51. sayfadan 100. sayfaya

 

Şirin Tekin henüz 17 yaşındaydı. Çevresinde çok sevilen bir gençti. Öğrencilerin demokratik haklarından söz ederdi. Oruç tutmu­yordu. O gün (3 Mayıs 1987) Van 100. Yıl Üniversitesi'nin karşısın­daki kahvede oturuyordu. Elli kadar bıçaklı sopalı geldiler. "Islamın Bekçileri"yiz diyorlardı. Kendilerine "mukatele" emrolduğuna inanı­yorlardı. Rektör de "Onlar İslam adına dövüşürler" dememiş miydi? Şirin Tekin, "kanını" saldırganlardan kurtaramamıştı.

Komünist öldürmek yüz kere Hicaz'a gitmekten iyidir

Müşriklere "yeryüzünde dolaşabilmeleri için dört ay süre" veril­mişti. Bu süre dolduktan sonra müminlerin onlara ne yapacakları bil­dirilmişti:

"Nerede bulursanız, öldürün, yakalayın, hapsedin, her gözetleme yerinde yakalamak için bekleyin. Eğer tevbe ederler, namaz kılarlar ve zekât verirlerse serbest bırakın. Allah bağışlayan ve esirgeyendir". (Tevbe suresi, 5. ayet; Bakara, 191; Nisa, 89,91).

Ve Allah uğruna verilen bu savaş kıyamete kadar sürecekti. Mü­minler, Allah'ın ve Islamın hâkimiyeti için "canla ve malla" savaşma­ya çağrılıyordu. Şeriat hükümlerini Bütün düşünce, inanç ve dinlerin üstüne çıkarmak ve kayıtsız şartsız hâkim kılmak için kutsal savaş "Deccal öldürülünceye kadar" son bulmayacaktı (Ebû Dâvûd, Kita-bu'l-Cihâd, 4-BabuunfiDevami'l-Cihad, hadis 2484, C.3, s.ll).

Şubat 1969. Camilerde günlerdir cihad namazları kılınıyor. "Ko­münistlerin kanını dökme çağrılan" yapılıyor. 16 Şubat 1969 günü Beyazıt, Dolmabahçe ve Fındıklı camilerinde cihad namazları kılın­dıktan sonra, topluluklar halinde Taksim'e çıkıljıyor. O gün, meydana ABD 6. Filosu'na karşı anü-emperyalist yürüyüş yapanlar gelecek. Amerika Müslümanm dostu mu ne? Yerde iki ölü yatıyor. Turgut Ay­taç ve Duran Erdoğan. Yüzlerce yaralı. Gazeteler manşet atıyor: Kanlı Pazar...

Kâfirlerle ateşkes geçici olup cihad daimidir, sonuna kadar, her­kes bizden olana kadar!...

1978 yılı Aralık ayı. Maraş'ı kış bastırıyor. Duvarlara, dükkânla­rın camlarına sloganlar yazılıyor:

51

 

"Allah için savaşa!" Ve cihada kalkılıyor. TRT, 111. ölüyü de verdikten sonra, yeni saptanan ölümlerin bildirilmesini durduruyor. Bir küçük cihad denemesinin resmî bilançosu böylece yarım kalıyor. Ocak 1979. Trabzon. Ülkücü Gençlik imzalı bildiri: y "Türkiye'deki çatışma, Islamla küfrün çatışmasıdır. Bugün Türki­ye yeni bir Bedir savaşının öncesini yaşamaktadır. Müslümanlar, ciha­da çağrıldığınızda koşunuz. Bir komünisti öldürmek, yüz kere Hicaz'a gitmekten iyidir".

9 Temmuz 1979. Tokat'ta bir bildiri yayımlanıyor: " Allah rızası için başkoyduğun davadan hiçbir güç seni geri döndüremeyecektir... Sesimizin ulaşamadığı yere kurşunlarımız ulaşacaktır... Ya tam sustu­racağız, ya kan kusturacağız".

Cihad kesintisiz devam ediyor. Erzincan, Malatya, Sivas... Ve kı­yamete kadar... Çorum'a da sıra gelecek.

16 Aralık 1979. Beşiktaş vapur iskelesi yanında Barbaros Kafe­terya. Oturuyoruz. Sıcak bir söyleşi, büyük umutlar. Bir saatli bomba patlıyor. İmza Türk İslam Birliği. Bu da Allah'ın emri mi? Beş ölü, 22 yaralı.

Yaptığınız alışverişe sevinin!

"Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen mü­minlerin canlarını ve mallarını -Tevrat, incil ve Kuran'da sözverilmiş bir hak olarak- cennet karşılığında satın almıştır. Verdiği sözü, Al­lah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse yaptığınız alışverişe sevi­nin! Bu büyük başarıdır". (Tevbe suresi, 111)

Kâfir öldüren Müslümana cennet müjdelenmiştir. 2 Aralık 1978. Sivas'ta "Müslüman Gençlik" başlığıyla bir bildiri dağıtılıyor: "Müslüman durma! Hiç durmadan ilerle. Ölüm seni şehit olarak bulsun". İmza, MHP... Ve MHP Davası iddianamesi, 682 cina­yeti içeriyor. Demek ki, en az 682 yurttaşımız, bu dünyada büyük sı­kıntılara, yokluklara, darlıklara katlanmış olsa da "Allah yolunda sava­şıp öldürmekle" güzel bir "alışveriş yaptıkları" için sevinebiliyorlar.
52

Suçu, eleştirmekti

Eşref oğlu Ka'b, genç bir şairdi. Peygamberi ve ona inananları eleştiriyordu. Peygamber bir gün arkadaşlarına sordu:

-Bu adamı öldürebilecek kimse var mı?

Mesleme oğlu Muhammed, ortaya atıldı:

-Ben varım.

Eşref Oğlu Ka'b nasıl öldürülecekti? Planlar yapıldı. Hadis kitap­larının yazdığına göre, "Yalan"lar uyduruldu, "tuzak" hazırlandı. Bir gece, kalesinde bulunan şairin kafası kesilerek plan sonuçlandırıldı. Ve kesik baş, Peygambere alınıp götürüldü. (Buharı, Cihad/15/1, Rehn/3, Tecrît, hadis 1578; Müslim, Cihad/119, hadis 1801; Ebû Davûd, Cihad/169, hadis 2768).

Yıllardan 1978,79,80. Bedrettin Cömert, Abdi ipekçi, Cavit Or­han Tütengil, Bedri Karafakioğlu, Ümit Kaftancıoğlu, Ümit Doğanay, Sevinç özgüner, Doğan Öz... Bunları Allah uğruna öldürecek bir mü­min yok muydu? Bulundu, vardı. Pusular kuruldu. Herkes bizden ola­na kadar mukatele devam edecekti.  

Kadınlar ve çocuklar onlardansa

Kimler öldürülebilirdi? "Eli silah tutan tüm erkekler öldürülebi-lirdi". Henüz aklını belleğini yitirmemiş olan yaşlılar da öldürülebilir­di. Ama deliler öldürülemezdi. Bu hükmün de istisnası vardı. Eğer de­li, savaşır durumdaysa, zenginse, ya da hükümdarlık makammdaysa öldürülürdü.

Peygamber şöyle emretmişti:

"Müşriklerin yaşlılarını öldürün de, çocuklarını bırakın!"( Ebû Dâvûd, Cihad/121, hadis 2670; Tirmizî, Siyer/29, hadis 1583).

Bu emir, Kurayza Yahudilerinin öldürülmesi sırasında verilmiş­ti. Çocukların bırakılması isteniyordu. Çünkü onlar ele geçirilmiş de­ğerli ganimetlerdi, köle yapılacaklardı. Bu katliamda, Peygambere dil uzattığı için bir kadın da öldürüldü.

Gene gece baskınlarında kâfirler toptan kılıçtan geçirilirken, ev-

53

ler yakılıp yıkılırken öldürülenler arasında "kadınlar ve çocuklar" da bulunuyordu.

Bunun üzerine Peygambere, arkadaşlarından biri şöyle sordu:

-Ya Resulallah! Evlere yapılan gece baskınlarında müşriklerin kadınları, çocukları da öldürülüyor ne dersin?

-Onlar da öbürlerindendir. [Kadın ve çocuklar da onlardandır.] (Ebû Dâvûd, Cihâd/102, hadis 2638; Cihad/121, hadis 2672: İbn Ma-ce, Cihad, hadis 2840; Ahmet îbn Hanbel, 4/46; Tirmizî, Siyer/19, ha­dis 1570).

Ya "bizden" olan kadınlar, Müslüman annelerimiz, eşlerimiz, kız kardeşlerimiz, arkadaşlarımız?

Onlar erkeklerin yönetimine boyun eğmeliydiler. Eğer uslu dav-ranmazlarsa, "Öğüt verin, yataklarından aynim, yine de yola gelmez­lerse, onları dövün" diyordu kutsal kitap. (Nisa suresi, 34).

Müslüman kadının kısmeti de, şiddet idi.

Ateşte yakmak Allah'a ait ama...

Peygamber, ateşe atarak öldürmeyi doğru bulmuyordu.

Hz. Muhammed, bir gün Muhammed oğlu Hamza'yı çağırır. O'nu bir savaş birliğinin başına komutan olarak atar ve şu buyduğu ve­rir:

-Falan kişiyi bulursanız, ateşe atıp yakın!

Hamza birliğiyle yola çıkmak üzeredir. O sırada Peygamber Hamza'yı yine çağırır. Bu kez şöyle konuşur:

-Falancayı bulursanız ateşte yakın, dedim. Ama önce öldürün, sonra yakın. Çünkü ateşte yakma cezasını, yalnızca ateşi yaratan vere­bilir". (Ebû Dâvûd, Cihâd/122, hadis 2673).

Ebu Hureyre anlatıyor. Bir gün Peygamber bizi, bir savaş birliği olarak düşmana gönderiyordu. O sırada, Kureyş'ten iki kişinin adlarını vererek şöyle dedi:

-Bunları yakaladığınızda ateşte yakın, ikisini de!..

Peygamber bir süre sonra dönüp emrini şöyle düzeltti:

-Size, onları bulursanız ikisini de yakın, dedim, ama yakmayın.

Çünkü ateşte yakma cezasını, yalnızca Allah verir. Siz bu iki kişiyi

54

yakalayıp öldürün yalnızca. (Buhari, Cihâd/107,149; Ebû Dâvûd. Ci­hâd/122, hadis 2674; Tirmizî, Siyer/20, hadis 1571).

Peygamberin tutumu buydu, ama O'nu izleyen Halifeleri Allah'a mahsus olan ateşe atma cezasını pekâlâ uygulayabilmişlerdi. Hatta bu­nu yaparken, icazeti Peygamberden aldıklarını bile söylemişlerdi. Ebubekir, Peygamberin ölümünden sonra başgösteren dinden dönme ("ridde") olayları sırasında komutanlarına şu talimatı vermişti:

-Daha da direnirlerse demirle dağlayın, ateşte yakın! (Taberî, Tarih, 1/1881-1885; Leoni Gaetani, îslâm Tarihi, Çev.: Hüseyin Ca-hid, istanbul, 1926,8/276).

Ve bu talimat uygulanmıştı: Hâlid Ibnü'l-Velîd, savaş sırasında, "ateş çukurları" açtırmış, yaktırdığı ateşin içine, birçok kimseyi diri diri attınp yaktırmıştı. Kadın da vardı bunların içinde. Bir tutsak kadı­na, Müslüman olması önerilir. Kadın kabul etmez. Bunun üzerine ya­nan ateşe atılacağı söylenir. Kadın, "Hoşgeldin ölüm! Yazık ki başka kurtuluş yolum yok. O yüzden kendimi aüyorum ateşe." anlamındaki şiirini okuyarak kendini kaldırıp ateşe atar. (Habis, yaprak 28-34; Ca-etani, aynı kitap, 8/306).

Ebubekir'e "ateşte diri diri yakma cezası"nı nasıl verdiği soruldu­ğunda, Halife, Peygamberin bu tür cezaya izin verdiğini söyler.

İnsanları, inançlarını bırakmıyorlar diye, "ateş çukuru"na attırıp yaktıranlardan birinin de Ali olduğu aktarılır: Buhârî'nin de yer verdi­ği bir hadiste, Ali'nin "bir topluluğu ateşe attırıp yaktırdığı" Ibn Ab-bas'a söylendiğinde, Ibn Abbas'm şöyle dediği belirtilir:

-Ben olsaydım bunu yapmazdım. Çünkü Peygamber "Tann'nın verdiği biçimde ceza vermeyin!" demişti. Ben olsaydım öldürürdüm yalnızca. (Buhâri, Cihâd/149; Tecrîd, hadis 1264; Neseî, Tahrimu'd-Dem/14).

Günlerden 14 Mayıs 1987. Edime Beypazan'ndayız. Ertan Gök­çen adındaki kişi, evi barkı olmadığı için bir arabada yatıp kalkan 56 yaşındaki Necmettin Yedikardeşler'in üzerine ispirto döküyor ve yakı­yordu. Gerekçe, Necmettin'in Ramazan ayında içki içmesiydi. (Güneş, 15 Mayıs 1987).

55

Evlerini, ağaçlarını yakın!

Peygamberin döneminde "gece baskınları" düzenlenirdi. Pey­gamberin emriyle "Öldür, öldür!" şiarları haykınlırdı. Sonra da yağ­maya girişilirdi. (Ebû Dâvûd, Cihâd/102, hadis 2638; îbn Mace, Ci-hâd/30, hadis 2840).

Filistin'de "Übnâ (sonraları 'Yübnâ1)" denen bir yere Peygamber bir baskın düzenlemişti. Baskını yapacaklara da şu buyruğu veriyordu:

—Sabahleyin Übnâ'ya (ansızın) baskın yap ve orayı yak! Ve "Übnâ" köyü yakılıyordu, içindekilerle birlikte. (Ebû Dâvûd, Cihad/ 91, hadis 2616, c.3, s. 88, aynca s.l24'teki 2'nolu not: îbn Mace, Ci-hâd/31, hadis No: 2843, c.2, s.948).

Düşmanın bulunduğu yerdeki ağaçlar, ürünler de yakılır, ya da kesilirdi.

Peygamber Benû Nadir kabilesinin hurmalıklarını yakürmışü, aynca kestirmişti. Hasar Suresinin 5. ayetinde bu olaya kısaca değini­liyordu: "İnkarcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarının kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız, Allah'ın izniyledir. Allah, yoldan çıkanları böylece rezilliğe uğratır."

Bu ayette geçmeyen "yakma olayı", hadislerde yer alıyordu. (Bu­harı, Cihâd/154, Hars/6, Meğazi/14, Tesir/59/2, Tecrit, hadis 1576; Müslim, Cihâd/29-31, hadis 1746; Ebû Dâvûd Cihâd/91, hadis 2615; Tirmizî, Siyer/4, hadis 1552; îbn Mace, Cihad/31, hadis 2845; Dârimi, Siyer/22; Ahmed îbn Hanbel, 2/8,52,80).

islam hukukunda, cihad sırasında, düşman kesimindeki yaş ağaç­ların kesilebileceği, kesilmeden yakılabileceği hükme bağlanmıştı. (Dâmâd,c.l,s.496).

Hz. Ömer'in kılıcından kurtulamayan ise, insanlığın büyük bir kültür hazinesi, iskenderiye Kütüphanesi'ydi.

Vaat edilen ganimet
Kâfirlerin yalnız kanlan değil, mallan mülkleri de helâldi. (Dâ-mâd, c.l,s.494).

56

 

Hz. Muhammed, Hicretin ikinci yılında bir Kureyş kervanını vurmak üzere sefer emretmemiş miydi? Bedr gazasına yol açan geliş­melerin başlangıcı, böyle bir kervan basma olayıydı.

Bugün Birleşmiş Milletler Anlaşması veya Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi veya Uluslararası Helsinki Belgesi ne derse desin, fetih hakkı Kuran'da öngörülmüştü. Üstelik bunun için koskoca bir sure in­dirilmişti. Feth suresi dışında Enfal suresi de vardı. Ganimetler, Al­lah'ın ve Resulündü (Enfal suresi, 1). Aynca Allah Müslümanlara "sa­vaşta elde edecekleri birçok ganimetler vaat ediyordu."

Savaş esirleri dahi, Kuran hükümlerine göre ganimet cümlesin-dendi. Köleliğin kaldınlmasına dair gelmiş geçmiş yasalar, böyle bir hükmü kaldırabilir miydi? Müminlerin eline düşen kâfirler, kadın ve çocuklar dahil savaşa katılan Müslümanlar arasında bölüşülecekti. Böylece daha önce Arap kabileleri arasındaki savaşlarda geçerli olan kurallar, Islamda da sürüp gidiyordu.

Yıl 1978. Aralık ayı, gene Maraş'tayız. Cami hoparlöründen yük­selen ses şöyle bağınyordu: "Sizler yoksulsunuz, kâfir Alevîler zen­gin, onlann elindekiler, siz müminlerin hakkıdır."

Kısas size farz kılındı

islam, yeni bir dünya nizamı getiriyordu. Bu nizam, kuşkusuz Cahilliye çağının anarşi ve zorbalığından daha ileriydi, belli bir uygar­laşmanın hukuki çerçevesi getirilmişti. İnsanlar yeni nizama uyacak­lardı. Bunun yaptınmı, hem bu dünyada hem de öteki dünyada en ağır cezalardı.

Bu dünyadaki cezalar, özet olarak kısasa kısasdı.

Bakara suresi şöyle diyordu: "Ey inananlar, öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın." (178.ayet)

Bu şekilde kısas istemek ölenin velisinin hakkıydı. Eğer bir müs-lüman erkek, kâfir erkeği öldürürse, kısas uygulanmazdı. Bakara sure­si, cezayı bireye değil, eski kabile hayatının bir kalıntısı olarak toplu­luğa vermiş oluyordu. Ölenin karşılığında kan bedelini, öldürenin topluluğundan bir eşidi oluşturabiliyordu. Kısas yerine bedel de öde­nebilirdi. Kadın Müslümanın değeri, erkeğin yansı kadardı.

57

 

Diğer cezalar da, yapılanın misliyle kısastı. "Eğer bir topluluğa azap edecekseniz, size yapılan azabın eşiyle azabedin." Nahl suresinin 126. ayetinde böyle emrediliyordu.

Kısasa kısas uygulanarak organ kesme türünden cezalar yanında, kırbaçlamak gibi gene ezaya dayanan cezalar da vardı.

Zinanın cezası iserecm idi, yani toprağa gömüp taşlamak.

Deriler piştikçe yenilenecek

Ahiret cezası ise şiddet, şiddet ve şiddetti.

Allah, "ayetlerini inkâr edenleri yakında bir ateşe sokacak, deri­leri piştikçe, onların azabı tatmaları için derilerini yenileyecek"ti (Nisa suresi, 56). Altın gümüş biriktirip, bunları Allah yolunda harcamayan-ların alınları, yanlan, sırtlan, alevli cehennem ateşinde kızdınlan bu biriktirdikleri altın gümüşlerle dağlanacakü. Günahkârlara Cehennem­de kanlı, irinli sular içirilecekti. Katrandan gömlekler giyecekler, yüz­leri ateşlerde dağlanacakü. Yardım diledikleri zaman, onlara erimiş maden gibi bir su verilecekti. Erimiş maden karınlarında kaynayacak­tı. Tepelerinden aşağı kaynar sular dökülecekti. Onlar için demirden gürzler vardı. Ateşten döşeklerde yatacak, cehennemde yüzüstü sürü­necek, üzerlerine ateşten örtülür örtülecekti.

Korku, korku, korku. Kutsal kitap, sık sık, "Allah korkusunu" vurguluyor, fakat "Allah sevgisi" ne çok az yer veriyordu. "Bu Kur'an, sizi ve ulaşılacak herkesi korkutmak için vahyolundu" deniyordu. (Enam, 19). Allah, Peygambere "Bu kitap sana korkutman, insanlan da öğütlemen için indirilmiştir" diyordu. (Araf, 1). "Ey örtüsüne sann-mış kimse, kalk ve korkut". (Müdessir, 1 ve 2): Allah'ın seslenişi buy­du.

"Türkler işkenceye alışık"

Helsinki izleme (Watch) Komitesi, 1985 Aralık'ında Türkiye'de insan haklannın zedelenmesine ilişkin bir rapor hazırlamıştı. Bu rapor­da, Ankara'daki ABD elçiliği yetkililerinin görüşlerine de yer verili-

58

 

yordu. Amerikalılar, "Türklerin şiddet eğilimli bir toplum oldukları için işkenceye alışkın bulunduklan" kamsındaydılar. Başbakan Turgut Özal, ANAP grubunda yaptığı bir konuşmada, "Bu bir bakıma doğru­dur" diyordu (Cumhuriyet, 2 Nisan 1986). Başbakan'a göre "kavgacı" bir toplumduk. "Osmanlı döneminde cemiyetimiz hoşgörülüydü. An­cak zaman bizi daha sert hareket eden bir toplum haline getirmişti". Toplumumuz işkenceye gerçekten alışık mıydı?

Anadolu halkının büyük acılar çektiği bir gerçekti. En büyük acı­lan ise Selçuklu ve Osmanlı sultanlarına borçlu olduğumuza tarih ta­nıklık ediyordu.Selçuklu Sultanı Sancar'ın yüz binlerce Türkmeni kı­rıp geçirmesi, tarih sayfalarında duruyordu. Melik Şah da Batınîlere karşı atalannı aratmamıştı. Yavuz Selim ise on binlerce Alevî köylü­sünü kılıçtan geçiriyor ve Anadolu'yu kılıç zoruyla Sünnileştiriyordu. Celali isyanlarını kaplayan bir yüzyıl, Osmanlı hoşgörüsünün başka bir sahnesiydi. Kuyucu Murat Paşa, kestiği insanlann kellelerini ku­yulara doldurtmakla tarihe nam salıyordu.

Dört halifeden üçünü Müslümanlar bıçakladı

Bütün bu tarihsel olaylar bir yana, dinsel eğitim, ulaşabildiği in­sanlara, bir şiddet kültürü vermişti: Korkutmalar, cehennem azaplan, yanmalar, ateşlere atılmalar, insanımız, yüzyıllar boyu günlük haya­tında hacıdan hocadan, dedesinden atasından, anasından babasından bu şiddet kültürünü alıyordu. Trenlerin camlanna taş atan, sokak lam-balannın fincanlarını kıran, şampiyonluğu kaybedince öfkeyle, kaza­nınca bu kez sevinçten ortalığı yıkıp geçen insan davranışlarında, o şiddet kültürünün bir etkisi yok muydu? Kan davası, Orta Asya kö­kenliydi, ama islam kurallarıyla da pekişmiş ve bugünlere gelmemiş miydi?

Erzincanlı Müslüm Koca, 52 günlük oğlu Mirzap'ı diri diri kepe­rek Allah'a kurban ediyordu. Müslüm Koca, 1962 yılında bir iftiraya uğramıştı ve kurtulunca ilk doğacak oğlunu Allah'a kurban adamıştı. Müslüm Koca, ilhamını acaba hangi kültürden almaktaydı?

59

 

Türkiye'de örülen Kuran kursları ağı, imam hatip okulları, dini vakıflar ve yurtlar, acaba Kuran ve hadislerin günümüze ışık tutucu ol­duğunu yayarken, toplumumuzda hangi geleneği, hangi kültürel mira­sı besliyorlardı? Ve onlara karşı ayetlerle hadislerle cevap verme tela-şındaki "laiklerimiz" hangi ideolojik ve kültürel zemine kaymışlardı?

Kâfirin kanı helal kılınmıştı.

Yahudiden Hıristiyandan dost edinmeyin denmiş, Osmanlı tari­hinde onlar da "kâfir" kategorisine sokularak üzerlerine sefer edilmiş, topraklan fethedilmişti.

Türkler de îslamın kılıcından nasiplerini almışlardı. Emeviler, on yıllarca "kâfir" Türklerin kanını dökerek, Müslümanlığın gereğini yapmışlardı.

Alevî kılıçtan geçirilmiş, dağlara sürülmüştü. Şeyhülislam fetva­ları, Alevî kanma "helâldir" diyordu.

Evet, çıkıp denebilir ki: "Bütün bunlar tfanş içindir, herkes Müs­lüman olunca insanlık da sonsuz bir banşa ulaşacaktır".

Bu sonsuz banşa nasıl inanılacaktı ki...

Peygamberin dört halifesinden üçü bıçaklanarak öldürülmüştü. Ömer, Osman ve Ali'yi hançerleyenler de Müslüman değiller miydi?

lslâmın barışında kim için can güvenliği vardı, Peygamberin to-runlan bile zehirle kılıçla öldürürüldükten sonra!

2000'e Doğru

7 Haziran 1987, Yıl 1, Sayı 23

60

NASIL YAKILDIM?

"Kitap" derler bana. "Sami" dillerde.(l)

Doğum yerim: Doğa.

Anam: Doğa.

Babam: insan. Bir anlamda.

Bir başka anlamdaysa, onu ben yarattım.

Bir maymunsuydu daha, ben olmasaydım.

O da beni yarattı. Yazdı. Ama yaktı da.

Neden yaktı? Uzun uzun anlatmak isterdim. Ama "kitap"lar tu­tar. Doğum öncelerim, doğumum, bebekliğim, çocukluğum, delikanlı­lığım... hepsi var.

En iyisi ben, "nasıl yazıldığımı" değil de, "nasıl yakıldığımı" an­latayım. Hepsini değilse de bir küçük kesimini. En başta da "ne-den"ini. Daha doğrusu bir kesitini. Özet olarak:

Bana yazılanlar, "aydınlatmak" için de olur, "karartmak" için de. "İyi" de olur, "kötü" de. Ne yazılmışsa kalır. Korurum. Olduğu gibi. "Aydınlatma"m, dünyaları karanlık üstüne kurulu olanlann işine gel­mez. Yazılıp bana "giz" olarak bırakılanlan olduğu gibi korur oluşum da. Gün olur ki bunlar, olguları, olayları dile getirir. Yalan dolan mı var, kalın kalın örtülü suçlar mı var? Bir bir ortaya çıkar benimle. Ant içmem, ama tanıklığımda gerçeği söylerim, işte bir de bu yüzden beni yakarlar. "Suç kanıtı' bırakmak istemeyen "cani'ler gibi. Ve bir de dinden imandan... "inançla ırzına geçilmiş kafalar"ın tümü bana, be­nim türüme; ters düştüğü sürece düşman.

"Yandım mevlam su..!"

Bakın şu piskoposa. N'aptım ben ona "Tann aşkına(!)"! Bi kötü­lük etmişim. Diş biliyor, "inancını bozmuşum"(2) Cübbesini topla­mış, cin cin bakışlarla öfke dolu geliyor. Birşey yapacak. Eyvah ya­kacak! Ve alevler içindeyim. Bir yanım Yunan'dan gelmişti. Bir yanım Mezopotamya'dan gelmişti. Bir yanım Hint'ten, bir yanım Ye-men'den... Ne denli uğraşılmıştı yazılanm için. Onca çaba, onca ka­lem, onca kağıt (ya da deri), onca mürekkep, onca ışık ve oncak dü-

61

 

şünce demetleri uçup gitmişti dumanlanyla birlikte.(3)

Papazlarla "Sezar"lar elbirliği etmişlerdi. Beni yakmak için. Ne­den ki, aynı şeylere karşı aynı şeyleri koruma çabasındaydılar.

Tek tek verdiler alevlere. Yığın yığın da. "Kitaplık" dedikleri ye­rimle yurdumla birlikte de... Dizi dizi uygarlıklar... Kül olup gitmişti.

"Eski çağların kitapları değil mi, varsın yansın!" denebilir mi? Voltaire de "eski çağların kitaplarTnı değersiz bulur. Ama türümün "boşinançlar kanalizasyonlarını. "Kutsal kitap" denenleri. "Hiç birin­den ne fiziğe, ne de tarihe ilişkin tek doğru olsun öğrenemezsiniz. Bu­gün küçücük bir fizik kitabı bile, eski çağların bütün kitaplarından da­ha yararlıdır." (4) der. Şu sözlerin ardından: "Mısırlılarla Fenikelilerin kitapları kaybolmuştur. Çinliler, Brahmanlar, Mecusiler, Yahudiler ise, kendi (kutsal) kitaplarını kaybolmaktan korumuşlardır. Bütün bu yapıtlar, garip anıtlardır, ama hepsi de insanoğlunun hayalinde kurdu­ğu anıtlar..." (5) yine de kalkıp "bunlar yakılsın" demez.

lbn Haldun'a kulak verelim:

"Bilimler çoktur. İnsan toplumları içinde çok sayıda, bilgeler, bilginler gelip geçmiştir. Bize ulaşamayan bilimler, bize ulaşanlardan çok daha kabarıktır. Tann hoşnut olası Ömer'in "fetih" sırasında (özel­likle iskenderiye ele geçirildiğinde) yokedilmesini buyurduğu o bilim belgeleri nerede, var mı şimdi? Kaidelilerin, Süryanlann, Babillerin bilimleri, o çağda ortaya konan yapıtlar, belgeler, çalışma ürünleri ne­rede? Nerede eski Mısırlıların ve daha öncekilerin bilim ve kültür ürünleri? Bize bilim ve kültürü ulaşan, sadece bir toplum olmuştur ki o da Yunan'dır..."(6)

Sevgilim, büyük araştırmacı lbn Haldun! Ne çok sormuşsundur: "Nerede, nerede?" diye.

-"Nerede onca uygarlıktan kalması gereken beyin ürünleri?!
Arıyordun sürekli.

Hani çok gençtin, ispanya'da. Binlercemin bulunduğu yurtlarım­dan birindeydin. Coşkuyla dalıvermiştin sevgililerin içine. "Aradığımı bulacağım" diyordun. Mutluluğun doruğunda, şehvetle dokunuyordun herbirime. Okşuyordun. En vurulduğun sevgilinin en bayıldığın yerle­rini okşarcasına kendinden geçiyordun. Birimi bırakıp öbürüme yöne-liyordun. Ve herbirim, el ederek, göz kırparak çağırıyordu seni:

-   Gel, bana da gel bak.

62

 

Hemen koşup bakıyordun. Satırlar, sayfalar... Ve arıyordun. Ve soruyordun:

- Nerede, nerede?

- Bir de bana bak!

- Yok işte, sende de yok.

- Bende olabilir.

- Yazık, sende de yok.

- Bana da bir göz at.

- Yok, yok, yok. Bulamıyorum. Nereye gitmiş bunlar? Nerede yitmiş bunca dünyalar? Düşünce dünyaları..?

Sevgilim! Benimleydi aradıkların. "Din" ve "Tann" aşkına yakı­lan ateşin içinde. Orada, burada, şurada. Ve iskenderiye Kütüphane-si'nde... Sen de anladın araştırmaların sonunda. Ya bir de gözlerinle görseydin o tüyler ürpetici durumu!

Hamamlara yakıt yapmışlardı beni.

"iskenderiye Kütüphanesi". Yüzyıllar içinde damla damla birik­tiğim, havuz olduğum, göl olduğum, deniz olduğum, okyanus oldu­ğum ve yüzbinleri, milyonu bulduğum yurdum. Bir kesimim (Serapi-um) yakıldı.(7) Yeniden denizleşip okyanuslaşma. Ve işte yeniden yakmaya gelen yeni düşman. Bu kezki müslüman: İslam'ın asıl kuru­cusu Halife Ömer. "Fetih" sırasında buyruğu verir:

-"Yakılsın!" Gerekçesi de var:

-"Bu kütüphanedeki kitapların içindeki bilgiler Kur'an'da varsa, bunlara gerek yok. Kur'an'da yoksa, bunlar geçerli değil, öyleyse ne
duruyor, yakılmalı!"

Mısır Fatihi Amr lbnü'1-As da buyruğu yerine getirtmişti:

Tarihler yazar:

"O sırada, kütüphanenin kitapları hamamlara dağıtıldı. Yakıt ola­rak kullanıldı. Kitaplar o denli çoktu ki, uzun süre hamamlar -oduna gerek kalmadan- bu kitaplarla ısıtıldı." Yazılanlar uzun. Ama böyle özetlenebilir.(8)

Ve "reddiye"ler başlıyor:

"Şûrây-ı Devlet Muavinliği'nden mütekaid Mehmet Mansur" eğiliyor konu üzerine. Döşeniyor:

Meşhur iskenderiye Kütüphanesi'nin güya ehl-i islâm tarafından

 

63

ihrâk edilmiş (yakılmış) olduğuna dâir hikâye-i mâlûmenin kizb mahs (tümüyle yalan) olduğu..." diye başladığı kitabında, kütüphanenin müslümanlar kesiminden yakıldığı yolunda ileri sürülenleri çürütmeye çabalıyor. Bu yolda yazılanları, "îslâm aleyhine ortaya atılan iftiralar" diye niteliyor. (9) Buna göre, îbnü'l Kıftî'den, îbn Haldun'dan Kâtib Çelebi'ye varana dek bu konuya yer verenlerin tümü, "İslam'ın aley­hinde bulunmak için iftira" ediyorlar. Mehmet Mansur'u kaynak alan A.Adnan Adıvarda, "Bu kütüphane yakılması ispaü kabil olmayan bir efsanedir" diyor. Bu yoldaki "rivayet"in, Batı ve Doğu kaynaklarına Hristiyan tarihçi Ebu'l-Ferec'in kitabından geçtiğini, sonra şunları ya­zıyor: "Eğer bu rivayet doğru olsaydı, İslâm'da dinle ilmin çatışması sayılabilirdi. Halbuki Doğu kaynaklarında ilk defa bu vak'aya dair Abdullatif Muvaffakuddin Ibnü'l-Lebbad (1162-1231) adlı Bağdat'lı bir müslüman bilgin ve hekimin Mısır tarihinde tek bir satır vardır ki, ondan sonra Arap tarihlerindeki, mesalâ Îbnül-Kıftî'nin (1173-1248) tarihindeki bilgilerin kaynağı hep bu satır olsa gerektir.Yazık ki Kâ­tip Çelebi de bu rivayeti olduğu gibi, fakat kaynak göstermeksizin üzerinde işliyerek Mizanu'1-Hak isimli kitabına geçirmiştir..." (10) Adıvar'ın kaynak aldığı Mehmet Mansur, konuyu yazanların, "Kütüp­hanede ne kadar kitap bulunduğunu, bu kitaplarla kaç hamamın ne ka­dar süre yandığını"da ayrıntılarıyla yazdıklarım yazıyor. Ve bunların çok "yaygın biçimde" yazılageldiğini belirtmekten kendini alamıyor. (11) Adıvar'ın ileri sürdüğü gibi, "kaynak", hep o sözünü ettiği "tek bir satır" olsaydı bu denli ayrıntılar ve yaygınlık bulunabilir miydi? Hele "tarihteki bilgileri doğru değerlendirme'nin" "bilim"ini yaratmış olan Ibn Haldun'un böylesine bir yanlışa düşmesi, yani uydurma bir "rivayet"i, gerçek görüp öyle göstermesi nasıl düşünülebilir? Adıvar, İskenderiye Kütüphanesi'nin "Serapium" adı verilen bölümünün, Hris-tiyanlığın IV. yüzyılında Piskopos Theophilos tarafından yaktınldığı-nı, onun için Halife Ömer tarafından yaktırılmış olamayacağını, "önce kütüphanenin VII. yüzyıla kadar durduğunu ispat etmek gerektiğini" yazmakta.(12)

Oysa kolayca düşünülebilir ki, kütüphanenin bir kesiminin yakıl­mış olması, ne tümünün ve bütün kitapların yakıldığı anlamına gelir; ne de ortam bulunduğunda kitapların birikmesini, kütüphanenin yeni­den eski zenginliğine ulaşmasını önler. Hristiyanlık bilimin, düşünce-

64

 

nin karşısında olmuştur, bu yadsınamaz. Bir piskopos da kalkıp kütüp­hanenin bir kesimini ya da bir kesim kitaplan yaktırmış olabilir. Ama unutulmamalı ki, bir süre sonra Hristiyanlık da kendi ilkelerini savun­mak ve kendini ayakta tutmak için "akıl" ve "bilim"le -ırzına geçerek de olsa- uzlaşma yolunu seçti. Bunu, herkesle birlikte Adıvar da ya­zar. Şöyle dilegetirir:

"Bu din de, o vakit insan aklının ve mantığının en büyük eseri olan Yunan felsefesiyle temasa gelmek zorunda kalıyordu. Ya bu fel­sefeyi tamamiyle reddedecek, yahut onunla uzlaşacaktı, işte ///. yüz­yıldan itibaren gelişmeye başlayan "patristik" felsefe, yani kilise ba­balarının felsefesi, bu uyuşma zemini üzerinde yerleşti."(13)

Adıvar, bu konuda "ilk adım"ı, iskenderiyeli Origenes'in attığını da belirtir.(14) Ne var ki, bir başka zaman, Theophilos'un, iskenderiye Kütüphanesi'nin bir kesimini yaktırdığı dönemde, "Hristiyanlığın bili­me düşman olduğunu" da yazmayı unutmaz.(15) Oysa Hristiyanlık da, öbürleri de, "bilim"in "düşman"ı olmaktan hiçbir zaman geri dur­mamışlardır temelde. Ama hemen her zaman, "dost" görünme gereği­ni duymuşlardır.

Kısacası: İskenderiye Kütüphanesi'ni yakma suçunu işledikten sonra Hristiyanlar Müslümanlara, Müslümanlar da Hristiyanlara at­maktalar:

- Siz yaktınız!

- Hayır, yakan biz değiliz, sizsiniz!

- Siz!

Durun durun! Bu onur(!) ikinizin de! İkiniz de yaktınız beni. İn­sanlığın beynini. Yakıp yokettiniz. Tüm "din"ler, hepiniz, işine gel­meyenleri yakmak, yoketmek; özellikle size vergi. Bir kentte, bir yer­de değil; çağlar boyu, her yerde işlediniz bu "şerefli cinayet"i.

Ve siz ey "cemaat-i müslimîn"! Kendi kutsal kitabınızı, Kur'an'ı da yakmadınız mı? Bir kez Affan Oğlu Halife Osman'ınız, bir kez de Hakem Oğlu Mervan'ınız eliyle... (16) Bu yakmalar, yoketmeler nede­niyle değil mi ki. Knr'an'ın orijinali dünyanın hiçbir yerinde buluna­mıyor. Bunu, bugün ateşli islâm savunurlarından Dr. Subhi e's-Salih de araştırmalarında belirtmek zorunda kalıyor.(17)

Hiç sona ermemiştir beni yakma alışkanlığınız.

65

işte 21. yüzyıla yaklaşırken sergilenenlerden bir örnek:

29 Eylül 1984. İstanbul'da Sheraton Oteli. Üçüncü İslâm Konfe­ransı Tıp Kongresi. Kongrenin ikinci günü.

öğle namazı saatinde delegelerden biri kürsüye çıkıp ezan oku­yor.

Ardından, Birleşik Arap Emirlikleri delegesi Abu Dabili Doktor Selim Ahmet Ali el Yufâî, getirilen bir "tıp kitabı"nı, bir tepsi üzerin­de yakıyor. Gerekçe: "Bu kitap, islâm tıbbim kötülemiştir." (18)

Molla doktor, beni böyle yakarken çok mutlu. Başlığı, kafasının içindekine uygun bir ilkellikte. Başlığının altından sarkan ve suratının çirkinliğini örtemeyen örtünün arasından yüzünü çıkarmış, sırıtıyor. Ve konuşuyor:

-"Bu kitabı yakmakla Batı'dan intikam aldım."
Molla doktorun daha da geniş açıklaması şöyle:

-"Son iki yıldan beri ben ve arkadaşlarım bu kitabı, İslâm kongrelerinde yakmayı kararlaştırmıştık. İlk defa burada yakılıyor bu kitap.
Arkadaşlarım bunu, benim niye Avrupa'da, Mekke'de, Kahire'de yak
madığımı sordular. Ben de İstanbul'da yakacağım dedim. Kitabı İstanbul'da yakmamın üç nedeni var: En önemlisi: istanbul halifeliğin, Fatih Sultan Mehmed'in başşehri. Avrupa medeniyeti, halifeliği ortadan kaldırarak, İslâm'ın bölünmesini buradan başlatmıştır, ikinci neden:
1527'de Avrupalı doktor Paracelsus, İsviçre'nin Basel kentinde İbni Sina'nın "Tıbbın Kanunları" adlı kitabını ve öteki kitaplarını toplayarak yaktı, (...) Ben de bu kitabı yakmakla Ibni Sina'nın intikamını bu­
rada almış oluyorum. Onun kitabını 400 yıl önce yakmışlardı. 400 yıl sonra intikamını aldım. Şunun için: Batıyla, Batının tıp alemiyle hiçbir ilişkimiz kalmasın. Sembolik olarak yaktım. Üçüncü neden: Batı
âlemi, Türkiye'nin Batı ülkesi olduğunu ve islâm birliği içinde yer almadığını düşünüyor. Ben bu kitabı istanbul'da yakarak meş'aleyi başlatmış oldum..."(19)

Molla doktorun bu açıklaması, beni yakışından çok daha tüyler ürpertici değil mi?!

Molla doktor ve yolunda olanlar isterler ki, "modern tıp", "çağ­daş tıp" yerine "Tıbbu'n-Nebevi (Peygamberin doktorluğu)" egemen olsun her zaman. Ne acı ve ne düşündürücüdür ki, "Batı uygarlığı"nı, 'çağdaş uygarlığı", ulaşılması gereken bir hedef olarak gösteren Ata-

66

türk Türkiyesi'nde, Batılılar topluluğunda yer almayı amacladüdannı söyleyip duranların döneminde sergileniyor bunlar. Molla doktor, "ce-saref'ini nereden almıştır dersiniz?

Buharî'nin de yer verdiği "Tıbbu'n-Nebevî"den:

"Herhangi birimizin (su ya da yemek) kabına sinek düştüğünde, o kimse, o sineğin tümünü (kabın içine) daldırsın. Sonra da kaldırıp atsın. Çünkü sineğin bir kanadında şifa, öbür kanadında hastalık var­dır." (Buharı, Tecrid, hadis no: 1941.)

"Bu kızı okutun. Buna göz değmiştir." (Buharî, Tecrid, hadis no: 1933.)

Molla doktor, ingiltere'de 7 yıl öğrenim görmüş, Abu Dabi'de de kulak burun boğaz dalında cerrahlık yapıyor olmuş bulunsa da "müs-lüman kuşaklann, çocuklann tıp bilimindeki gerçekleri ve öğretileri Batıdan değil, islâm âleminden ve Kur'an'dan kaynak edinerek öğren­meleri gerektiğini" savunuyor. Ve sözkonusu "tıp kitabı" için "bu kita­bı, büyük bir mutlulukla ve severek yaktım" diyor.

Ve Türkiye Cumhuriyeti bakanlan arasındaki molla doktorlar: Bilir misiniz bunlar beni nasıl yakmaktalar!!!

Demirtaş Ceyhun'un bir yazısı: Başlığı: "Haydin Kitap Yakma­ya!"

Yazıyor:

"3 Eylül 1984 günlü Cumhuriyet gazetesindeki haberi okuyunca, gerçekten sözcüğün tam anlamıyla dondum kaldım. Kolay kolay inanılır şey değil. Dehşet verici. Turizm ve Kültür, Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu, bakanlığınca 1978-1979 yıllannda bastınlmış 100 bin kita­bın yakılarak yokedilebilmesi için mahkeme kararının beklendiğini açıklıyordu haberde.

Evet evet Yüz bin kitabın yakılarak yokedilmesi için mahkeme karannın beklendiğini açıklıyordu sayın bakan. Çünkü bu kitaplar için birtakım ihbarlar gelmişti bakanlığa ve bakanlık içinde oluşturulan bir kurul, kitaplan incelemiş ve hepsini 'zararlı' bulmuştu. Dolayısıyla bu kitaplar yok edilmeliydi. Ne var ki, yok edilmek üzere SEKA'ya gön­derilen bu yüz bin kitabı, SEKA yöneticileri de yakmaya cesaret ede­memişlerdi. Böylesine çağdışı bir uygulama için ırjahkeme karan isti­yorlardı, işte sayın bakan da, şimdi bir mahkeme karan beklediklerini açıklıyordu kamuoyun

67

Allah aşkına, yirminci yüzyılın son çeyreğinde, birazcık uygar­ımla tanışış bir toplumda böylesi bir haberi okuyup da donuX-mayacak bir kişi düşünülebilir mi?(20)"

Yazı ve yakınma sürüp gidiyor.

Gecmisteki beni yaktirma cinayetini islemiş olanların suçlarını,

Bugünkü savunurlar “inkar”yoluna gitme geregi duyuyorlar. Bugün bu suç  işleyenleri savunacak kimseler de çdcacak mı? Suçu işleyeni utanmadan, göğüslerini gere gere işliyorlar. Utanmak ve S" et­mekse savunurlarına düşüyor. Ne şaşılası şeydir bu'

Çağdaşlık yansını benimseyenler bulunduğu gibi, çağdışılık yo­lunu benimseyenler de olur. ikinci yolun yolcuL be^ "muLĞS-rarlı) bulur ve yasasına da yaslarlar. Bir toplumda bunlar egmTnse t lenır bu suç her zaman. Yüzbinlercemi yüzünün akıyla (.) Sere sunan sayın bakan da nice benzerleri gibi bu yolda bir lihrlan

Tarıh, yakılmama ilişkin öykülerle dolu.

Tevfîk Fikret'in şu ünlü dizelerini kim bilmez:

"Beşerin böyle dalâletleri (sapıklıkları) var:

Putunu kendi yapar, kendi tapar."

Ben de derim ki:

"Beşerin böyle dalâletleri var:

Beni hem kendi yazar, hem de yakar!"

Martı

Kasım 1987, Sayı 1

68

DİPNOTLAR

(1)Aziz Günel, Sûryanca olduğunu belirtir. Sûryanca'da Ktobo (Bkz. Aziz Gü-nel, Türk Süryaniler Tarihi, Diyarbakır, 1970, s.48.)

(2)I. Halife Osman döneminde Kur'an resmi "mushaf' durumuna getirildikten sonra, derlemeye esas olan belgeler ve resmi olmayarak yapılmış derlemeler; Hakem Oğlu Mervan döneminde de ilk yapılan resmi derleme, Hafsa'nın sandığmdan alınarak yakılmıştır, "inançları bozmasın" diye. (16 ve 17 nolu notlara bkz.) iskenderiye Kütüp-hanesi'nin bir bölümünün Hıristiyanlar, daha sonra birikenlenyle birlikte tamamının Müslümanlar tarafından yakılması da "inana bozuyor, bozar" kaygısına dayalıydı, (il­gili notlara bkz.) Ünlü kilise babalarından, aynca "filozof da sayılan Saint Thomas, "inancı bozan"lann, "ölüm"le mahkum edilişlerinin çok doğal olduğunu anlatırken, "inancı bozma"yt "parayı bozma"yla, "kalpazanlıkla bir tuttuğunu söyler. (Bkz. Albert Bayet, Dine Karşı Düşüncenin Tarihi, çev. Cemal Süreya, s. 56-57) Tarih boyunca din­ler inançlan bozulmasın diye suçlu bulduklarını ağır cezalara çarptırmaktan, yoketmek-ten geri durmamışlardır.

(3)Tarihlerin yazdığına göre, 390 yılında, iskenderiye'de en az, 400 bin cilt kitap birikmişti. Buradaki kütüphanenin Serapium adı verilen kesimi. Piskopos Theophilos tarafından yaktınlmıştı. (Bkz. A. Adnan Adıvar, Tarih Boyunca ilim ve Din, istanbul, 1969, s. 98,103).

(4)Voltaire, Felsefe Sözlüğü, çev. Lütfı Ay, istanbul, 1977, n, s.127,

(5)Voltaire, ay-yapıt, II, s. 126-127

(6)Ibn Haldun Mukaddime, çev. Turan Dursun, Ankara, 1977,1, s. 130.

(7)Kimileri, bu kütüphanenin tümünün yakıldığını ileri sürerler. Bunu ileri sü­renler Müslümanlar. Ama Adnan Adıvar, kütüphanenin Serapium adlı bölümünün Hı­ristiyanlarca yakıldığını belirtir. (3 no.lu nota bkz.)

(8)Doğu ve Batı kaynaklannda yer alır. Mehmet Mansur da, iskenderiye Kütüp­hanesi adlı, "reddiye" niteliğindeki kitabında aktanr. (Bk. istanbul, 1300, s. 54 ve öt.)

(9)Bkz. Mehmet Mansur, iskenderiye Kütüphanesi, istanbul, 1300, s.2,53 ve öt.

(10)Adnan Adıvar, Tarih Boyunca ilim ve Din, s. 103.

(11) Bkz. Mehmet Mansur, aynı kitap, s. 59-60.

(12) A.Adnan Adıvar, aynı yer.

(13) A.Adnan Adıvar, aynı kitap, s. 97.

(14) A.Adnan Adıvar, aynı kitap, s. 97-98.

(15) A.Adnan Adıvar, aynı kitap, s. 98.

(16) Halife Osman döneminde Kur'an'ın ikinci kez derleme ve "resmi mushaf' işi

69

bitirildikten sonra, bu mushafa esas olanlar ve bu mushafın dışında kalan derlemeler, tü­müyle yakıldı. Yalnızca Hafsa'nın sandığından alınmış olan birinci derleme Haf sa'ya ge­ri verildi. Yakma buyruğunu veren de, Halife Osman'dı. (Bkz. Buhârî, Kitabul-FedâU, Bab: 1-2.) Yakılmaktan kurtulmuş olan Hafsa'daki "mushaf'da, Emevi halifelerinden Hakem Oğlu Mervan tarafından yaktırıldı. Hafsa'nın ölümünden sonra. Gerekçe: "Ya­kılmamı; olsa, kuşkulara yol açar." (Bkz. Ibn Ebi Dâvud, Leiden, 1937, yay. Arthur Jef-fery, s.24) Bu yakmalar müslümanlann imanını bozulmaktan kurtarmak içindi.

(17) Resmi mushafa temel olan orijinaller yakıldığı için bulunamıyor. Aynca Os­man döneminde meydana getirilen ve birkaç nüsha yazılan resmi mushafm orijinali de yok. Dr. Sübî e's-Salih, "Osman döneminin mushaflan şimdi nerede? sorusunu soruyor ve bu soruya bir karşılık verilemeyeceğini yazıyor. (Bkz. Dr Subhî e's-Salih, Mebâhis Fi Ulûm i-Kur'an, s.87.

(18) Bkz. 30 Eylül 1984 günlü Cumhuriyet gazetesi, 1 Ekim 1984.

(19) Bkz. Cumhuriyet gazetesi, 1 Ekim 1984.

(20)       Demirtaş Ceyhun, Gösteri dergisi Ekim 1984; Can Çekijen Kitap, Cem
Yay.,s.l06.

Marti

Kasım 1987, Sayı 1

70

RÜŞVETLE MÜSLÜMAN OLANLAR

Malik Ibn-Avf, Muhammed'e karşı savaşanların başkumandanıy­dı. 630 yılında Huneyn, bir başka adıyla Hevazin savaşında Müslü­manlara yenilmişti. Mekke ile Taif arasındaki Huneyn vadisinde yapı­lan savaş, AranJann Hevazin ve Sakîf kabileleriyle, Müslümanlar arasında olmuştu. Malik Ibn Avf, Huneyn'i terk ederek Taife gitmişti. Kendisi islam düşmanıydı. Ama öneriyi ilgi çekici buldu. Çünkü öne­ri peygamberden geliyordu. Eğer Müslüman olursa, tüm mallan ve tutsak ailesi kendisine geri verilecek, ceza görmeyecek, dahası yüz de­ve alacak, bir de kendisine yönetimde yetki verilecekti. Hemen kabul etti ve Müslüman oldu.

Buharı, Mütercimi Kamil Miras'a göre bu öneri, "Şahaser bir Se-mahati Nebeviye" (olağanüstü peygamberlik cömertliği) idi. (Kaynak: Sahih Buharî Muhtasan Tecridi Sarih Tercemesi c. 7, s.141).

Ama temel tefsirlerden olan Taberi tefsirine göre ise bu düpedüz "rüşvet"ti. (Kaynak: Camiu'l-Beyan fi Tefsiri! Kuran c.10, s. 113).

Peygamber; "Rüşvet verene de alana da Allah lanet etsin" demiş­ti. (Kaynak: Ebu Davud, Kitabu'l-Akdiyye c.4 Hadis 3580 Ibn Mace Ahkâm Hadis 2313, Tirmizi Ahkâm Hadis 1337) Rüşveti veren îsla-mın peygamberiydi. Alan ise yeni Müslüman olmuş ya da Müslüman olmak üzere olan Kureyş'in ileri gelenleri.

Ganimetin paylaşımı

Hevazin savaşında elde edilen ganimetler, bütün ilgileri üzerine toplamıştı. Paylaştırma gecikip duruyordu. Bu arada "Peygamber ga­nimetleri hemşehrilerine dağıtacak" ya da "daha çoğunu Kureyş'in ile­ri gelenlerine verecek" diye dedikodular da çıkmıştı. Gün gelir, Pey­gamber ganimetleri dağıtmaya koyulur. Görülür ki ganimetler gerçekten de Kureyşlilere dağıtılmıştır. Ve daha çok ileri gelenlerine.

71

 

Taberi tefsirine göre ganimetin verilme amacı Rüşvet'ti.

Bir gün Peygamber ile birtakım kimseler Hevazin seferinden dö­nerken birtakım Bedevi Araplar ganimet isteyerek Peygamber'in etra­fını çevirdiler. Hatta Peygamber'i son derece taciz ederek 'Semiire' adı verilen dikenli ağaç altına sığınmaya mecbur etmişlerdi. Peygamber Bedevi Araplanna "Şu iri dikenli ağacın dikenleri sayısınca ganimet devesi ve sığın farz olunsa, muhakkak ben onları aranızda taksim ede­rim. Sonra siz beni ne cimri, ne yalancı, ne de korkak diye itham ede­bilirsiniz!" dedi. (Kaynak: Sahihi Buharı Muhtasarı, Tecridi Sarih . Tercemesi, c.8, s.511.)


Ya Resulallah adalet et!..

Hevazin savaşı ganimetlerinin peygamber tarafından Kureyşlile-re dağıtılması Medineli savaşçılar arasında itirazlara yol açtı. İçlerin­den biri, Hz. Muhammed'e şöyle seslendi: "Ya Resulallah adalet et!" Peygamber buna, "Eğer ben adalet etmezsem bedbaht olurum, ben Kureyş'e Müslümanlığa ısınmaları arzusu ile ganimet malından çok hisse verdim. Çünkü onlar cahiliyet devrine yakındırlar" cevabını veri­yordu. Fakat söylentiler devam ediyordu. Ensardan, yani Medineliler-den bazı kimseler, "Allah Resulâllahı yargılasın! O, Kureyş'e veriyor

72

da bizi bırakıyor. Oysa kılıçlarımızdan Kureyşlilerin kanlan damlı­yor" diyorlardı. (Kaynak: Sahihi Buharî Muhtasan, Tecridi Sarih Ter­cemesi, s. 505,510,511). Peygamber yüz deve verdiği Arap eşrafını o gün ganimet bölüşümünde başkalanna tercih etmişti. Bu paylaşımda her mücahite dört deve verilirken, İslama karşı savaşanlara yüzer deve verilmişti. (Kaynak: Sahihi Buharî Muhtasan Tecridi Sarih Tercüme­si, c.8, Hadis 1296).

Bir de zekat malından rüşvet

Zekat malından rüşvet vermek, Tevbe Suresi 60, ayetine de geç­mişti. Şöyle der: "Sadakalar (zekatlar) Allah'dan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (zekat toplayan) memur­lara, kalpleri İslama ısındınlacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur. Toplanan zekat ancak bu sayılan yerlere verilir. Allah bilendir, hikmet sahibidir."

Esasen, Taberi rüşvet sözcüğünü bu ayet nedeniyle yorumunda kullanır. Bunların arasında varlıklılann olmaması gerekir. Ama bu ayette kimlere zekat verileceği de açıklanır. Peygamber Islama kazan­mak için Kureyş'in ileri gelenlerine, zenginlere fazlasıyla pay vermiş­ti. Ayrıca, Kureyş'in ileri gelenleri sadece ganimetten yüzer deve al-

 

"Rüşvet veıene de alana da Allah lanet etsin".

 

73


 

15 kişilik Müellefetü'l Kulub listesi

makla kalmıyorlar, Kuran'ın ayetiyle zekattan sürekli pay alma hakkı­nı elde etmiş oluyorlardı. Neye karşılık? Bunun bir tek cevabı vardı: Müslüman olmaya karşılık.

Fakat bu zekattan pay alma durumu peygamberin ölümünden sonra Ebu Bekir'in halifeliği dönemine değin sürmüş, sonra bunlara verilen rüşvet fermanı Ömer tarafından yırtılmıştı.Islam fakihlerinin bir kısmı der ki: "Olay o zaman bitmiştir. Artık "Müellefetü'l-Kulub adı verilen kesim sona ermiştir. Tevbe suresinin altmışıncı ayetindeki onlara ilişkin hüküm de artık geçerli değildir." Kimilerine göre, Ömer ya da bir başkası ayetin hükmünü ortadan kaldırma yetkisinde olmadı­ğına göre aynı durum daha sonra da geçerlidir. Yani İslam yetkilileri veya şeriat uygulayıcıları diledikleri kimselere Müslüman olmaları, îs-lamı güçlendirmeleri karşılığında bir şeyler vermek için zekat kuru­mundan yararlanabilirler. Bu kimseler zengin de olsalar bunlara zekat verme yoluna gidebilirler.

Rüşvet verilenler: "Müellefetü'l-Kulub"

"Müellefetü'l Kulub, gönülleri Islama ısındırılan ve pekiştirilen kimseler" demektir. Hevazin savaşından sonra Arap kabilelerindeki

74

güçlü ve etkili kişilerin gönülleri İslama kazandırılmak isteniyordu. En iyi yol, ganimetlerden pay vermekti. Ortada da bir ganimet vardı. Hem de o tarihe kadar alınan ganimetlerden benzeri görülmedik dere­cede çoktu.

Bunlar, 6 bin kadın, 24 bin deve, 40 bin davar, 4 bin okiyye gümüştü. (Kaynak: Sahih-i Buharî Muhta­sarı, Tecridi Sarih Tercemesi, c.7, s. 132, hadis: 1040.) Peygamber ka­bile üyeleri arasında kimlerin çok etkili, nüfuzlu olduklannı çok iyi biliyordu. "Müellefetü'l-Kulub"u, yani, rüşvet verilecekleri bunlar ara­sından seçmişti:

Fahreddin Razi, İbn Abbas'ın Müellefetü'l-Kulub için "bunlar ka­bilenin ileri gelenleriydi" sözünü aktardıktan sonra, on beş kişinin adı­nı sayar:

Ebu Süfyan, Hâbisoğlu Akra, Hısn oğlu Üyeyne, Abdu'l-Uzzâoğlu Huaytip, Amir Oğullarından Amr oğlu Sehl, Hişam oğlu Hars, Amr el Cüheni oğlu Süheyl, Ebu's-Senabil, Hizam oğlu Hakim, Avf oğlu Malik, Umeyye oğlu Safvan, Yerbu oğlu Abdurrahman,

 

Fıkıh kitaplarında gönülleri İslam'a kazandırılacak olanlar dört bölüme ayrılmıştır.

75

Kays oğlu Ced, Mirdas oğlu Amr, Hars oğlu Alâ.

Yerbu oğlu Abdurrahman'ın dışında, bunlardan her birine yüzer deve verildiğini, Abdurrahman'a da elli deve ihsan edildiğini Hizam oğlu Hakim'e verilen deve sayısının yetmiş olduğunu sonradan itiraz üzerine deve sayısının arttırıldığını yazan Razi'nin bu aktarması, Bu-harî ve Müslim'in de içinde bulunduğu değişik hadisçilerin aktarmala­rına dayanır. (Kaynak Razi E'f-Tefsirul-Kebir c.16, s. 111, Buharî Far-zu'l-Humus/15 c.4, s.56, Farzu'l Humus / 19 c.4, s.59-61, Buharî Magazi / 56 c.5, s.104-106. Tecridi Sarih c.8, hadis 1296-1299-1303, Müslim Zekat/ 131-142 c.l hadis 1059-1063, Tirmizi zekât, 30 hadis 666, Ahmed İbn Hanbel 4/42).

İslam hukukçuları ne diyor?

"Gönülleri İslama kazandırılacaklar" fıkıh kitaplarında da değer­lendiriliyor.

Maliki fakihlerine göre bunlar Islama özendirilmek istenen kâfir­lerdir. Kimilerine göre de bunları yan Müslüman olmuş olanlardır. Ama Müslümanlık henüz kalplerine yerleşmemiştir.

Şafii fakihlerine göre ise bunlar dört sınıftı, islam fakihlerince bu görüş kabul edildi.

- Zayıf imanlılar,

- Zayıf imanlı, yeni Müslüman olmuşlar, ama toplumda etkinlik­leri olan, baş kaldıranları da Müslüman yapacak güçte bulunan kabile ileri gelenleri,

- imanı güçlü olanlar (başkalarından gelecek olan tehlikeler ön­lensin diye fazla ganimet ve zekat verilir.)

- Zekat toplamada etkinliklerinden yararlanılmak istenenler. -Bunlar içinde kafirler de bulunabilir.- (Kaynak: Abdurrahman El Cezi-ri, Kitab'ul-Fikh Ale'l Mezahibi'l-Erbaa, c.l, sf. 625).

Görülüyor ki Islami güçlendirmek için kimlerin güç ve destek sağlayabileceklerine inanılıyorsa, onlara "rüşvet" kapısı açık tutulmuş­tu. Toplumda güçlü olacakları görülen kimseler, gerek ganimetlerden, gerek zekat mallarından fazlasıyla yararlandınlmışlardı.

76

 

Peygamberin, Islami güçlendirmek gerekçesiyle, kimi insanları kazanmak için başvurduğu örtülü ödenek, ganimet mal ve develeri, hurmalıklar, araziler, zekattı.

2000'e Doğru

22 Kasım 1987, Yıl 1, Sayı 48

 

77

KUR'ANTN ORİJİNALLERİ YAKILDIĞI İÇİN ŞİMDİ YOK

Kur'an'm ilk orijinali: Küçük taşlar, deri, ağaç parçası kemik gibi çeşitli nesnelere yazılıydı. Yakıldı.

Kur'an'ın ikinci orijinali: Ebubekir döneminde yapılan derleme. Yakıldı.

Kur'an'ın üçüncü orijinali: Osman döneminde oluşturulan "yaz­malar". Bunlar da dünyanın hiçbir yanında yok.

inceleme ve aktarmalarda görülen o ki: Muhammed'in "vahy katiplerine yazdırdığı" bildirilen "Kur'an"ın ne "aynı", ne de "tümü" eldeki Kur'an'da.

Halife Mervan kendi gerekçesini şöyle açılar; "Onda yazılı olan­lar, Osman tarafından yazdırılan mushaflara geçmiştir. Artık.ona ger

Emevi Halifesi Mervan İbni Hakem, orijinal nüshayı Hafsa'nın sandığın­dan alıp yaktırıyor. (Dr. Suphi e's-Salih, Mebahis fi ulûm-il Kur'an s.83)."

78

rek kalmamıştır. Yakılıp yokedilmeseydi, zamanla kuşku­lara yol açılabilir, ondan alı­narak yazılan mushaflar çev­ resindeki     kuşkularıönlenmeyebilirdi. Bundan korktum, o nedenle yaktır­ (Kaynak: îb Ebi Da-vud,Leiden 1937, yay., s. 243-Suphi e's-Salih Mebahis
Fi ulûm-il Kur'an).

Kur'an nasıl derlendi?

Kur'an ayetleri bugünkü biçimiyle yazılıp bir araya ge­tirilmiş değildi. Hadislerde peygambere vahy olan ayet­ler çeşitli nesneler üzerinde yazılıydı; hepsi de dağınık durumdaydı. Ayetler "Lihaf" (küçük taşlar), "Rıka" (deri, ağaç yaprağı, bir çeşit kağıt), "Ektaf" (deve; ve koyun ke­mikleri), "Üsub" (ağaç parça­sı) gibi nesnelere yazılmıştı.

Celalettin Suyuti El itkan fi ülûm-il Kur'anMısır,1978, Dördüncü baskı.

"Yitip gitmesin" diye tü­münü bir araya getirme çaba­sına ilk kez Halife Ebubekir döneminde gerek duyuldu ve bu çabalar gerçekleştirildi.

Bir aktarma da "bunların tümünün peygamberin evinde, bir ara­da bulunduğu ve dağınıkken bir araya getirip, içinden eksilen olmasın

 

79

 

Muhammed öldüğü zaman Kur'an'ı bütünüyle ezberlemiş olan dört kişi vardı. (Buharı, e's-Sahih, Kitabu Menjüabi'l-Ensâr/17, s.229

diye ortasından iple bağlanmış olduğu" da açıklanır.

Buhari'nin yer verdiği bir hadise göre; "Dinden dönüş ("ridde") olayları ve bu olaylar nedeniyle savaş hali vardı. Kur'an'ı ezber etmiş kişilerin bir bölüğü ölmüştü, ölenlerin sayısı artabilirdi, bunların tümü ölüp gitmeden KuPan'ın orada burada yazılı ayetleri derlenmeli, tümü bir kitap durumuna getirilmeliydi. Hattaboğlu Ömer durumu ve konu­nun önemini Halife Ebubekir'e anlattı. Ayetlerin derlenmesini önerdi. Halife başlangıçta pek doğru bulmamıştı bu görüşü.

"Peygamberin yapmadığı şeyi yapmak nasıl doğru olabilirdi?" diye düşünüyordu. Ömer direndi ve önerisini kabul ettirdi. îşin ger­çekleşmesi için de Zeyd İbn Sabite görev verildi. Zeyd "Ebubekir ba­na: 'Sen akıllı bir gençsin. Peygambere vahy de yazdığın için senin ba­şaracağına güveniyorum. Araştır ve topla Kur'an ayetlerini!' dedi. Tanrıya ant içerek söylerim ki, dağlardan bir dağı yükleyip taşımayı önerseydi, buyurup verdiği görev kadar bana ağır gelmeyecekti. Yani Kur'an'ı derlemek kadar" diyor, ama sonunda görevi kabul ettiğini söylüyor ve işi nasıl yaptığını şöyle dile getiriyor        '

"Kur'an (ayetlerini) derlemeye koyuldum. Hurma dallarından,

80

küçük taşlardan ve kişilerin ezberlerinden izleyip derledim. îşin so­nunda, Tevbe (Beraet) suresinin sonunu, Ebu Huzeymetul -Ensari'de buldum. Ki, başkasında da bulamamıştım bu parçayı". Zeyd, bu par­çanın Tevbe Suresinin sonundaki ayetleri (128 ve 129. ayetleri) oluş­turduğunu açıklıyordu.

Böylece Zeyd, Kur'an ayetlerini derleme işini yaparken iki kay­nağa başvurmaktaydı: Ayetlerin yazılı bulunduğu nesneler (ağaçlar, taşlar...) ve ezber bilenlerin bellekleri.

Ebubekir döneminde yazılan Kur'an için başvurulan ezbercilerin -başka deyişle hafızların sayısı Müslümanlar arasında tartışmalıdır. O döneme ilişkin önemli kaynaklardan Buhari'nin "e's-Sahihi"nde yer alan üç hadisten anlaşıldığı kadarıyla Kur'an'ın tümünü ezberleyenle­rin en iyimser rakamla 7 kişi olduğu kabul edilebilir. Aynı zamanda Peygamber dönemindeki "hafız"ların, yani Kur'an'ı tümüyle ezberle­miş olanların sayısı pek azdı.

Buhari'nin "e's-Sahih"inde geçen" hadis şöyle: Birinci hadis: Amr Îbnu'1-Ass anlatıyor: Peygamberin "Kur'an'ı dört ki;şiden alın, Abdullah İbn Mes'ud'dan, Salim'den, Muaz'dan ve Übeyy İbn KaVden" dediğini işittim. (Buhari, Fadailu'l-Kur'an 8.)

İkinci hadis: Enes anlatıyor: "Peygamber öldüğünde, dört kişi­den başka Kur'an'ı tümüyle ezberlemiş olan yoktu. Ebu'd-Derdâ, Mu-âz İbn Cebel, Zeyd ibn Sabit ve Ebû Zeyd." (Buhari.)

Üçüncü hadis: Katade'den aktarılıyor: Malik oğlu Enes'e; "Pey­gamber döneminde. Kur'an'ı tümüyle ezberleyenler kimlerdir?" diye sordum. Şu karşılığı verdi:

'Dört kişi. Tümü de Medineli Übeyy İbn Ka'b, Muâz ibn Cebel. Zeyd ibn Sabit ve Ebu Zeyd (Buhari aynı yer, Müslim 2465. hadis.)

Bu hadislerde adlan yazılanları topladığımız zaman Peygamber döneminde Kur'an'ı tümüyle ezberlemiş olanların sayısı, yediydi de­mek gerekiyor.

ibn Mesud (birinci hadiste), Salim (birinci hadiste) Muâz ibn Cebeİ (birinci, ikinci, üçüncü hadiste.)

İslam dinbilirleri bu hadislerdeki açıklamaların "dinsizlerin işine yaradığTnı ileri sürerler. Suyuti, El İtkan, Mısır 1978, c. 1, s. 94, satır13.)

 

81

 

ti îtkan'da daha başkalannn da 'Kur'an'ı ezberlemiş olduklan ad-lanyla açıklanıyor. Ama aktarmayı yapan, bu adlan sayılanlardan ki­milerinin, Kur'an'm tümünü ezberleme işini Peygamberin ölümünden sonra bitirdiklerini açıklamaktadır. (El îtkan, 95-96.)

Zeyd îbn Sabit, herhangi bir parçayı Kur'an'a geçirmek için 'iki tanık' koşulu koymuştu. Ancak bir tanıkla Kur'an'ı alma gereği duydu­ğu ve geçirdiği parçalar da vardı, örneğin, Ube Huzeyme'de bulduğu ve Tevbe Suresinin son iki ayetini oluşturan parça böyleydi.

Kur'an'ı derleme ve yazma işi bir yıl sürer. Bu işe girişildiğinde Ömer'le Zeyd, mesicidin kapısında oturmuşlar, 'Herkesin peygamber­den ayet olarak elde ettiği ne varsa getirmesini' istemişlerdi.

Başarılan iş kaynaklarda şöyle tanımlanır: 'Kur'an ayetlerinin, su­relerinin bulunduğu iki kapaklı bir kitap.'

Zeyd, 'Derlenip yazılan sayfalar, ölene dek Ebubekir'in yanında kaldı, sonra (halife) Ömer'in yanında bulundu. Yaşamı boyunca O da ölünce, kızı Hafsa'ya verildi.

Kur'an ikinci kez derleniyor

Buhari'de yer alan bir hadis şöyle; Ermeniyye ve Azerbeycan' ı ele geçirmek için savaşılıyordu. Huzeyfe, lbnu'l-Yemân, Halife Os­man'a geldi. Müslümanların okuduklan Kur'an'lardaki birbirini tut-mazlıktan yakındı, "Emîre'l-Mü'minin! Bu ümmet, kendisinden önceki Yahudiler ve Hıristiyanlann içine düştükleri birbirini tutmazlıklar gibi bir duruma düştü! "Bunun üzerine Osman, Hafsa'ya adam gönderdi, başka Kur'an nüshalan yazıp almak için kendisinde bulunan 'sayfalar'ı (yani Ebubekir döneminde oluşturulmuş olan kitabı/ göndermesini is­tedi, "îş bitince, geri sana gönderirim" dedi. Hafsa da gönderdi o say­falan Osman'a. Osman, hemen Zeyd îbn Sabit'e Abdullah îbn Züyeb-re, Sa'd Îbnu'1-Âs'a ve Hişam  oğlu Haris oğlu Abdurrahman'a

82

 

buyruğunu verdi. Onlar da Hafsa'dan getirilenden alıp Kur'an nüshala-nnı oluşturdular. Osman kuruldaki üç kişiye şunu söyledi: "(Medine-li) olan Zeyd'le, Kufan'dan herhangi bir kesimde ters düştüğünüz za­man, tartışma konusu olan parçayı Kureyş diliyle yazın. Çünkü Kur'an yalnızca Kureyş diliyle inmiştir."

Onlar da buyruğu yerine getirdiler. Sonunda (esas) sayfalardan Kur'an nüshalan oluşturup işi bitince: Osman söz konusu sayfalan (Hafsa'dan getirileni) geri gönderdi. Alman nüshalann da her bir kesi­me gönderilmesini buyurdu. Ve bunlann dışında kalan her bir Kur'an sayfasını ya da Mushafı buyurup yakardı. (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Ki-tabuFedâili'l-Kur'an/3.)

Buhari'nin hadisinde anlatılan çabalardan ve 'Kureyşli olanlarla olmayanlar arasında belirecek anlaşmazlığın çözüm biçiminden anla­şıldığına göre, Kur'an nüshalannı ortaya çıkarırken, Hafsa'daki Mus-haftan aynen kopya etmek söz konusu değildi.

ileri sürülegelen "aynen kopye edildiği" ileri sürülürken neden kopye edildiğine de "ağız (şive) farklanndan dolayı" diye gerekçe gösterilir. Ancak Dr. Suphi e's-Sâlih, Mebâhis Fi Ulumil-Kur'an (Beyrut 1979) adlı eserininin 80, 84, 85, sayfalannda bu gerekçenin inandıncı olmadığını belirtiyor. Dr. Suphi'ye göre, o zaman, aynı met­ni, aynı sözcükleri değişik okunacak nitelikte yazıp yansıtabilmek için gerekli işaret ve noktalama yoktu. Ö zamanki yazı, harflerinin dışında işaretsiz harfler de noktasızdı. Kısacası Halife Ebubekir döneminde oluşturulan "Mushaf', istenseydi bile, çeşitli kabile ağızlannı (şivele­ri) içerir nitelikte yazılmış olamazdı.

Durum böyle olunca şu sorular karşılıksız kalıyor: Ebubekir dö­neminde hazırlanan ve Hafsa'dan alınarak getirilen "Mushaf'la, Os­man döneminde meydana getirilen "nüshalar, mushaflar" arasındaki fark neydi? Yeni çalışmayla gerçekleştirilen nedir?

Yukanda anlamı sunulan hadiste bu açıklanmamakta. Ancak, ha­disin devamı niteliğindeki bir açıklamada, yapılan işin yalnızca "bir temel nüshadan alınıp başka mushaflara aktarma" olmadığını anlatır niteliktedir.

Dörtlü kurulda yer alan Zeyd îbn Sabit, şöyle diyor: "Mushaf oluşturma işini yaparken, Ahzâb Suresinin sonundan bir ayet yitirdim

 

 

83

 

Islamiyetin ilk yıllarında Arapça yazıda şimdiki gibi birtakım işaret ve noktalar yoktu.

('fakattu'). Ki, Peygamberin onu Kur'an'dan bir parça olarak okuduğu­nu işitip tanık olmuştum. Aradık bu ayeti. Ve Sabit oğlu Huzeyme el Ensâri'de bulduk: (Azhab suresine (23. ayet) ekledik o mushaf da." (ît-kan, Mısır, 1978, C.!, s. 79.)

Birinci derlemenin yakılmasındaki amaç:

Ölümüne değin sandığında saklayan ve alınıp yakılmasını önle­yen Hafsa'ydı. Bu koruyucu ölünce, Kur'an'ın Tann'sı "Kuşkusuz Zikr'i (Kur'an'ı) biz indirdik; kuşkusuz koruyucuları da yine biziz." (Hicr, ayet: 9.) dese de koruyucusu kalmamıştı. Mervan İbn Hakem "sandık"tan aldırtıp getirmiş ve yaktırmıştı. Mervan'ın bu ilk derleme-

84

yi yaktırmasındaki gerekçesini, kendisi şöyle açıklıyor: "Bunu yap­tım, çünkü: Onda yazılı olanlar, resmi (îmam) Mushaf a yazılıp geçi­rilmiş ve korunmuştur. Korktum ki aradan uzun zaman geçtiğinde,

 

Eldeki Kur'an'la Muhammed dönemindekinin aynı olmadığına Ibni Ömer'in tanıklığı ve ötekiler.

85

 

kuşkucu kimseler bu (resmi) Mushaf hakkında kuşkuya düşerler." (Bkz. Dr. Subhi e's-Sâlih, Mebâhis fi Ulûmi'l-Kur'an, s. 83. Dayandığı kaynak: İbn Ebî Dâvûd ,. Kitabu'l-Mesâhif, s.24.) Oysa asıl "kuş-

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kur'an'dan eksilmeler ve Kur'an'a eklemeler olduğunun bir çeşit itirafı

86

 

kulara yol açan, esas alınmış olduğu belirtilen ilk derlemenin yakıl­ması olmuştur. Çünkü ilk derlemeyle sonraki (Osman döneminde oluşturulan ve imam adı verilen) "Mushaf' arasında fark olmasaydı il­kini yakma yoluna gidilir miydi? İlk derlemede bulunmayan ekleme­ler ya da Kur'an'dan çıkarmalar yapılmamış olsaydı neden korkutmuş­tu?

Muhammed dönemindekiyle bugünkü Kur'an aynı değil:

Burada çok önemli bir tanıklığa başvuralım:

îbn Ömer diyor ki:

"Hiçbiriniz, Kur'an'ın tümünü aldım (elimde bulunduruyorum) demesin. Bilemez ki Kur'an'ın çoğu yokolup gitmiştir. "Ne kadar orta­da varsa o kadarını elimde tutuyorum' desin yalnızca." (Süyûö, el tt-kân, 2/32.)

Bu tanıklık, bugün elimizdeki Kur'anla Muhammed'in "vahy kâ-tipleri"ne yazdırdığı bildirilen Kur'an'ın aynı olmadığı çok açık biçim­de anlatmıyor mu? Kaldı ki Ibn Ömer, Osman dönemindeki derleme­den sonra bu sözü söylemiştir. Yani Osman döneminde oluşturulan "Mushaf'ın orijinali de yok. O el yazması, dünyanın hiçbir yerinde bulunmuyor. İleride konuya yine dönülecek.

Temel kaynaklarda sözü edilen, ama bugün bulunmayan "deği­şik mushaflar" da ayrıca üzerinde durulmaya değer nitelikte. Suyu-tî'nin el îtkan'ında, Buhari'nin eserlerinde bazı önemli mushaflardan ve bu mushaflann içindeki surelerin listelerinden söz edilir. Örneğin, Muhammed'in en yakınlarından biri bilinen ve Peygamberin, Kur'an için ezberine başvurulacak dört kişiden biri olarak belirttiği Ibn Me-sud'un mushafı, yine Muhammed'in danışılması gereken dört kişiden biri olarak söz ettiği Übeyy Ibn Ka"b'ın mushafı, Abdullah Ibn Ab-bas'ın mushafı, Muhammed'in karısı Aişe'nin mushafı, Ali'nin musha­fı bunların başlıcalan.

Ayrıca bugün Alevilerin, Ali'nin mushafı olarak sözünü ettikleri bir mushaf ve Hindistan'da saklanan ayrı bir mushaf daha var.

Suyuti'in ve Buhari'nin kitaplarında belirtilen mushaflardan hiç-

87

 

biri günümüze gelememiş. Ancak bunların içerik listeleri yazılmıştır. Ayrıca bazı din kitaplarında, bunlarda bulunduğu söylenen ayet ve su­relerden parçalar günümüze kadar gelmiştir. Eldeki resmi nüshadan içerik yönünden farklı oldukları bu listelere bakınca hemen anlaşılı­yor. Örneğin, İbn Mesud'un "Mushaf'ında Fatiha Suresi gibi çok te­mel bir sure yok. Felak ve Nâs sureleri de, Ali'nin surelerinin sırası bugünküne uymuyor. Suyuti, kitabında, Bakara Suresinin Ahzab Süre­siyle aynı uzunlukta olduğunu aktarıyor. (Bkz. Süyûtî, el Itkân, 2/32.) Oysa bugün eldeki resmi Kur'an'da Bakara: 286 ayetken, Ahzâb yal­nızca: 73 ayettir.

Üçüncü halife Osman döneminde bir heyet tarafından yeniden derlenip yazılan Kur'an'lann kaç adet olduğu ve şu anda nerede bulun­dukları da tartışmalıdır.

Kimilerine göre dört, kimisine göre beş ya da yedi adet yazılmış­tır. Dörttür diyenlere göre, Osman bir nüshasını kendisine alıkoymuş, diğerlerini Kûfe'ye, Basra'ya, ve Şam'a göndermiştir. Mekke'ye, Ye-men'e ve Bahreyn'e gönderilenlerden de söz ediliyor.

Kimi kitaplardaki bilgilere göre, bu nüshalardan kopya edilip ço­ğaltılmasına izin verilmiş, kimi kişiler kendileri için "mushaf 'lar mey­dana getirmişlerdir. Ancak, o zaman bu mushaflarda bulunduğu söyle­nen ve örnekler aktarılan bazı Kur'an parçalarının resmi Kur'an'da bulunmamasına ne demeli?

Bazı İslam kaynaklarında, Osman döneminde çoğaltılan nüshala­rın bir kısmının bugün elde bulunduğu iddia edilir. Örneğin bir kopya­nın Taşkent'te olduğundan söz eden çok sayıda kitap vardır. Yine bazı îslami Türk kaynaklarında Topkapı Müzesi'ndeki Kur'an'ın da Osman zamanından kaldığı söylenir.

Konunun araştırmacılarından Prof.Dr. Suphi e's-Salih, kitabında, "Peki, Osman döneminde hazırlanmış resmi nüsha şimdi nerededir?" sorusunu ortaya atar ve doyurucu bir cevap bulamadığını açıklar. Ka­hire Kütüphanesinde olduğu söylenen nüshanın Osman döneminden kalmış olamayacağını belirtir. Çünkü bu kitapta birtakım işaret ve noktalar vardır, böyle işaret ve noktaların Islamiyetin ilk yıllarında bu­lunmadığı bilinmektedir.

Müslümanların kutsal kitabının resmi nüshasının her yerde aynı

 

88

 

olduğu doğrudur. Ancak, bugün islam dünyasında bilinen ve elde bu­lunan Kur'an, Peygamberin "vahy kâtiplerine yazdırdığı" söylenen Kur'an'ın aynı değil. Kaynaklar, bunu ortaya koyuyor.

2000'e Doğru

23 Mayıs 1988, Yıl 2, Sayı 23

Yararlanılan Îslami Kaynaklar:

Buhaıî EVSahih (Arapça); KİUbu-1 Fedail-M Kur'an Menakıbu'l Ensar.

Sahihi Buhari Mustesan. Tecridi Sarih Tercümesi.

Dr. Suphi E's-Salih: İslam dünyasında son yüzyılın ileri gelen ve birçok eserleri olan araştırmacı. Mebahls fi ulûm-ll Kur'an adlı eseri.

Celalettin Suyutî: Kur'an yorumcusu. Hadis urnıam olarak İslam dünyasında en güvenüir din bilirlerinden birisi.EI İtkan Fİ ulûmMKur'an adlı eseri.

Müslim E's-Sahih (Arapça)

Ebu Davud.

 

89

 

İSLAMCILARIN PEHLİVANI YOK

Eski müftülerden Turan Dursun, "Şeytan ayetleri olayını tartış­maya hazırım" dedi. 2000'e Doğru onbeş gündür Turan Dursun ile ay­nı masaya oturup konuyu tartışacak bir islamcı düşünür anyor. Çalma­dığımız kapı kalmadı. Diyanet Işleri'ne başvurduk. Ankara ve istanbul ilahiyat fakültelerini, islamcı basın organlanm, tek tek islamcı fikir adamlarını aradık. Hiçbiri tartışmayı kabul etmedi.

Konu, Isjamın yüzyıllardır tartıştığı bir konuydu. Problem, önce­likle Islamın problemi. Kaynaklar, Kuran ve hadisler dahil, Islamm te­mel kaynaklarıydı. Ancak islamcılar konuyu tartışabilecek bir pehli­van çıkaramıyorlardı. "Şeytan Ayetleri" üzerine çeşitli yazılar yazılıyor, hatta Hüseyin Hatemi bir kitap yayımlıyordu. Ama masanın üzerine hadis kitaplarını, Islamm en güvenilir düşünürlerinin eserlerini koyarak yapılacak bir tartışmada yoklardı.

2000'e Doğru'rmn daha önce islam kaynaklan üzerine yaptığı ya­yımlardan sonra birçok islamcı fikir adamı, "Bu konuyu bize niçin sormadınız, bizim görüşümüzü niçin almadınız?" diye serzenişte bu­lunmuşlardı, işte şimdi kendilerini konuyu islam kaynaklannın ışığın­da konuşmaya davet ediyorduk. Üstelik Şeytan Ayetleri'nin varlığını kanıtlayanlar, Islamm karşıtlan değil, Islamın en itibarlı alimleridir.

Bu durumda 2000'e Doğru, konuyu Turan Dursun ile görüştü. Ama islamcı çevrelerden fikir meydanına çıkacak bir pehlivan arama­ya devam edeceğiz, islamcılara burada bir kez daha aynı çağnda bulu­nuyoruz.

2000'e Doğru, "Şeytan Ayetleri"ne daha önceki yayımlarında ol­duğu gibi, bir tarihsel gerçeğin aydınlanması açısından bakıyor. Sal­man Rüşdi'nin konuyu tarih gerçeklerin ötesinde inanç sahiplerinin tepkilerine yol açan fantazilerle ele alması, sağlıklı tartışmaya zarar veriyor. Biz, hem bilimsel kanılara, hem de dinsel inançlara saygılıyız. Düşün konulanna şiddetin sokulmasını kınıyoruz. Gönüllerin incitil­mesine karşıyız. Öte yandan, gerçeğin tartışılmasına hiç kimse yasak getiremez.

90

 

- Mekke'de bir putataparlık dönemi var. Bu "Şeytan Ayetleri" çok tanrıdan tek tanrıya geçişteki bir ara aşamayla mı ilgili?

- Tek tann aşamasmın Muhammed'le başladığını sanıyorlar. Hiç ilgisi yok. Çünkü tarihin hiçbir döneminde çoktanncılık ya da tektan-ncılık olmamıştır. Tektanncılık dedikleri dönemde, çoktanncılık var­dır, çoktanncılık dedikleri dönemde tektanncılık vardır. Kuran bunu kendisi açıklıyor. Muhammed, o 'putatapar' denilen kimselere soru­yor: "Siz niye tapıyorsunuz? Siz biliyorsunuz gözü görmez, bir şeye yaramaz, canlılıklan olmayan şeylere nasıl tapabilirsiniz?" Onlar da, "Sen biliyorsun ki, biz bunlara tapmıyoruz. Tapacak kadar akılsız kimseler değiliz" diyorlar. Aslında Muhammed de biliyor böyle oldu­ğunu. Ama iş polemik çerçevesinde kalıyor. Diyorlar ki, "Yukar-nbûnâ illallahi zulfâ" Kuran bunu açık açık söylüyor. "Biz", diyorlar, "Allah'a yaklaştırsınlar diye bu put denilen şeylerin simgelediklerini

-

SIRETUIBN ISHAK.FIKRA 219. Olayı anlatan hadislerden

91

aracı yapıyoruz." Diyelim ki şu heykel. Bu heykelin simgelediği bir varlık var. Nasıl Allah, görünmez bir varlık olarak inanılıyor, o, put denilen heykellerin, heykelciklerin de simgeledikleri varlıklar var. Bu varlıklar ikinci dereceden varlıklardır. Bunlar, Allah'a insanları yak­laştırmak için aracıdırlar. Çünkü Allah o denli büyüktür ki, aracı ol­madan ona yaklaşılmaz, ancak simgelerin simgeledikleri varlıkların aracılığıyla biz O'na yaklaşmaya çalışıyoruz". "Çoktanncıhk" denenle "tektanrıcılık" denen arasında ad değişmeleri olmuştur yalnızca. Bu dönemde de yine. simgeler arasında da en başta olanlar vardır. Nasıl Islamda, Yahudilikte, Hıristiyanlıkta baş melekler vardır: Cebrail, Mi-kail, İsrail, Azrail gibi... Putların da -yanlış olarak put denilen simge­lerin- simgeledikleri varlıklar içinde en önde, en gözde olanları vardır.

- Bir hiyerarşi var...

- Tabii tabii. İşte bunların arasında en başta olanlardan üç tane tanrıça, Şeytan Ayetleri nedeniyle gündemde olan tanrıçalardır. Lât, Uzza, Menat... Sözcüklerine dikkat ettiğinizde gerçek daha iyi ortaya çıkar. Şimdi Lat, Allah sözcüğünün dişilidir.

-Tanrıça yani.

- Evet. Allah, eril bir sözcüktür. Fransızcada "masculin" deniyor ya. Lat ise, "feminin"dir. Nasıl Emin ve Emine vardır. Emin'in Emi-ne'sidir Lât. Sonra Allah'ın sıfatları var. 99 sıfatı. Bunlardan birisi de Eaz.

- Azizden mi geliyor?

- Aziz, değerli; Eaz, en değerli, en güçlü anlamında. O da erildir, onun da dişili Uzza.

- En değerli oluyor.

- En değerli, en güçlü. İşte bu tanrıçalar, tanrının ve niteliklerinin dişili oldukları için bunlara yaklaşmak tanrıya yaklaşmak sayıldığı için aslında Muhammed bunlara pek fazla karşı değildi.

-Başlangıçta...

- Başlangıçta bunlara karşı değildi. Karşı olamazdı. Hatta Mu-hammed'in putlara taptığı dönem vardır. Çünkü "tektanrıcılık" denen dönemi o dönemden ayırmak mümkün değildir.

- Zaten peygamberlik, resullük gelmesi daha sonraki bir aşama­da.

- Dikkat etmek gerekir ki, Peygamberler de bir aracıdır. Nasıl

92

SUYÛTİ'NIN TEFSlRINDEN.(Celaleyn, cilt I sil)

putlar, onların simgeledikleri varlıklar birer aracı sayılır. Allah'a; Pey­gamber de bir aracıdır. Esasen Arap dünyasında da şairlerin tanrıyla ilişkileri olduğu kabul edilirdi ve her bir şairin de bir cini olduğu... Hani ilham perisi derler ya? Oradan kalma. Muhammed'in de bir cini olmuştur. Muhammed'in de cini Cebrail olmuştur. Cin denmemiştir de melek denmiştir.

- Hz. Muhammed'in o şair geleneğinin bir temsilcisi olduğu söy­lenebilir mi?

- Tabii tabii. Bu olayda da olduğu gibi, ortaya çıkıyor. Bu Şeytan Ayetlerine, konu olan sözler aynen şöyledir; şiirsel olarak: E'lâle veıl-Uzza ve Menatrıs-saliseteLuhrâ / Tilke ğarâniku'l Ulâ. / Ve inne le şe-fâatehunne le Turca. Yani: "Lât ve Uzza ve bir üçüncüsü olan Memat

- Bunlar yüce turnalardır. (Kuğular) ve bunların şefaati kesinlikle umulur."

93

Şimdi bu sözler, Necm suresinin sözlerine, ayetlerine şiirsel ola­rak da çok uygundur. Aynı uyaktadır, aynı kalıptadır. Bunlar Arabis­tan'da Muhammed döneminde de, Muhammed döneminden önce de şiir olarak zaten biliniyordu. Bu Şeytan Ayetleri biliniyordu. Muham-med'in yaptığı şu olmuştur: Necm suresinde o sözleri ayet diye oku­muştu.

-Yılı belli mi?

-Kimse bir tarih koyamıyor, ilk, Mekke dönemindeydi. O zaman bu Necm suresini okurken, o aynı uyaktaki sözler Muhammed'in dili­ne kendiliğinden gelmişti. Amaçlı olarak da yerleştirmişti Muham­med. Çünkü iki yönden yaran vardı. Birincisi, o puta tapanlarla mü-maşaat yapmış olacaktı. Yani onlarla aynı noktada yürümüş olacaktı bir süre.

-Bir ittifak oluyordu ya da uzlaşma...

-

BUHARI E'S-SAHIH KlTABU SÜCÛDI'L-KUR'AN. "Peygamber,Necm Suresini okuduğunda Müslüman, putatapar herkes birlikte secde eümişti."

94

- Tabii, uzlaşma olacaktı onlarla, ikincisi, bunu söylerken Mu­hammed, ayet kalıplannda söylediği için ayet olarak tanınması müm­kün olabilecekti. Ondan sonra dönüşü de kolay olabilecekti. Nitekim sonraki sözleriyle öyle demeye getirdi. "Bak, ayet kalıplannda. Ben nereden bileceğim bunun Şeytan tarafından uydurulduğunu. Şeytan, Cebrail kılığına girdi, benim önüme geldi. Bana bunlan söyledi. Kalıp da aynı olduğu için sesimi çıkarmadım." Öte yandan onlar da Tannça-lan görünce, daha doğrusu bu tanrıça öven sözlerin ayet olarak okun­duğunu görünce Muhammed'in 'Hadi birlikte secde edelim' sözüne karşı çıkmadılar.

- Orada bir uzlaşma oldu yani.

- Eğer, başka kalıplar içerisinde olsaydı onlar o hileyi kavraya­caklardı. Hile, Arapçada çare demektir. Bu metodu kullandı. Metod yararlı da oldu. Çünkü bir hoşgörü ortamı doğdu. Hatta Habeşistan'a göçmüş olan Müslümanlara kadar yayıldı da -bütün tarihçiler kabul ederler. Habeşistan'da Müslümanlar, Mekkeliler tümden Müslüman oldu diye dönüş yaptılar. Yani öylesine bir özgürlük ortamı doğdu. O arada da daha başka yerlerde ittifaklar kurulabildi. Putataparlarla bir­likte olma gereksinimi kalmadı. O zaman dedi ki "Cebrail geldi, bana böyle söyledi. Sen burada yanılmışsın. Allah'ın göndermediği ayetleri sen ayet olarak sunmuşsun. Bu yanlış."

- Salman Rüşdi ile başlamıyor değil mi bu tartışma?

- Şimdi bütün bu tartışmalara Salman Rüşdi'nin kitabı yol açü gi­bi gözüküyor. Oysa o sadece bir simgedir. Salman Rüşdi'den önce de olayın yankılan var. Mesela, Ahmet Hamdi Akseki'nin bu olay üzeri­ne bazı fikirleri varda... 19. yy.'da da üzerinde çok durulan bir olaydı bu. Batı'nın Doğu bilimcileri, Kuran'ın tannsal bir kitap olmadığını kanıtlama çabası içinde bunu da söylemişlerdir. Bunun karşısında, İs­lam aleminden hemen reddiyeler yazıldı. Bu neden böyle? Tarihin hangi döneminde olursa olsun, İslam polemikçileri, hep bıuyolu izle­mişlerdir. En açık şeylere bile reddiyeler yazmışlardır. Hatta doğubi-limciler, islam polemikçilerinin reddiyeleri üzerine kitap bile yazmış­lardır.

- Bir yandan da diyorsunuz ki, 15. yy'da yaşayan Celaluddin Süyûti inkâr etmiyor.

- O reddiyecilerden değil. Celaluddin Süyûti olsun, Ibn Hacer el

 


Askalani olsun, reddiyecilerden değil. Aslında reddiyeciler, İslam otoritesinden sayılan kimseler değildir. Çok alim kabul edil­mezler, Ahmet Hamdi Akseki de çok alim bir kişi değildir. Bunları gerçek ilgilendirmiyor. Sadece şeriatla, şeriat siyasetiyle ilgile­nirler. Nerede İslama zararı do­kunur dedikleri şey varsa, hepsi­ni, ne olursa olsun, aslı olsa bile red etme yoluna gitmişlerdir. Bu çabayı Türkiye'de en başta Ah­met Hamdi Akseki üstlenmiştir. Yani her ülkede bir Akseki bu­lunmuştur ve Şeytan Ayetleri'ne reddiyeler yazılmıştır.

Çok önemli İslam alimle­rinden öğrendiğimiz konuyu Tür­kiye'de de İslamcı düşünürlere götürdük ve tartışalım dedik. Böyle bir tartışmaya çıkmadılar. Bu konuda ne diyorsunuz?

Tartışmaya çıkmamaları, ilginç. Benim adımdan söz et­mişsiniz. Benimle onların bir araya gelip tartışmaları benim yönümden mümkün, ama onların yönünden mümkün olmuyor. Ya-

ni onlar dişlerine göre bir kimse seçerler. Bu olayı benimle tartıştıkları zaman reddedemeyecekler. Çünkü ben onlara siz hangi yönden inkâr ediyorsunuz diyeceğim. Gelin tartışalım, bakalım var mı, yok mu? is­lam otoritelerinin eserlerini ortaya koyacağım. Kaynaklan ortaya ko­yacağım. Dinsizler uydurmuştur deniyor. Haydi buyurun bakalım bun­ların hangisi dinsiz? Buhari mi dinsiz? Ki hadisin bir bölümünü Buhari de koymuştur kitabına. îbni Hacer el Askalini mi dinsiz,

SUYÛTÎNİN LÜBAB-ÜL KULÜP ADLI KİTABINDAN "IbnHacer: Hadis doğrudur. Hadisin aslı yok diyenlerin sözünün hiçbir önemi yok."

96

Süyûti mi dinsiz? Sonra bu ayetleri tefsirlerine koyan, sayısız îslam müfessiri, bunlar mı dinsiz? Bırakın dinsizliği gelin şimdi sizinle ha­dis tenkidi yoluna gidelim. Hadisin sağlamlığı içia ölçüler nelerdir? Çürüklüğü için ölçüler nelerdir? îslam otoriteleri neler söylemiştir, sağlamlık ve çürüklük yönünden? Bunları rotaya koyalım, soğukkanlı olraak tartışalım. E, buna giremezler çünkü girdikleri zaman bakacak­lar bu hadis sağlamdır. Yani olay sağlamdır.

- Siz biraz bize İslam kaynakları konusundaki uzmanlığınızı, ha­yatınızı kısaca anlatır mısınız? Sanıyorum müftülük yaptınız.

- Yıllarca müftülük yaptım, çok uzun süre. Müftülükten ayrıl­dım, TRTye geçtim. TRT'de prodüktör olarak çalıştım. Sonra TRTden emekli oldum.

- Yabancı dil biliyor musunuz?

- Yazık ki bildiğim yalnızca Arapçadır. Ama klasik Arapçayı bi­liyorum ve sanıyorum klasik Arapçayı kendi dilimi bildiğim kadar, hatta daha da iyi bildiğimi söyleyebilirim.

- Klasik Arapçadan kastınız Kur'an'an zamanındaki... 6. yüzyılda başlayıp...

- Daha öncelere dayanır. Klasik Arapça, Füsha Sahih Arapça de­niliyor ki, asıl Arapça, bozulmamış Arapça. O bozulmamış Arapçayı çok iyi bildiğimi söyleyebilirim. Bugünkü Arapçayı da bilirim, ama o ölçüde değil. Arapçayı bilmemin önemi şurada, îslam kaynakları o Arapçayla yazılıdır. Hem Kur'an, hem hadis tüm islam kaynaklarında. Ayrıca benim uzmanlık alanım var. Örneğin, fıkıhçıyım ben, yani İs­lam hukukçusuyum. Kelamcıyım, islam kelamcısıyım. O da ayrı bir daldır. Hadis bilimcisiyim, yani bir hadis nasıl çürük olur, nasıl sağ­lam olur. Usulü hadisten bilinir; Usulü hadisçiyim. îslamın bu dalları­nı sadece meslek olarak da değil, özel çabalarımla da öğrenmeye çalı­şırım. Yani beni bu alanda, karşımda olanlar da yanımda olanlar da uzman olarak görürler. Ayrıca doğubilimciyim. Ben şimdi kendimden sıkılıyorum anlatmaktan. Bu arada tüm dinleri kutsal kitaplarını karşı­laştırdım. Bir din etnologuyum.

- İslam alimleri bunu tartışabilseydi, biz 15. yüzyıldan daha mı gerilere düşeceğiz?

- Acı olan bu. O kadar politize ettiler ki îslamı, tartışılamaz duru­ma getirdiler. Amaç da o. Zaten terör, şeriat terörü burada kendini

97

gösteriyor. Korkutacak, ses çıkarılmayacak, onunla konular kapatıla­cak.

- Sayın İlhan Arsel'e de 'katli vaciptir' diye Almanya'dan fetva çı­kardılar. Bunu nasıl karşılıyorsunuz? O da nihayet islam kaynaklarını inceliyor değil mi?

- Evet- Ben ilhan Arsel için şunu söylerim: Arsel'in yazdığı ki­taplar hangisi olursa olsun, çağımızın kitaplarıdır. Teokratik Devlet Düzeninden Demokratik Devlet Düzenine adlı kitabı olsun," Arap Mil­liyetçiliği ve Türkler adlı kitabı olsun, Aydınlar diye bir kitabı var, o olsun Biz Profesörler adlı kitabı olsun ve en son Şeriat ve Kadın adlı kitabı olsun, gerçekten çağımızın kitaplarıdır. Hele bu sonuncu kitabı­nı didik didik okudum. Gerçekten bir ömür ister, öylesine bir kitabı yapıp meydana getirmek için. Cemalettin Kaplan'm fetvasına gelince, ben yakından tanıyorum Kaplan'ı. Arkadaşlığımız da, meslektaşlığı­mız da var. Bir araya gelip konuşmuşluğumuz filan var. Cemalettin Kaplan da Islamın işte o sözünü ettiğim reddiyecilik, siyasal çerçeve­de eriyip gidenler arasında yerini almıştır. O da Islamın ne dediğinden çok, îslamı nasıl ortaya koymak gerektiği ile uğraşan bir kişidir. Ger­çek bir incelemeci değildir. O şeriatı getirmeye çalışıyor. Şeriatı getir­mek için de izlediği yöntem vardır, tşte o yönteme uyuyor. Şimdi o yönteme İlhan Arsel'in kitabı en büyük darbeyi indirdiği için, şeriatçı­lar onu hedef aldılar.

- Cemalettin Kaplan bilgili midir?

- Şimdi doğrusunu söylemek gerekirse, evet bilgisi yoktur dene­mez. Ama bir 'mudakkik', yani bir incelemeci, araştırmacı değildir, bir şeriat politikacısıdır. v

- Peki bilgili olduğuna göre Kaplan da, Suyuti de, Buhari de di­ğer kaynaklarda bunları görmedi mi?

- Kuşkusuz gördü* İlhan Arsel'in kitabının İslam kaynaklarına uygun olduğunu da biliyor. Çok çok yakından biliyor. Ama onu işin siyasal yönü ilgilendiriyor.

- Müslümanlıkta yalancılık olur mu?

- Şeriatın en baş taktiği "harp,hiledir". Yani "savaş hileyle kaza­nılır." Hileyle bunu yürüteceksiniz, ortaya koyacaksınız. Hangi alanda olursa olsun. Onlar şimdi kendilerini bir savaş içinde görüyorlar. O sa­vaşta yalanın her türünü sergilemekte kendilerini yetkili görüyorlar.  

98

Yani mubah görüyorlar. Yol onlar için mubahtır. Bir de şu gerçeği or­taya koymak gerekir. Cemalettin Kaplan şeriatçıdır. Humeyni de şeri­atçıdır. Şeriat acımasızlıktır. Şeriat terörizmdir. Onun için de onlar bu acımasızlığı sergiliyorlar. Yani o da şeriatın hükmünden başka bir şey ortaya koymuyor. Çağdaş insanın kafasını avuçlarının arasına alıp dü­şünmesi gerekir. Demek ki şeriat budur. Yani şeriat egemen olduğu zaman özgürlük diye bir şey olmayacak, demokrasi diye bir şey olma­yacak. Kimileri der ki bırakalım onlar da kendi partilerini kursunlar. Bırakalım onlar da gitsinler sokaklarda miting yapsınlar, şeriatı istiyo­ruz diye. Bunun olması demek teröre de evet diyelim demektir. Yani bırakalım terörizm partisi kurulsun, özgürlük düşmanlığına ilişkin parti kurulsun. Onlar da kendi mitinglerini yapsınlar. Demokrasi, öz­gürlük isteyenler bunların zıttı bir partinin kurulmasını isteyemezler, evet diyemezler. Cemalettin olayı olsun, Humeyni olayı olsun bunu açık seçik ortaya koyacak niteliktedir.

-    Bu konular gündeme getirilince, hemen bir Yahudilik suçlamasıdır gidiyor...

• İslam şeriatının teröre yönelik yanı Yahudilikten kaynaklanır daha çok. Çünkü islam, dünya hükümlerini, "şeriatı" Tevrat'tan almış­tır. Yahudi şeriatından. Bugün İsrail'de görülen kandökücülük ve acı­masızlık da bu şeriattan kaynağını alır. Tevrat'a bir bakarsanız Yeho-va'nın bir savaşçı olarak Yahudilere katıldığını ve Yahudileri kendi dışlarında bulunan toplumları vurmaya, yakmaya, yıkmaya, öldürme­ye kışkırttığını, bu konuda hiç acıma gösterilmemesini istediğini gö­rürsünüz.

- Siyonizme karşı Filistin halkının kurtuluş savaşını nasıl görü­yorsunuz?

- Filistin halkının kurtuluş savaşma gelince, kuşkusuz haklıdır. Başbelası durumundaki "Siyonizme" karşı savaşlarını da anlamamak mümkün değil. Ne var ki, kurtuluş savaşı dine dayalı bir savaş niteli­ğine sokulmamalıdır. "İslam birliği" falan gibi çerçeve içinde yürütül-memelidir savaş. İslam ya da bir başka din ne derse desin Filistin hal­kı din terörüne de girmeden, heveslenmeden kendi davalarının haklılığı doğrultusunda yürümelidirler. Tevrat'ın çeşitli bölümlerinde 1. Samoel, 2. Samoel, tarihler, 1. Krallıklar, 2. Krallıklar ve diğer bö­lümlerinde Filistinlilerle Yahudilerin bitimsiz olan savaşları anlatılır.

99

Kuşkusuz Tevrat'ta anlatılan savaş bir din savaşıdır. Yani dine dayalı­dır. Şimdi çağdaş dünya karşısında Filistinlilerin aynı çerçevede savaş yürütmeleri ne akıllıca olur, ne de çağdaş.

- Türban konusunda ne düşünüyorsunuz?

- Türban aslında siyasal nitelikli bir olaydır. Kuşkusuz şeriattan kaynağını alır. Şeriatçılar türban olayına siyasal nitelik de vererek şe­riat rejimi getirmenin bir provasını yapmışlardır. Bunda devletin izle­diği yanlış politikanın büyük payı vardır. Çünkü 82 Anayasası'nda 24. maddedeki din derslerini zorunlu duruma getiren hüküm zamanla bu sonucu verecekti. Şimdi yaşanan da odur. Yani ekilen biçiliyor. Şeria­tın yaygın duruma gelmesinde bu politika etkili olmuştur. Şimdi tam bir çelişkiye düşülerek türban yasaklanıyor. Ama kafalarının içi türba­nı giymeye hazır bir durumda bırakılıyor. Hatta o yönde eğitim yapılı­yor. Bununla birlikte türbana serbestlik verilsin denemez. Çünkü çağ­daş bir üniversitenin kapısından ayağını atanlar çağdaşlığı kesin olarak kabul etmek zorundalar. Yasakçılıkla nereye varılabilir? Sorusu sorulabilir. Kuşkusuz yalnızca yasakçılıkla çözüm olamaz. Çünkü bu­nun yanında köklü eğitim gereklidir. Ama bu doğrultudaki yasak da şeriata ilişkin yasaklar gibi bence gereklidir, örneğin; trafik yasakları­nı kaldırmak mümkün değil. Ama trafik için ayrıca insanları eğitmek de gereklidir. Kısacası bir yanda yasak konurken, bir yanda da sağlık­lı, köklü eğitimi gerçekleştirmek zorunludur.

- Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

- Şimdi benim burada herkese, özellikle aydınlara bir çağrım var. Şeriat ve Kadın adlı kitap alınıp okunmalı, okutulmalı, yazarlar bu ki­tabı tanıtmalı. Nice kara seslere bunların yarattıkları ya da sürdürdük­leri karanlığa en güzel karşılık bu olacaktır.

Çünkü, şeriat bir felakettir, özgürlükten, demokrasiden, insanlık­tan yana olan herkesin bu felaketi önlemede katkısı bulunmalıdır. Kuşkusuz yasal çerçevede.

2000'e Doğru 19 Mart 1989, Yıl 3, Sayı 12

100

Genç Aleviler Harekatı

<<<< Kitabın Devamı >>>>

1-50 / 51-100 / 101-150 / 151-200 / 201-250 / 251-303

 

 Anasayfa