olduğu gibi... işte Kur'an ayeti: (Çev. Diyanet'in)

-"inkarcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz ve­ya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız Allah'ın iz-niyledir. Allah, yoldan çıkanların böylece rezilliğe ugratıdr." (Haşr

40

Suresi, ayet 5.) Bu ayet, Muhammed'in Benû Nadir'in hurmalıklarını yakarmasına yöneltilen eleştirilere cevapür. (Bkz. Buhari, e's-Sahih Kitabu'l-Cihad / 154; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad /' 10; h. no: 1746; Ebu Davud, Sünen, Kiatbu'l-Cihad / 91, h. no: 2615.)    "

"Hurma soykınmı"yla birlikte "insan soykırımı" da yapılmıştı. Özellikle yahudüerin yerleşim bölgelerinde. Bunlardan biri de "Hay-ber"de gerçekleştiriliyordu.

Hayber'in birçok "kale"si vardı. Bir buçuk aya yakın bir süre içinde, yahudüerin kendi içlerinden gelip Muhammed'den güvence alan kimi hainlerinin yardımıyla "kale"ler bir bir düştü ve müslüman-lar kazanmış oldular. Kur'an'ın Tevrat'tan aktarılma "Tann"sı "Israilo-ğullari'nı, yani Yahudi toplumunu, "tüm toplumlardan üstün yaptığı­nı" duyuruyor. (Bkz. Bakara, ayet: 47, 122; A'raf, ayet: 140.) Ama "Hayber Savaşı"nda Yahudilere yardım etmemişti.

"Ganimet"ler, tutsaklar. Bunlar içinde de kadın ve çocuklar. Ağ­laşmalar, sızlanmalar...

Ve bu arada, yakınlarıyla birlikte tutsak düşmüş olan Safiyye. Güzeller içinde bir başka güzel. Ne var ki acılar içinde... Yakınların­dan kiminin kellesi gitmiş bu savaşta. Kimi de işkence altında... Baba­sı, kafası kesilenler arasında, kocası ve kocasının kardeşi sorgulanı­yor, işkence görüyor. Bir süre sonra öldürüleceklerdir.

Safiyye'nin Ailesinden Kişiler işkenceyle Öldürülüyor:

Leoni Caetani, "Muhammed, ihtimal ki güzel Safiyye'ye göz koymuş olduğu, zevcinden (kocasından) kurtulmak istediği için Kina-ne / Ibn Rebia / Ibn Ebi'l-Hukayk'i celbetti; Ebi'l-Hukayk ailesinin meşhur mücevheratını teslim etmesini istedi..." dedikten sonra birta­kım bilgiler aktarıyor. Bu bilgilere göre, gerek Kinane, gerekse karde­şi hazinenin yerini söylemiyorlar. Ama hazinenin bir kesimi sonradan bulunuyor. Ne var ki, Muhammed tümünü elde etme kararında. Başlı­yor işkence ettirmeye.

Bu Kinane, Safiyye'nin kısa bir süre önce evlendiği kocasıdır. Bir süre sonra Muhammed'in koynuna sokulacak olan Safiyye'nin ko­cası...

41

Caetani aktardığı bilgiler arasında şunlan da yazıyor: - "Kinane'ye, hazinenin bir kısmını başka bir yere saklamış olup olmadığını söyletmek için müthiş işkenceler yapıldı. Zübeyr Ibnü'l-Avvâm (sağlıklanndayken cennetlik oldukları bildirilmiş on kişiden biri), Peygamberin emirlerini bizzat tatbik etti. Zavallının ağzından bir şey alamayınca, YANAN ODUNLARLA GÖĞSÜNÜ DELDÎ. Öle­cek durumdayken Muhammed îbn Mesleme'ye teslim etti. O da bira­deri Mahmud'un intikamını almak için Kinane'nin ızdırabatına nihayet verdi, onu öldürdü. Kinane'nin kardeşine de pek zalimane işkenceler yapıldı. (...) İki bedbaht yahudi terk-i hayat eder etmez, Muhammed kadınları celbettirdi..." (Bkz. Leoni Caetani, islam Tarihi, çe. Hüseyin Cahid Yalçın, İstanbul, 1925,5 /123-124.)

Caetani'nin bu yazdıkları kimi Islami kaynaklara da dayanıyor. Bununla birlikte ne ölçüde doğru, ya da doğru olanların ne kadarını içine alıyor? Kesin birşey söylenemez kuşkusuz. Ama şurası, İslam dünyasında en sağlam kabul edilen kaynaklarda da yer alıyor ki; Sa-fiyye, Hayber Savaşı'nda ve sonucunda aile üyelerini yitirmişti. Baba­sını, kocasını, kocasının kardeşini... (Karşılaştırmalar ve geniş bilgi için Prof. Dr. ilhan Arsel'in Şeriat ve Kadın adlı kitabına başvurmayı öneririm.) Müslümanların elinde katledilmişti Safiyye'nin aile Üyeleri. Muhammed'in buyruğuyla... Ama şimdi bu Safıyye, aynı Muham-med'in karısı yapılacak ve yolda da koynuna sokulacak.

Muhammed, Safiyye'yi Dıhye'nin Elinden Alıyor:

"Hadis"lerden aldığımız bilgiye göre:

Savaş sonrasında, Dıhyetü'l-Kelbı adındaki delikanlı Arap Mu-hammed'e gelir; tutsak kadınlardan birini kendisine alması için ondan izin ister. Muhammed de, hadisi çeviren Kamil Miras'm çevirisiyle: "Haydi git de bir câriye al!" diye karşılık verir. Ne var ki Dıhye gidip Safiyye'yi alır. Bunu gören bir başka Arap hemen koşup Muhammed'e haber verir. Safiyye'nin Dıhye'ye değil; "Peygamber"e uygun olacağı­nı söyler. Muhammed'de Dıhye'yi çağırtır, "başka bir cariyeyi" alma­sını söyler. Dıhye'ye verilen "cariye", Safiyye'nin kocasının kızkarde-şidir. Muhammed, kendisine "kan" olmanın karşılığında Safiyye'y

42

"azâd" eder. Yani, "âzâd etmiş olma"yı, evlilikte verilmesi gereken "mehir" sayar. Yola çıkıldığında, bir yandan da "zifaf düşünülmekte­dir. Ümmü Süleym, Safiyye'yi hazırlar. Ve gece olunca da Muham­med'in koynuna koyar." (Başta Buhari, en sağlam hadis kitaplarında da yer alan bu hadisi, Kamil Miras'ın çeviri ve "Izah"mı da görmek için Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Ankara, 1985, Diyanet Yayınlarından, 2/299 - 310.)

Safiyye'yi Muhammed Neden Almıştı ?

Bu soruya karşılık olarak ileri sürülenin özeti şu:

- Safıyye, soylu bir aileden geliyordu. Babası Benû Nadîr kabile­
sinin başı, kocası da yine çok ileri gelenlerden biriydi. Bu nedenle
onu, sıradan bir kimseye vermek uygun olmazdı. Yahudiler için bu,
bir utanç konusu olurdu. En iyisi "Peygamber"e kan yapmaktı. Bu yo­
la gidildi.

Diyanet yayınlan arasında yer alan Sahih-i Buhari Muhtasan Tecrid-i Sarih tercemesi'nde, 1612. hadisin "Izah"mda Kamil Miras şöyle diyor:

- " Hazreti Safıyye, Huyay Ibn Ahtab'ın kızıdır. Beni Nadir ve
Beni Kurayza'nın en şerefli bir ailesine mensuptu. Hayber Yahudileri­
nin reisi Kinane lbn Rabi ile yeni evlenmişti. HER IKI CİHETLE
ASALETİ vardı. (...) Hayber reisinin gelini (kansı) ve Beni Nadır'ın
en şerefli bir aile kızı olan Safiyye'nin Dıhye'ye verilmesi, YAHUDİ­
LER IÇtN PEK ZİYADE ÂR'ı ve hacaleti (utanca) mucip olacağı be-
yaniyle itiraz edildi. Resûlu Ekrem (Peygamber) de Dıhye'den istirdad
(geri alıp) ve âzâd ederek nikâhla kadınlan arasına ithal etti."

Bu Gerekçede Mantık Var mı?

Gerekçe bu olunca, şu sorular sorulabilir:

- O "soylu", o "şerefli" denenler hep kılıçtan geçirilmemiş miy­di? Geriye ne kalmıştı ki onlar için "âr (utanç)" söz konusu olsun? "Şerefli" olduklanndan sözedilen "Beni Kurayza"ya, o "Resûlu Ek-

 

43

rem"in (Muhammed'in) arkadaşlanna uygulattırdığı korkunçluklar, iş­kence ve soykırım, benzeri ancak tarihin en ilkel dönemlerinin en ilkel insanlarında görülebilir türdendi. Bütün bunlar, İslam'ın kendi kay­naklarından belgelerle sergilenebilir. Ama yeri burası değil. Burada, Muhammed'in "şehvet"i nedeniyle Safiyye'den söz etmektir konu.

Ama yine de, Prof. Dr. İlhan Arsel'in satırlarından bir kesimini buraya aktarmanın iyi olacağını düşünüyorum:

" Safiyye'nin Muhammed'e verilmesinin, yahudilerin gönlünü ka­zanmakla ya da onların düşmanlık ve kinlerini yumuşatmakla da hiç ama hiç ilgisi yoktur. Çünkü Hayber Seferi, Hicretin 7. yılma rastlar. Oysa Muhammed, daha Hicretin ikinci yılından itibaren Yahudilere karşı düşmanlık siyasetine başlamış ve onları imha planlan hazırla­mıştır. Hayber seferine giriştiği tarihlerde, artık Yahudilerin kökünü iyice kazıma safhasındaydı. Benû Kaynuka, Benu Kurayza ve Benû Nadîr gibi, Medine'nin en ünlü Yahudilerini temizlemiş ve sıra Hay­ber Yahudilerine gelmişti..." (Arsel, bunu, "Şeriat ve Kadm"ın savun­ması için yazmış, ama yayımlanmamıştır. T.D.)

- Muhammed Safiyye'yi Dıhye'nin elinden alınca, bu kadının "kocasının kızkardeşi"ni vermişti ona. Aynı aileden olduğuna göre onun da "asalef'i vardı. Dıhye'ye o nasıl verilebilmişti? O zaman "âr" olacağı düşünülmemiş miydi?

- Hepsi bir yana da; Muhammed, en yakınlarım, sevdiklerini öl­dürttüğü bir kadını (Safiyye'yi), o acılı gününde koynuna nasıl alabil­mişti? Onunla nasıl sevişebilmişti? Bunun "cevab"ı verilebilir mi? Sa-fiyye o sırada, daha "körpe" denecek yaştayken Muhammed, 57 yaşındaydı.

Muhammed'in "şehvet"ini ve "Tann"sının bu "şehvet"e büyük önem verip kolaylıklar gösterdiğini anlatmak için, kanlarını - cariyele­rini tümüyle ve öyküleriyle sıralayıp anlatmaya gerek yok. Konu, bu kadar örnekle de anlaşılmıştır. Amaç, bir gerçeği açığa çıkarmak. Ve gün ışığına çıkanlacak bu tür gerçeklerle, insanlığın önündeki. "ta-bu"lann yıkılmasında yararlı olabilecek bir katkı sağlamak. Daha ışık­lı, daha güzel, daha özgür bir dünya için...

44

 

Muhammed'de Neden Çok Kadın Vardı?

İslamcılara bakarsanız şöyle açıklanabilin

- "Peygamber", kimi kadınlara "acımıştı" da o nedenle almıştı onları.

Önce bunun hiç olamıyacağını, gerçeklerle hiçbir biçimde bağ­daşmadığını belirtelim. Yoksul, çaresiz kadın mı toplamıştı Muham­med? Hangisi bu durumdaydı? O çağda, o yörelerde sayılamıyacak kadar yoksul, çaresiz kadın vardı. Muhammed onların hangi birini ala­caktı? Bu amaca yönelseydi başa çıkabilir miydi? Sonra "yoksul"un, "çaresiz"in sorunu çözme yolu; onunla Muhammed'in evlenmesi miy­di?

- "Peygamber", kimileriyle de "siyasi sebepler"le evlenmişti.
Bunu diyen İslamcılara şunu sormak gerekir: Muhammed bir

"Peygamber" idiyse, böyle "siyasi sebepler"e neden gerek duyuyordu? "Tann"sının yardımı yeterli değil miydi? Bu yardım yeterli değil miy­di de, bir sürü kadm topladı? Hem de bir kesimi genç, Jcörpe... Ve bu kadınları, kimseyle evlenmeleri mümkün olmayan birer "ebedî dul" olarak bıraktı kendisinden sonra. Bu kadınlar ondan sonra kimseyle evlenememeye hükümlüydüler. Çünkü hepsi de "müminlerin analan" olarak Kur"an'a geçirilmişti. (Bkz. Ahzab, ayet: 6.) Bunlardan kimi, Âişe, Cüveyriyye gibi 18-19 yaşında "dul" kalmışlardı. "Çocuk yaşta dullar". İleri sürülen "siyasi sebepler" bunu da mı gerektirmişti?

Muhammed'in çok kan ve cariye almasında, o dönemlerde, Araplarda geçerli olan neydiyse oydu etken: Cinsel istek ve onun ge­reği. En azından, başta bu geliyordu. "Bir taşla birkaç kuş vurmalar" da oluyordu kuşkusuz. Ama temel etkeni gözden kaçırmamak gerekir.

İslamcılar, "Peygamberimiz nefsani arzulanna göre davranmı-yordu, hanımlan da nefsani arzularla alınmamıştı" diye dursunlar; ayetler, hadisler ve de gerçekler ortada.

Muhammed, Cinsel İlişkilere Ne Kadar Zaman Ayırıyordu?

O dönem Araplannda "şehvet", "erkeklik gücü" en başta gelen bir özellikti. Bunu Gazalî, İhyâu Ulûmiddin adlı ünlü kitabının "Kita-

45

 

bu Âdâbi'n-Nikâh" bölüırıünde uzun uzun anlatır. Bir dolu örnek verir. Ali'nin oğlu Hasan'ın bir alışta "dört kan birden" aldığını, sonra çok geçmeden bunları boşayıp yenilerini aldığını, Muhammed'e bu torunu anlatıldığında Muhammed'in: "O, yaratılışta da huyda da bana benzi­yor!" dediğini, bu oğlanın, 200 kadar kan elden geçirdiğini anlatan bir hadise, Muhammed'in, "dünyanızdan bana üç şey sevdirildi" dedikten sonra bunlardan birinin de "kadın" olduğunu dile getiren bir başka ha­disine ve daha nice hadislere, öykülere yer veriyor. (Bkz. GazaK, Ihya-u Ulûmiddin, Arapça, 28-29 ve öt.) Gazali, Felâk Suresinin (Diya-net'in çevirisiyle:) "Bastırdığı zaman karanlığın şerrinden de O'na sığınınm, de!" anlamı verilen 3. ayetine "Ve sertleşip kalkmış olan I zekerin (erkeklik organının) bu duruma geldiği zamanki bastırması­nın şerrinden de Tann'ya sığınınm, de!" anlamının verilebileceğini, bu anlamı Ibn Abbas'ın verdiğini; ünlü gizemci Cüneyd-i Bağdadî'nin (ölm. 910.) "Yemeye, içmeye ne denli gereksinim duyuyorsam, cinsel ilişkiye de o denli gereksinim duyuyorum!" dediğini aktanyor ve ver­diği örneklerle "insanın rahatlaması için şehvetinin gereğini yerine ge­tirmesinin önemini" anlatmaya çalıştığını belirtiyor. (Bkz. Aynı kitap, s. 27.)

Muhammed'in çok kan alışma, kadınlara yönelişine de bu açıdan bakmak gerçekçi bir yaklaşım olur.

Hadislere baktığımız zaman, Muhammed'in "cinsel ilişki"ye ayır­dığı zamanın, şaşılacak boyutlarda olduğunu görüyoruz, işte bir hadis:

En'es anlatıyor:

- "Peygamber, 9 ya da 11 kansı varken, gecenin ya da gündüzün
belli saatinde tümünü dolaşıyor ve HEPSİYLE cinsel ilişkide bulunu­yordu."

Enes'e soruluyor:

- "iyi ama, Peygamber buna güç yetirebiliyor muydu?"
Enes karşılık veriyor:

- "Evet Biz aramızda, Peygambere 30 erkek gücü (şehveti) verildiğini konuşurduk."

Bu hadis Buhari'nin e's-Sahih'inde de yer alıyor. (Diyanet'in bir yayınında görmek için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasan Tecıîd-i Sarih Tercemesi, hadis no: 192.)

Başka hadislerde de "peygamberin 40 erkeğinki kadar şehvetinin

46

 

olduğu" belirtilir. Bunda bir abartma olduğu açık. Müslümanlar, "Pey-gamber"in "şehvet"ini de "mucizeli" olarak göstermek istemişlerdir.

Muhammed'in "şehvet"i, ister sıradan, ister "farklı" olsun; "ayit"ler ve "hadis"ler yönünden bakıldığında görülür ki "Tann"sı ka­tında ayncalıklı.

Âişe'nin sözünde bu ayncalık, en çarpıcı biçimde dile geliyor: - "Bakıyorum da Senin Efendi Tann'n (Rabb), senin şeyinin key­fi (hevâ) için koşuyor yalnızca!"

2000'e Doğru

22 Mart 1987, Yıl 1, Sayı 12*

♦Dergide yayımlanan metin gözden geçirilerek yeniden kaleme alın mıştır.

47

ÎSLAM VE ŞİDDET

Kâfirler, nerede bulunsa yakalanmak, öldürülmeliy-di. Bozguncular ya boyunlarından vurularak öldürülme-li, ya aşılmalı, ya ellerinden ayaklarından çapraz kesil­meli, ya da sürülmeliydiler. Hıristiyan ve Yahudilerle dost olunmamalıydı. Şeyhülislam fetvalarına göre, Alevi­lerin kanları helaldi. Peygamberin dört halifesinden üçü Müslümanların bıçaklarıyla can vermişti. Şeriatın insan­lığa vaat ettiği barış buydu.

Olay öğrenilir. Medine'ye, Peygambere haber verilir. Peygamber öfkelenmiştir. Adamların yakalanmaları için buyruk verir, hepsini ya­kalattırır. Suçluları, Hz. Muhammed'in huzuruna getirirler. Peygambe­rin kararı kesindir:

-Elleri, ayaklan çapraz olarak kesilsin. Gözleri oyulup çıkarıl­sın...

Emir uygulanır.

Suçluların elleri, ayaklan çapraz olarak kesilir.Gözleri oyulur.

Medine dışında, güneşin altında ateş gibi yandığı için "Harre" adı verilen yere götürülürler.Suçlular su isterler, su verilmez.

"Taşlan kemirirler", "Ağızlanyla, dişleriyle toprağı kazarlar".

Ölünceye kadar öyle bırakılırlar. (Buharı Zekât/68, Cihad 152; TecrîtlVudû, hadis 172; Müslim, Kesâme/9-14, hadis 1671; Ebu Dâ-vud, Hudûd 3, hadis 4364-4371; Tirmizî, Ebvâbu't-Tahâre/55, hadis 72-73; Neseî, Tahrimü'd-Dem/7; İbn Mace, Hudud 120, hadis 2578-2579. Buharı, bu hadise yedi yerde ve dokuz yolla, Ebu Dâvud bir yer­de beş yolla, Neseî bir yerde dört yolla gönderme yapmıştır.)

Nedir suçlan bu adamlann ve öncelikle kimdir bunlar? Ukl veya Ureyne kabilelerindendirler. Peygambere gelmiş Müslüman olduklan-nı bildirmişlerdir. Renkleri sandır, hastadırlar. Peygamber, önce bütün

48

sevecenliğiyle deve sütü ve "deve sidiği" içirerek, onlan iyileştirir. Havadar bir yere gitmek isterler. Peygamber, bir deve sürüsü verir ve yanlanna bir çoban katar. "Herifler" çobanı öldürür ve Peygamberin deve sürüsünü de alır götürürler.

"Peygamber, işkenceye karşı olduğu halde, bu olayda nasıl ol­muştur da işkenceyle öldürülmelerini emretmiştir?" Bu soru hadis kaynaklarında tartışılır. Kimileri, Peygamberin bu infazı "işkenceyi yasaklamadan önce uygulattığını" öne sürerler. Kimisi, uygulamanın bir "kısas" olduğunu belirtir. Çünkü suçlular da Peygamberin çobanı­na aynı işkenceyi yapmışlardır. Hâkim görüş ise Peygamberin Maide suresinin 33. ayetini yerine getirdiği, yani Allah'ın buyruğuna göre hüküm verdiği yönündedir.


 

BUHARî.TECRlD-1 SARİHTEN "Ayaklarını kesin, gözlerini oyun"

49

El ve ayakları çapraz kesin

Yeryüzünde bozgunculuk yapanlar, ölümlerden ölüm beğenmeli-dirler. Maide suresinin 33. ayetinde şu buyruk verilmiştir:

"Allah ve resûlüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası, ya boyunları vurularak öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin ayaklarının çapraz kesilmeleri, ya da bulunduk­ları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise onlara daha büyük azap hazırlanmıştır." Aradan yüzyıllar geçer. Yıl Miladî 1974. Yer Türkiye, Kırıkka­le'deyiz. Kamuoyunda MHP'nin "komando kampları" diye bilinen bir kamp. İslam öğretiliyor:

"Kırıkkale'deki Bozkurt obasında din düşmanlarının beyni çıkarı­lır, kâfirler telef edilir, itler boğazlanır". (Erdoğan Asılyüce, Türk-Metal Seydişehir Şube Başkanı, "Her Yönüyle Kırıkkale", 1974). Dört yıl sonra, Aralık 1978. Öğreti, Allah adına Maraş'ta uygula­nır. Kalaycı Şah İsmail'in baltayla kafasına vurup, beynini çıkartırlar. Kızkardeşinin ise memelerini kesip bir sürü işkenceden sonra hunhar­ca öldürürler. Yürük Selim Mahallesinde de kadınların bir kısmı me­meleri kesilerek öldürülür. Altı aylık çocuklar, hamile kadınlar kur­şunlanır. Gözlere şişler sokulur. Bir kısım infazlar ise "kol ve bacakların çapraz kesilmesiyle" yerine getirilmiştir.

Kanlarınızı ve mallarınızı kurtarmak istiyorsanız

Peygamber diyor ki:

"Onlar, Allahtan başka Allah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna inamncaya, bizim kıblemize dönünceye, kes­tiklerimizi yiyinceye ve namazımızı kılıncaya ve zekâtlarım verinceye kadar, insanlarla öldürüşmem (mukatele) emroldu. İnsanlar, bunları yerine getirdikleri zaman, benden kanlarını ve mallarını kurtarmış olurlar. (Buharı, Selât/28; Tecrit, hadis 24; Ebû Dâvûd, Cihâd/104, hadis 2641; Müslim, İmân/32, hadis 20,22)

50

 Genç Aleviler Harekatı

<<<< Kitabın Devamı >>>>

1-50 / 51-100 / 101-150 / 151-200 / 201-250 / 251-303

 Anasayfa