101. sayfadan 150. sayfaya

AYETLER UYDURMA MI?

Bazı İslamcı çevrelerin "Şeytan Ayetleri" diye bir şeyin hiçbir zaman olmadığı şeklindeki iddialarını ciddiye almak mümkün değil­dir. Bu ayetler kesinlikle bir "masal", bir "uydurma" olmayıp tama-miyle bir gerçektir. Yani Muhammed, Mekke'de iken ilk dönemlerde, "üç tannça"nın övgüsünü yapan ve o zamana değin Araplarda da bili­nen şiir, Necm Suresi'nin ayetleri arasında okununca (okuyan: Mu-hammed'in kendisidir), Arap "putatapar"lan da "peygamberle birlikte "secde" etmişlerdir. Ne var ki "sonra"dan, "CebraiT'in uyardığı ileri sürülerek, ayetler arasına karıştıranın, "Şeytan" olduğu savunulmuş­tur. Savunan, "Peygamber". Bunu aktaran da başta Peygamberin arka­daştan olmak üzere "İslam büyükleri"dir, "İslam hadisçi ve tefsircile-ri"dir. Olayın bir bölümü yani Necm Suresi'nin okunması sırasında "putataparlar"ın, "Peygamberle birlikte secde ettikleri" Buharî'nin "e's-Sahih"inde de yazılıdır. (Bkz. Diyanet yaymlanndan Tecrid, ha­dis no: 555-556). Olayın kalan bölümü de sayılamayacak kadar çok "hadis" ve "tefsir" kitaplannda yer almıştır. Olayın bütününe ilişkin hadis, 15. yüzyılın en büyük hadisçi ve 'tefsirci'lerinden sayılan Cela-luddin Süyûtî ve lbn Hacer (el Askalânî) tarafından doğrulanmış, "sağlam" kabul-edilmiştir. Yani olay, nitelendiği gibi bir "masal" de­ğildir ve yine ileri sürdüğü gibi, "İslam karşı devrimcileri"nce uydu-rulmamıştır.

Konunun bir başka yönü: Laik kafa, özgür kafa; özgür düşünür. Düşündüğünü de özgürce ortaya koyar, öyle olması gerekir. Özgür dünyada olması gereken budur. Bu özgürlükse, "dinsel kurarlarla, fa­lanca dinin filanca "kutsallarıyla, bu kutsallara "saygı"yla ya da din­sel duygulan incitiyor mu, incitmiyor mu "hesabı"yla sınırlandınla-maz. Böyle bir sınırlandırma da bu tür sınırlandırmayı kabul etmek de "çağdaş"lıktan uzaklaşmaktır, Ortaçağ karanlığının ölçülerine bağlan­maktır. Bunu isteyen din, islam olabilir. îslamın bunu istemesi doğal­dır da. Yeryüzündeki dinler içinde, Yahudilik ve İslam, yaşamın her

101

alanına el uzatmıştır, insanlara, "Benim kurallarıma göre yaşayacaksı­nız" der, yöneticilere de "Siz elinizi çekin, ben yöneteceğim" isteğini yöneltir.Kurallar "kesin'dir, "değişmezlik" gösterir. Mecelle'de, "za­manın değişmesiyle hükümler de değişir" denmesi aldatmamalıdır. Çünkü aynı Mecellede ve İslam fıkıhında, 'değişme'nin 'esas'ta olama­yacağına, "ayet ve hadisin kesin hükmüyle belirlenenlerin, hiçbir bi­çimde değiştirilemeyeceği"ne ilişkin açıklama da yer alır. Temeli "de­ğişmezlik" olan "din giysisi", gelişen yaşamın, çağımızın giysisi olamaz. O giysi, bu gövdeye olmaz. Olmadığı, olamadığı için Türkiye Cumhuriyeti'nde 'laik yasalar kabul edilmiştir. Mahmut Esat Bozkuıt, Medeni Kanun'un gerekçesinde bunu çok açık bir dille anlatır. Bundan ödün vermemek gerekir. Verildiği zaman işin içinden çıkılmaz. Molla­nın biri kalkar; 'din hükümleri'ni, 'Kuran hükümleri'ni gösterip uyul­masını ister. Uymayanları da din adına cezalandırmaya yeltenir. Ülke sınırlarını bile umursamazlıktan gelir. Humeyni'nin yaptığı budur. "Nerede bulursanız öldürün!..." Kuran böyle diyor. (Bkz. Bakara, ayet: 191, Nisa: 89, 91 Tevbe: 5.) Humeyni de böyle diyor, "öldü­rün" diyor. Tarih boyunca hep böyle denmiştir. Bir Cemel Olayı'nda 15 bin kişi öldürülmüştür. Çarpışan iki yanda da "Peygamber"in en yakın arkadaştan bulunduğu halde... Tarihte nice kişiler, değerli insan­lar bu "öldürün" fetvalarıyla can vermişlerdir. "Sünnet Ehli"nin "dört mezheb"inde de Humeyni'nin Şii mezhebinde de bir kimse "dinden dönmüş" (ridde) ya da bu eğilimi göstermişse "öldürülmesine fetva verilir. Dünya, hele "uygar dünya" bu "fetva"lara göre yönetilemez.

Kısacası: Kuran'ın Hacc Suresi'nin 52. ayetinin, bunu izleyen ayetlerin ve bu ay&tlere ilişkin aktarma ve yorumların tamklığıyla "Şeytan Ayetleri" olayı bir gerçektir. Kaynak ileri sürüldüğü gibi yal­nızca Taberi değildir. Taberi'den 150 yılı aşkın bir zaman önce yaşa­mış olan Ibn Ishak'ın "e's-Sire"sinde de olay yer alır. (Bkz. Siretü îbn Ishak, yay. Muhammed Hamidullah, fıkra:219.) Bunun yaranda bir başka gerçek, laik ve özgür düşünen insan -ki Salman RUşdü de böyle bir insandır- "din kutsallıklarının çerçevesine sokulamaz. Bunu yap­ma yolundaki "din terörü" karşısında korkmadan, yılmadan yeterince savaşım verilmelidir artık.

Cumhuriyet 24 Şubat 1989

102

Turan Dursun, Diyaneti Yanıtlıyor: "ŞEYTAN AYETLERİ" ISLAMIN GERÇEĞİ

"Şeytan Ayetleri" diye ünlenen sözlerin önce Kuran'a "ayet" ola­rak sokulduğu, bu sözlerde "Lât, Uzza, Menât" adlı tanrıçalar övüldü­ğü için "putataparlar"ın, "Peygamber" ve inanırlanyla birlikte "secde" ettikleri, bir olay olarak kaynaklarda yer alır. Konu, bilim namusu içinde ve soğukkanlı olarak tartışılmalıdır. "Telaş"a, "heyecan"a gerek yok. Ortada bir olgu, bir gerçek varsa -ki var-, "hayır yok böyle bir şey!" demekle "yok" olmaz.

Kimi polemikçiler, Humeyni'nin "cinayete azmettirici" fetvası doğrultusunda tutumlar sergilediler, "hayır, şeytan ayetleri diye bir şey olmamıştır, yalandır, iftiradır..." dediler. Ve saldırı üstüne saldırı­da bulundular.

öyle görülüyor ki bu kervana, Diyanet İşleri Başkanı Mustafa Sait Yazıcıoğlu da katılmış durumda. TRTde ye yazılı basında yer alan açıklamasına göre, Yazıcıoğlu da, "olay"ın "uydurma" ve "kasıtlı bir yalan" olduğunu ileri sürüyor.

Yazıcıoğlu'nun açıklamasında neler var, bir bakalım:

1. Yazıcıoğlu, olayı dile getirdiği ileri sürülen ayetleri, Isra sure­sinin 73.-75. ayetleri olduğunu yazıyor. Sonra: "Bu hikâyeye göre, Hz. Peygamber'i ikaz için gönderilen Isra suresi 73.-75. ayetleri, Hic­ret'ten 2-3 yıl önceki Mi'rac olayından sonra vahyolunmuştur. Bu ise, Allah'ın şeytan ayetlerine karşı, Peygamberini ikaz etmek için 5-10 sene beklediğini gösterir ki, akl-ı selim ve mantığın kabul etmesi dü­şünülemez" diyor.

Bir kere, "Şeytan Ayetleri" olayına ilişkin ayetler arasında, Isarâ suresinin sözü edilen ayetleri de vardır. Ama birinci derecede ilgili görülen ayetler bunlar değildir; Hacc suresinin 52.-55. ayetleridir.

Kaldı ki, gerek Isrâ 73.-75. ve gerek Hacc 52.-55. ayetler, "Pey­gamber'i ikaz" niteliğinde değil; "olayın açıklayıcısı" niteliğinde görü­lüyor, Yani olayı anlatır niteliktedir. Bir olayın anlatılmasıysa çok

 

103

sonraki ayetlerde de yer alabilir, bu doğaldır, Kur'an'da da benzerleri çoktur. Öyle olunca, "Peygamber' i ikaz için şu kadar yıl niye beklen­miştir?" denemez.

Ve kaldı ki, ayetlerin tarihine ilişkin kesin bir bilgi ileri sürüle­mez. Surelerin "Mekkî" ve "Medenî" olmaları bile çoğu kez tarih için ölçü alınamıyor. "Mekkî" olan surelerde "Medenî", "Medenî" olan su­relerde de "Mekkî" ayetler bulunuyor.

2.         Yazıcıoğlu: "Esasen Necm suresi 19.-20. ayetlerinden sonra
gelen söz konusu ifadeyi (şeytan ayetlerini) doğru kabul etsek bile, ay­
nı surenin müteakip 21.-23. ayetlerinde putların kötülenmiş olması, bir
çelişkiye yol açacaktır. Bu durumda müşriklerin bu çelişkiyi görmeye­
rek, putların methedildiğini kabul etmeleri ve bu yüzden secde etmele­
ri söz konusu olamaz." diyor.

Oysa, putları yeren ayetler, öven ayetlerin sureden çıkarılmasın­dan sonra yer almıştır diye düşünülemez mi?

3,         Yazıcıoğlu, "Nitekim bu hikâye, ilk devir Islami kaynaklarda
yer almamakta, ilk olarak 900'lü yıllarda yaşamış olan bir tarihçiye
(burada amaçlanan Taberi'dir) ait ve Hz. Peygamber'den üç asır sonra
yazılmış olan bir eserde geçmektedir" diyor.

Oysa, olay, ölümü 923'te olan Taberi'den çok önce, ölümü 768'de olan ünlü "Siret" sahibi Muhammed Ibn Ishak'ın kitabında da yer alı­yor. (Bkz. Muhammed îbn Ishak, e's-Sîre", tahkik: Muhammed Hami-dullah, Arapça, Konya, 1981, s.157-158, fıkra, 219.)

Kaldı ki, öyle hadisler vardır ki, çok sonraki dönemlerin hadisçi-lerinin kitaplarında yer aldığı halde, "İslam hukuku"na, "islam kela-mı"na dayanak yapılmıştır. Yani "hadisbilim"de, bir hadisin "sağlam­lığı (sıhhat)" ve çürüklüğü (za'f) için başka ölçülere vurup değerlendirirler.

Şimdi, olayın gerçekliğini dile getiren kanıtlan görelim:

1. "Şeytan Ayetleri" olayına değindiği, bu olayı dile getirdiği sa­vunulan ayetler:

a) Hacc suresinin 52. ayeti ve izleyen ayetler.

52. ayette, her peygamberin "okuduğu şey"e, "şeytanın bir şeyler kattığı" ama "Tanrı'nın, şeytanın kattığını neshettiği (hükümsüz bırak­tığı) ve kendi ayetlerini geçerli -sağlam kıldığı" anlatılır.

104

 

Görüldüğü gibi, anlatım, "Şeytan Ayetleri" diye bilinen ayetle­rin, "Kuran'a sokulup sonra çıkarıldığı, sokanın şeytan, çıkaranın da Cebrail aracılığıyla Tanrı olduğu" yolundaki "ifade"lere uygundur. Zaten, "tefsirler" de, bunun için bu ayetleri, olayın yansıtıcısı olarak görürler. 52. ayetten sonraki ayetlerde de aynı olaya uygun anlatımlar bulurlar.

b) Isra suresinin 73.-75. ayetleri:

Bu ayetlerin anlamları şöyledir:

"(Ey Muhammed!" Seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırıp daha başkasını ileri sürerek bize iftira etmeye sürüklüyorlardı nerdey-se. O zaman seni dost bulacaklardı. Eğer seni pekiştirmiş olmasaydık, andolsunki, onlara eğilim gösteriyordun, az kalsın. O zaman sâna, ya­şamı da, ölümü de kat kat azab biçiminde tattırırdık. Sonra da bize karşı bir yardımcı bulamazdın."

2. Hadisler:

"HADÎS" 1:

"Peygamber Mekke'de NECM suresini okurken secde etti ve onunla birlikte, -aldığı toprağı alnına götüren yaşlı birinin dışında-Müslüman ve putatapan herkes SECDE etti."

Anlatan Peygamberin arkadaşları:

- Abdullah Ibn Abbas

- Abdullah Ibn Mes'ud

KAYNAK: Buhârî (bkz. Di. Baş. yayın., Tecrid, hadis no: 555, 556.) Tirmizî ve öteki hadis, fıkıh kitapları. SORU:

1-         "Peygamber'in can düşmanı" diye nitelenen putataparlar nasıl
oldu da, "Peygamber"le bir araya gelebildiler?

2-        Putataparlar nasıl oldu da,.Peygamber'le birlikte, secde ettiler?
Bu soruların karşılığını bulabilmek için, bundan sonraki hadis iyi

incelenmelidir.

HADÎS 2:

"Peygamber Mekke'deyken NECM suresini okuyordu." Lât'ı, Uzzâ'yı ve bir öteki, üçüncü (put) olan Menât'ı gördünüz mü? diyen yere gelince:

Şeytan, peygamberin diline şunu atıverdi (sokuşturdu):

İşte bunlar, yüce turnalardır (ğarânik). Şefaatleri de elbette ki umulur'

105

Bunun üzerine (putataparlar): 'Muhammed daha önce değil, bu­gün tanrıçalarımızı, iyi (sözlerle) andı!' dediler.

Yine bunun üzerine Peygamber secde etti ve onlar da SECDE et­tiler. İşte bu nedenle de Tanrı şu ayeti indirdi:

'(Ey Muhammed!) Senden önce hiçbir Peygamber (resul, nebî) yoktur ki, şeytan onun okudukları arasına, (bir şeyler katıp) bırakma­sın. Tanrı, şeytanın bıraktığını bozar (kaldırır), kendi ayetlerini güç­lendirir. Tann Bilen'dir, Hikmetli'dir" (Hacc suresi, ayet: 52)

Anlatan Peygamber'in arkadaşları:

- Abdullah lbn Abbas'ın da içinde bulunduğu bir topluluk.

KAYNAK: Başta Süyûtî ve lbn Hacer (Askalânî) gibi 15. yy.'ın ünlü "hadis" ve "tefsir" uzmanları olmak üzere çoğu İslâm hadis ve tefsir uzmanlarının kitapları.

Çok açıkça görülüyor ki:

İkinci hadis, birinci hadisi tamamlıyor. Daha doğrusu, ikisi aynı hadistir. Birincisi eksik, ikincisi tamam.

Ve çok açıkça şunlann anlatıldığı görülüyor

Putataparlann Peygamberlerle birlikte SECDE etmelerinin nede­ni: "Peygamber'in üç putu (Lâfı, Uzza'yı ve Menât'ı) öven sözlerle an­ması ve bunu, 'ayet' olarak okumasıdır."

Üç putu öven sözleri "Peygamberin diline ayet olarak sokan", ŞEYTAJSTdır.

Yani bu sözlerin oluşturduğu "ayetler", Tann'nm ayetleri değil, "şeytanın ayetleri"dir.

"Şeytanın ayetleri", sonradan, suredçn çıkarılmıştır.

Hacc suresinin 52. ayetinde anlatılan da budur.

Diyanetin resmi çevirisindeki Hacc suresinin 52. ayetinin çeviri­si, tartışılan yorum katılmış bir çeviridir, onun için de güvenilir değil­dir. Doğru çeviri, ikinci hadiste yer verilen çeviridir.

Bu konuda uzun söze gerek yokl İslam dünyasının en büyük uz­manlarından Süyûtî (Celaluddin Süyûtî, ölm. 1505) ve lbn Hacer (el Askalânî, ölm. 1449) "hadis"i sağlam ve olayı gerçek kabul ediyorlar. Süyûtî, hem tefsirinde, Hacc suresini 52.-54. ayetleri nedeniyle yer ve­riyor; hem de başka kitaplannda, örneğin "ayetlerin gerekçeleri"ne (sebeb-i nüzul) ilişkin yazdığı ünlü kitabında, "Lübabu'n-Nukûl fi Es-

106

babi'n-Nüzûl" olayı sağlam kabul ettiğini yansıtıyor, lbn Hacer'se, "Kâdî Iyaz" ve İbnü'l-Arabî gibi kimi yazarların "olayı anlatan hadis"i uydurma saydıklarını ama bunların bu sözlerinin hiçbir önemi bulun­madığını, çünkü olayın ve hadisin "birçok yol"dan gelen tanıklıklarla doğrulandığını belirtiyor, lbn Hacer, Fethu'1-Bari adlı kitabının, Hacc suresine ilişkin kesiminde açıklıyor. Onun bu açıklamasına da Süyûtî, kitabında yer veriyor.

SUyûö'de, lbn Hacer de hangi hadisin sağlam, hangisinin çürük olduğunu en iyi bildikleri İslam dünyasında kabul edilegelmiş uzman­lardır. Ve bunlar için de "dinsiz, İslam düşmanı" suçlaması yapılamaz.

Kısacası:

1.   "Şeytan Ayetleri" olayı gerçektir. Bunu yok sayma çabalan da boşunadır.

2.   Diyanet işleri Başkanlığı en büyük İslam otoritelerince de sağ­lam kabul edilen hadise dayalı ayetlerle destekli bu olayı yok sayma yerine ülkede kimseye yaran olmayan din terörünü kınayıcı çabalara girse çok daha yararlı bir tutum göstermiş olurdu. Çünkü gerçek oldu­ğu halde bu olaya "iftira"dır, "dinsizlerin uydurmasıdır" biçimindeki sözler, cinayete azmettiren fetvalara çanak tutmaktan başka bir şeye yaramaz.

2000'e Doğru

19 Mart 1989, Yıl 3, Sayı 12

107

KARA SESLİ KARANLIK

Yazık ki, görülen durum çok acı. Uzun suredir islamcılığa çok önemli ödünler verilmiştir. Korkunç yatırımlar yapılmıştır. Din öğre­nimi veren okullar vardı; yenileriyle sayılan artınlmıştır. Aynca, bura­lardan çıkanlara yeni kapılar açılmıştır. Her meslek dalında* devlet er­kinin her kesiminde, yönetimin her basamağında bunlardan var şimdi. Hem de bol, bol. Mühendisi, avukatı, savcısı, yargıcı, yöneticisi, par­lamenteri... islamcılar, tarihte rastlanmadığı ölçüde ekonomik tabanlı­dır günümüzde. Hem de uluslararası boyutta... Örgütü var, arkası var, parası var... Laik ve "aydın" görünen kesiminse, koyu bir aymazlığı. Tam bir demagojiye dönüştürdükleri "demokratikleri. Korkaklıklan-nın arkasına sakladıktan "taktik'leri, karanlıkçılarla "ittifak" hevesleri. Kimilerinin de "oy kaygılan".

"Yasakçılık çözüm değil" deniyor. Elbette ki yalnız başına çö­züm olamaz bu. Trafik yasaklan trafik sorunu için yalnız başına çö­züm oluyor mu? Ama gelin, trafik yasaklanm kaldırın, olur mu? Laik­lik konusundaki sorunların çözümü için de, "yasak"lar yanında, buna yönelik sağlıklı, çağdaş eğitim gerekir. "Laikliğe aykuılıklar"a ilişkin yasaklan kaldırmak olamaz, doğru olmaz. İslam'ın yaygın olduğu bir ülkede hiç doğru olmaz bu. islam .yalnızca "inanç" değildir, "ey­lem "dir de. Yaşamın her dalına kollannı uzatmış bir eylem. "Laikliğe aykınlıklar"a ilişkin "yasak"lan, kaldırmak şöyle dursun; Anayasaya göre önerilemez bile. Hukuku bir parçacık bilen, bunu da bilir. Bunun için "demokrasi" de gerekçe olarak ileri sürülemez. Demokrasi için "demokrasiye aykırılıklar" serbest bırakılamaz, islam şeriatının kendi­si "demokrasi"ye terstir. Ne demokrasi dinler, ne özgürlük. Bunlardan vazgeçmedikçe —ki buna kimsenin gücü yetmez— "Şeriatçılar"a:"— Buyurun kendi partinizi, Şeriat partisini kurun!" denemez. "Demokra­sinin Batı'daki ölçüsüyle benimsenmesi"nin gereği bu değildir. "Cami­lerdeki cemaatin özgürce partilerini kurmaları ve meydanlarda miting­lerini yapmalan", Batı'daki ölçüleriyle "demokrasi" adına istenemez.

108

 

Şeriat yolundaki oluşumlar "terör" yolundaki oluşumlardır. Batı de­mokrasisinde "terör serbest" değildir, "terör partisi" yoktur. Basında, "Tahran Radyosu"nun tahrik ettiği" ve "Şeriat kansız gelmez" dediği haberi verildi. Terörün kaynağı, Humeyni'nin kafası değildir yalnızca. Onun "fetvası"da değildir. "Şeriat"tır. Humeyni'yi tek ölçü almak yan­lıştır, işte "Kara ses" Cemaleddin, şeriata dayanıyor. Kitabından dola­yı ilhan Arsel için "öldürün!" diye haykınrken Şeriat terörünü yansıt­mıştır.

Tempo

19Martl989,Yıl2,Sayıl2

109

MUHAMMED'E GÖRE KADIN "UĞURSUZ"DUR

Kitap Dergisi'nin Mayıs 89 sayısında "PEYGAMBERE GÖRE KADIN UĞURSUZLUK MU" başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazan: Ali Bulaç.

Bulaç bu yazısında, Prof.Dr. ilhan Arsel'in "Şeriat ve Kadın" adlı kitabını eleştiriye koyulmuş. Arsel'in kitabı, şimdiye dek yazdığı ki­taptan gibi son derece değerli, titiz bir inceleme, araştırma ürünü. Sağ­lam, dürüst bir bilim adamının değerlendirmesi olarak, ele alınanların hepsi sağlam kaynaklara dayalı. Yürekli, daha güzel bir dünya hazır­lanmasına yönelik, ışık tutucu örnek bir çalışma. Kitap, yüzyılımızın kitabı olacak nitelikte. "Kadın haklan" yönünden özellikle. Buna kar­şılık Ali Bulaç'ın yazısı, "müminlerin imanlannı okşamaya" yönelik ve politik. Ağırbaşlı ve sağlam dayanıklı bir eleştiri olmaktan da tü­müyle uzak. Bulaç, islâm'ın kendi uzmanlannın üzerinde birleştikleri noktalara, ilkelere, kurallara bile ters şeyler yazıp döktürmüş, öyle an­laşılıyor ki, "imanhlan okşama çabası"nı gösterirken, konulan da bil­miyor. Yani yeterince bilmiyor. Örneğin bir "tefsir usulü" uzmanı de­ğil, bir "hadis usulü" uzmanı değil, bir "fıkıh usulü" uzmanı değil.

Bir örnek:

. Ali Bulaç: "AT"ın, "EV'in ye bir de "KADIN"ın "UĞURSUZ" olduğunu anlatan hadisi ele alır -ki Arsel'in, kitabında üzerinde durdu­ğu hadislerden yalnızca biridir- ve bilgiçliğe girişirken önce şöyle bir soru soruyor:

"Buhari ve Müslim gibi iki hadis kaynağında ve diğer muteber hadis kitaplannda bu sözün yer almasını nasıl açıklayacağız?"

Sonra "Buysa cevabı kolay bir sorudur" diyor.

Uzmanlarına göre ciddiye alınmayacak bir sürü deli saçmasını bir yana bırakırsak, ileri sürdüklerini yani "cevabının" özeti şudur:

-   Buhari ve Müslim'in kitaplanna yazdıklan bir hadis bunlara gö­re hadis olabilir de, "cerh ve ta'dil" adlı bilim dalma göre bir başkasm-

110

ca hadis olmayabilir.

- Senedi sahih olan bir hadisin metni sahih olmayabilir.

- Bir sözün "hadis" olup olmadığını anlamak için "Kur'an"la, öte­ki hadislerle ve "akim geçerli (kime göre geçerli?) kurallan"yla karşı-laştınlmalı; bunlara uyuyorsa hadistir, uymuyorsa değildir, (s.23.)

Bulaç, hadis uzmanlan önünde gerçekten gülünç duruma düşü­yor:

1-   Buhari ve Müslim'in "e's-sahih"lerinde (kitaplannda) yer ver­dikleri hadislerin tümü "sahih (sağlam)" kabul edilmiştir. Kitaplan, "Kur'an"dan sonra "en sağlam kitaplar" sayılmıştır islam dünyasında. Birlikte yer verdikleri hadislerin "sahihlik" derecesi de, "en üstün de­rece", "7 derecenin l.si" olarak benimsenmiştir. (Bkz. Dâvûd el Karsı, Şerhu Usûli'l-Hadis li'1-Birgivî, Arapça, istanbul 1312, s.22-23) Ar­sel'in kitabında yer verdiği hadislerden biri olan "ATda, EV'de, bir de KADHvf'da UĞURSUZLUK" bulan hadis de bunlardan olduğuna göre "sahihliği", yani sağlamlığı tartışılamaz. Tartışması, "Müslümanım" diyenlerce veuzmanlarınca yapılamaz.

2-   Tüm hadis uzmanlannca benimsenen ölçüye göre, bir hadise "sahih" deniyorsa, "sened"i de, "metni" de "sahih"tir. "Sahihlik" için de 3 koşul vardır: "ADALET", yani "güvenirlik", sonra "ZABT" yani "yazıya ya da belleğe geçirmedeki sağlamlık" ve sonra "İTTİSAL" yani "zincirin halkalarının peygambere değin kesintisiz ulaşması"dır. (Bkz. Ali el Kârî, Şerhu Nuhbeti'l-Fiker, Arapça, İstanbul, 1327, s.51; Dâvûd el Karsı, aynı kitap, s.21.)

3-   bir sözün "hadis" olup olmadığını anlamak için başka hadis­lerle ya da Kur'an'la kaşılaştırma yapmak gerektiği yolundaki sav, "çağdaş (!) Müslüman'lara biraz sevimli gelebilir. Ama bu savın, uz­manlannca bir değeri ve ciddiliği yoktur. Hele Ali Bulaç gibi "mukal-lid" sayılması gerekenler yönünden sözü bile edilmemelidir. (Bkz. Dâvûd el Karsı, aynı kitap, s. 22.) Karşılaştırmayı kim yapacak? Ali Bulaç mı?

4-   "Aklın geçerli kurallan"na gelince: Bu kurallarla karşılaştırma yapmak gerektiği yolundaki savda, "çağdaş" görünümlü,Müslüman-larca sevimli bulunur. Ama bunun da hadis uzmanlannca bir değeri, bir ciddiliği yoktur.

Kaldı ki "aklın" kime göre "geçerli" olan "kuralla-n"ndan sözediliyor? islâm'a, "molla"ya göre "geçerli" olandanmı,

111

"imanla gölgelenmemiş ve bozulmamış olan akıl ve bilim ilkeleri"ni benimsemiş olanları göre "geçerli" olandan mı?

Ne denli çabalanırsa çabalansın örtülemeyecek bir gerçektir ki, ne îslâm, ne de bir başka "din", bozulmamış "insan aklı ve bilim"le bağdaşır. "Tanrı" anlayışı, "melek", "cin", "gökten inme kitap", "pey­gamberlik", "kader", "Âhiret", "cennet", "cehennem"... "îman"ın temel ilkelerinin kapsamında olan bunlardan hangisi"insan aklı ve bilim"le bağdaşabilir?

Ali Bulaç, islam'ın "KADIN'a üstün haklar verdiğini" yazıyor.

İslam'ın hangi kaynağıyla veriliyor bu haklar?

"KUR'AN'la mı? Bakara suresinin "erkeklerin kadınlar aleyhi­ne dereceleri (üstünlükleri) vardır." diyen 228. ayetiyle mi? İslam uz­manlarının ve Kur'an yorumcularının kendileri, bu ayetle, "AKIL"da, "DlN"de, "MlRAS"ta, "İMAMLIK"ta, "KADINLIK"ta, "TANIK-LIK"ta, EVLlLlK"te, "BOŞAMA-BOŞANMA"da, "GANİMET'te ve daha birçok konuda, "KADIN"ın "ERKEK"ten "daha aşağı derecede" olduğunun anlatıldığını belirtiyorlar. (Bkz. F. Râzî, 6 1 101, Tabeıî, Camiu'l-Beyân, 2 1453; Tefsiru'n- neşen", 1 I 115; Tefsiru Ibn Kesir, 1 I 271; Kâsımî, Mehasinu't-Te'vîl, 3 I 585; Tefsirul- Merâgî, 2 I 167; Seyyid Kutub Fi Zılâli'l- Kur'an; 1 I 360; Şevkânî, Fethu'l- Kadir ve öteki tefsirler, "ahkâmu'l-kur'an"lar.) En ilkel hukuk sisteminde bile "suç" işlenmeden "ceza" verilemezken, kendisine daha başkaldırma-mış, ama başkaldıracağı (nüşûz) kuşkusunu taşıyan "KOCA"yı, "KA-RP'sını "DÖVME"ye çağıran, Nisa suresinin 34. ayetiyle mi veriliyor o "üstün haklar" kadına?

"Yoksa kadımı aşağılayan hadislerle mi? (Değerli Arsel, bu hadisleri kaynaklarıyla gözler önüne sermiştir.)

2000'e Doğru 11 Haziran 1989, Yıl 3, Sayı 24

112

 

İNANDIRMAK ÎÇİN

KUR'ANDAKİ TANRI'NIN

ANDÎÇMELERİ

Kur'an'm Tann'sıyla Tevrat'ın Tann'sının birçok benzerlikleri vardır.

Örneğin ikisininki de "EFENDı"dir (Rab). Tevrat'ınki bu niteli­ğini efendi - köle ilişkisinin çok geliştiği Fenikelilerin, "efendi" anla­mına gelen "BaT'lerinden almıştır.Yunanlıların yine "efendi" anlamı­na gelen "Adonis"leri de aynı kaynaktan gelmedir. Ba'l, Kur'an'da hem put olarak geçer (Saffaf: 125), hem de "efendi - koca" anlammda (Bakara: 228; Nisa: 128; Hûd: 72; Nûr: 31; Saffât: 125.).

İkisininki de "KRAL"dır. Kur'an'da Tann'ya "kral" anlamında 5 yerde "Melik" denir (Tâhâ: 114; Mü'minûn: 116; Haşr: 23; Cum'a: 1; Nâs: 2.). Nâs süresindeki deyim çok ilginç: "MELİKÜ'N-NÂS", yani: "İnsanların Kralı". Tann'ya uygun görülen niteliklerden biri de bu.

İkisinin ki de "kullar"ına sırasında "acır", ödüller verir. Ama sı­rasında da çok "öfkelenir". Başlara, türlü ve tüyler ürpertici belalar gönderir. Ayrıca da "cehhenem"de yakacaktır. Kur'an'da Tann'nın bir adı da "ZÜ'NnKÂM"dır (Âli İmran: 4; Mâide: 95; İbrahim: 47; Zü-mer: 37.) yani: "ÖÇALICI" "öç" alır öfkelendiklerinden.

Daha başka ortak nitelikleri de sıralanabilir.

Ama az da olsa ortak olmayan nitelikleri de var. Bunların başın­da da Kur'an'daki Tann'nın çok "andiçiyor oluşu"dur. inandırmak için çok çok antiçer. Tam Araplara özgü biçimde. (Yorumlarda da Arap geleneğine bağlanıyor.) Ve pekçok şey üstüne içer andını:

1- Kendi üstüne andiçer.

- "Fe ve Rabbike!" yani "Senin Efendi'ne-Tann'na andiçerim ki..." der. (Meryem: 68; Hicr: 92.)

- "Doğuların ve Batılann efendi'sine-Tann'sına andiçerim ki..." anlamındaki sözleri kullanarak antiçer. (Miâric: 40.)

- "Tallahi!", yani "Tann üstüne andiçerim ki..." diyerek andi´çer.(Nahl:56,63.)

 

113

2-  "Peygamber"inin, yani Muhammed'in üstüne andiçer.  

- "Le amruke!" yani "(ey Muhammedi) Senin yaşamın üstüne andiçerim ki..." der. (Hicn 72.)

3-        Kur'an üstüne andiçer

-  "Vel-Kur'ani!", yani "Kur'an üstüne andiçerim ki..." der. (Sâd: 1; Kâf: 1.)

-  "Vel-Kitâbi!" yani "Kitap üstüne andiçerim ki..." der. (Du-han:2.)

4-        Göğe, gök cisimlerine, gök olaylarına antiçer.

-  "Burçları olan göğe andiçerim ki..." (Bürûc: 1.)

-  "Göğe ve yapanına (Tann'ya) antiçerim ki..." (Şems: 5.)

- "Göğe ve gece ortaya çıkana andiçerim ki... Gece ortaya çıkan nedir bilir misin? O, (cinlere, şeytanlara taş olarak atıldığında) delip geçen yıldızdır..." (Tânkf 1-3.)

- "Güneşe ve ışığına; onu izlerken aya; onu açığa vururken gün­düze, onu bürüyen geceye... andiçerim ki..." (Şems: 1-4.)

- "Geri dönüp yuvalarına gidenlere (yıldızlara); kararmaya yüz tutarken geceye; soluklandığında (aydınlanırken) sabaha andiçerim ki..." (Tekvîr: 15-18.)

- "Hayır, tanyeri ağarmasına, geceye ve bürüyüp basana (karan­lığa), dolunay durumundayken aya andiçerim ki..." (İnşikâk: 16-18.)

- "Hayır, yıldızların yerlerine andiçerim. Ve andolsun ki bilse­niz bu, büyük bir antiçmedir." (Vakıa: 75-76.)

Tanrı, "yıldızların yerlerine andiçme"nin ne denli "büyük bir ant" olduğunu belirtiyor bu ayetlerde! Hem de andiçerek belirtiyor!

"Sabaha (fecr), on geceye (haccın on gecesine), çifte, teke ve ge­lip geçerken geceye andiçerim. Bunlarda akıl sahibi için birer ant de­ğeri vardır." (Fecr: 1-5.)

Kur'an'daki "akl"ın, bugün bilinen türden bir "akıl" olmadığı, bu ayetlerden de çok güzel anlaşılır.

Aynı şeyler üstüne andiçmeler sürer gider.

5-  "Yer", yani dünya üstüne antiçer.

- "Ve'1-ardi ve mâ dahâhâ!" yani: Yere ve onu yayıp dümdüz yapana antiçerim ki..." (Şems: 6.)

Bu ayete göre dünya, "yuvarlak" değil; serilen bir şey gibidir.

114

Dümdüz!

6- Ve daha başka şeylere, sayılamayacak kadar çok şeye andiçer.

-  "Tur"a, yani "kutsal dağ"a. (Tür: 1; TÎn: 2.)

Tann'nın üzerine andiçtiği dağ, Tevrat'taki "Sina Dağı"dır.
Musa'nın, "on buyruğu" bu dağda aldığı bildirilir.                                   -

-"Kıyamete..." (el Kıyâme: 1.), "yele, yağmur yüklü buluta, gemiye, meleğe...." (Zâriyat: 1-4), "Düşman üzerine sürülen atlara..." (Âdiyat: 1-5.) "denize..." (Tûr: 6.), "Muhammed'in doğum yerine, do­ğum sahibine..." (Beled: 1-3.), ona, buna, "incire, zeytine..." (Tîn: 1.), kısacası her şeye andiçer.

- "Gördüğünüz ve görmediğiniz şeylere antiçerim ki..." der. (el Hakke: 38-39.)   '

Kur'an'daki Tanrı, bunca şey üstüne andiçerken, insanları belirli şeylere inandırmak ister, öfkelendiği kimselerin başlarına neler geti­rebileceğine; "kıyamefe, kendisine inanmayan ve karşı gelenlerden nasıl öç alacağına; korkunç cehennem ateşinde nasıl yakarak cezalan­dıracağına... Evet, bunlara inandırmaya çabalar.

2000'e Doğru

25 Haziran 1989, Yıl 3, Sayı 26

115

BÜYÜ VE MUHAMMED'ÎN BÜYÜLENMİŞLİĞI

"islam'da boş inanç(hurafe) yoktur" derler. Oysa var olduğu bir gerçek. îşte bir örnek: İslâm'da "BÜYÜ" ve "büyüyle insanların etkile­nebilecekleri" inancı var. Hem de Kur'an'da ve en sağlam kabul edilen hadislerde:

Bakara Suresi'nin 102. ayetinde, Babil'de, Hârût ve Mârût adlı iki meleğe, (gökten) büyüyle ilgili birşeyler indirildiği, bu iki meleğin "büyü öğrettikleri", öğretilen büyüler arasında, "kan kocayı birbirin­den ayıracak türden olanın da bulunduğu" anlatılır.

Ayetin anlamı şöyledir:

"Süleyman'ın krallığına ilişkin olarak şeytanların söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kâfir olmadı. Ama şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara büyüyü öğretiyorlardı. Ve Babil'deki iki meleğe, Hârût ve Mârût'a indirileni. Bu iki melek de, "biz fitneyiz! kâfir olma!' demedikçe, kimseye (büyüyü) öğretmiyorlardı. (İnsanlar), bu iki me­lekten, KİŞİYLE KARISININ ARASINI AYIRACAKLARI TÜRDEN (büyü) öğreniyorlardı. Onlar, Tann'nın izni olmadan kimseye zarar ve­remezler. Kendilerine zararı olan, yaran olmayan şeyi öğreniyorlardı. Kesinlikle bildiler ki, onu satın alanın Ahirette bir payı yoktur. Karşı­lığında kendilerini sattıklan şey ne kötüdür. Bir bilebilseler." (Bakara, ayet: 102.)

"Babil'de büyü öğretmenliği" yaptıklan bildirilen Hârût ve Mârût adlı iki melek, büyüyü öğrettikleri herkese, "biz fitneyiz, kâfir olma!" diyorlarmış. Yani "uyarTda bulunuyorlarmış.

"Fitne"ye "sınav" anlamı verilir. Ve buna dayandırılarak iki me­leğin: "biz sınav olarak gönderildik." demiş oldukları ileri sürülür. As­lında "fitne", "bir şeyin iyi kötü yönüyle ortaya çıkması"dır. (Bkz. Cessas, Ahkâmu'l-Kur'an, 1 / 57 F; Râzî, 3 /221.) Buna göre büyü öğ­retmeni iki melek, "biz birer gerçeğiz!" demiş oluyorlar.

Her neyse, önemli olan, iki meleğin, "büyü öğrettikleri"nin açık­ça anlatılıyor olması.

116

 

Ve öğretilen "büyü"ler arasında, "karı kocayı ayıracak türden" etkili olanının da bulunduğunun açıklanması.

Bu arada, "büyünün etkisi", hangi türden olursa olsun, "Tann'nın dilemesi"ne bağlanıyor. Ama bunun önemi yok. ÇünkU bu, "büyü"nün resmen tanındığı ve "etkisinin varlığının kabul edildiği" gerçeğini de­ğiştirmiyor.

Falak Suresi'nin 4. ayetinin anlamı:

"(Ey Muhammedi) Düğümlere çokça üfüren büyücü kadınların kötülüğünden de (Tann'ya sığınırım!' de)."

Görülüyor ki, "Tann", Muhammed'e (dolayısıyla inanırlanna), "büyücü kadınlar"ın yapabilecekleri büyülerle başına getirebilecekleri kötülükten kendisine sığınmasını buyuruyor!

Demek ki bu ayette de, "büyü" ve "etkisi" kabul ediliyor.

Muhammed'e, "büyücülerin kötülüğünden Tann'ya sığınması" buyuruluyor. ama hadiste anlatıldığına göre Muhammed yine de ken­dini kurtaramıyor "büyünün zaran"ndan! Hadiste, kendisine büyü ya­pıldığı ve "hastalandığı" bildiriliyor.

Buharî'nin de yer verdiği bir hadiste, Muhammed'in kanlarından Âişe şunlân anlatıyor:

"Peygambere büyü yapılmıştı, öylesine ki, Peygamber, yapma­dığı şeyi yaptığını sanıyordu. Sonunda bir gün dua etti, bir daha, bir daha... Ve konuştu:

-Âişe! Biliyor musun, neyle iyileşeceğimi Tann bana bildirdi. İki kişi (iki melek, Cebrail ve Mikâil) geldi bana. Biri başucumda, öbürüyse ayakucumda durdu. Biri öbürüne: 'Bu adamın hastalığı ne­dir?' diye sordu, öbürü: 'Buna büyü yapılmış!' diye karşılık verdi. Be­riki sordu: 'Bu adama büyüyü yapan kim?' Öbürü karşılık verdi: 'A'sam Oğlu Lebib.' Beriki sordu: 'Büyü nasıl yapılmış (neyle)?' Öbü­rü karşılık verdi: 'Bir tarakla saç ve sakaldan alınan kıllarla yapılmış. Ve erkek hurmanın kurumuş çiçek kapçığıyla...' Beriki sordu: 'Büyü nerede yapılmış?' Öbürü karşılık verdi; "Zervan Kuyusu'nda.'

Peygamber çıkıp kuyuya gitti. Sonra dönüp geldi. Ve şunlan söyleri:

-Âişe! Kuyunun yanındaki hurma ağacının uçlan, şeytan başlan gibi..." (Bkz. Buharî, e's-Sahih, Bed'ül-Halk / 11, Tıb / 47,49; Tecrid, Hadis No. 1352. Ve öteki hadis kitapları)

117

 

Hadiste, "Peygamberin, bu "büyü"nün etkisinden, "Tann'nın verdiği şifa"ile kurtulduğu da anlatılır.

Bu durum karşısında şöyle sorulabilir: -"Peygamber", Falak Suresi'ndeki uyarıya kulak asmamış mı acaba? Yani "büyünün, başına bir kötülük getirmesinden Tann'ya sı­ğınmamış" mı? Yoksa Tann'ya sığınmış da, "büyünün etkisi" karşısın­da, onun Tann'ya sığınmasının etkisi birşeye yaramamış mı?

Yukandaki ayet ve hadislere ve benzeri kanıtlara dayanılarak, "islâm ulemasının "cumhur"unca, "büyünün etkisi"nin gerçek olduğu savunulur. (Bkz. Muhammed Ali Sâbûnî, Revayiu'l-Beyân, 1 / 77, 80.)

2000'e Doğru 2 Temmuz 1989, Yıl 3, Sayı 27

118

 

İSLAM'A GÖRE "MÎLLET"

Gerçekte "din" ve"millet" bir değildir. Birinin başka, öbürünün başka tanımı vardır. Gelin görün ki islâm'a göre, "din"le "millet" bir­dir. Biri neyse, öbürü de odur.

"Millet" sözcüğü Kur'an'da 15 kez geçer. (Bkz. Bakara: 120, 130, 135; Âli Imran: 95; Nisa: 125, En'am: 61, A'raf: 88, 89; Yusuf: 37, 38 ibrahim: 13; Kehf: 20; Nahl: 123; Hacc: 78; Sad: 7.) Bunlann tümünde de "din" anlamındadır. Örneğin bir "ibrahim milleti" deyimi yer alır, "ibrahim dini" demektir. Yahudiler'in, Hıristiyanlar'ın "mil-leflerinden sözedilir; "din"leri anlatılmak istenir. "Atalann milleti" konu olur; "Atalann dini" amaçlanır. Ünlü Kur'an yorumcusu, dilbi­limci Isfahanlı Râğıb (ölm. 1108), temel kaynak kitaplardan olan "el Müfredat" (Arapça) adlı kitabın da şöyle der:

"Millet de din gibi; Tann'nın, kullan için peygamberlerinin dille­riyle, Tann'nın güvencesinde olsunlar diye yasalaştırdığı şeyin adı­dır." (Bkz. Müfredat, M -L -L.) Yalnız Râğıb, "millef'le "din" arasın­da şöyle bir fark bulduğunu belirtiyor "Tann'nın dini" deyimi var. Ama "Tann'nın dini" anlamında da olsa "Tann'nın milleti" deyimine rastlanmıyor. Buna karşılık: "Falanca peygamberin dini" denebiliyor. "Falanca peygamberin dini" denebildiği gibi. ikisi de aynı anlamda.

Kur'an, Muhammedi ve Müslümanlan'ını, "ibrahim'in mille-ti"nde, yani onun "din"inde gösterir. Birçok yerde... Muhammed'e: "Biz yalnızca İbrahim'in milletine bağlıyız!" denmesi gerektiği de bil­dirilir. (Bkz. Bakara: 135.) Aynca "İbrahim'in milletinden (dininden) uzaklaşmayı" bir "beyinsizlik" olarak niteler Kur'an. (Bkz. Bakara: 130.) Buna uyarak, "Müslüman Türkler"de, kendilerini "ibrahim mil-leti"nden saymışlardır. Atatürk'ün Türk toplumunu gerçek anlamıyla "millet (ulus)" yapma yoluna gittiği dönemlere değin, bu ülkede, "ib­rahim milletindenim!" denmesi gerektiğini söylemiştir herkese. Sel­çuklularda, Osmanlılarda böyle olmuştur hep. Çocuklara ders verilir­ken: "Din (islam) ve millet bir midir, ayn mıdır?" diye soru sorulmuş, "cevab"ının "birdir" olması gerektiği anlatılmıştır. Bu soru ve cevap,

 

119

 

"ilmuhaTlerde de yer almıştır. îstenen karşılık alınmayınca, "ders"ten ve "sınıFtan geçirilmemiştir öğrenciler. Bugün "din öğrenimi veren" okullarda, Kur'an kurslarında, "dinle milletin bir olduğu"nun, "Müslü­man olan her Türk'ün de ibrahim milletinden olduğu"nun öğretildiğin­den kuşku duyulmasın hiç. Dahası: "Laik" sayılan okullardaki "din ve ahlak dersleri"nde de bunun böyle öğretildiğine kuşku yok. Çünkü "Kur'an" öğretiliyor, "hadis" öğretiliyor, "fıkıh" öğretiliyor... Bunların hepsinde de bu böyle.

Gerçekte Araplar'dan başkalarının kendilerini "Müslüman" say­maları şaşılası bir olaydır. Ne denli yorumlar yapılırsa yapılsın; gerçek o ki Kur'an, yalnızca Araplar'a seslenir. Araplar'dan başkasını "muha-tab" almamıştır. Ayetlerin açık anlatımları buna tanıktır. Dahası: Kur'an, başlangıçta Araplar'ın tümüne de seslenmemiştir. En'am Sure-si'nin 92. ve Şûra Suresi'nin 7. ayetlerine göre, Kur'an'ın seslendiği ke­sim, "Mekke ve çevresi"dir. Bu ayetlerin, Diyanet"in resmi çevirisin-deki anlamı şöyledir: "Bu indirdiğimiz (Kur'an), kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve etrafındakileri uyaran mübarek Kitab'dır. Âhiret'e inananlar, buna inanırlar. Namazlarına da devam ederler." (En'am: 92.)

"Ey Muhammedi Böylece şehirlerin anası olan Mekke'de ve çev­resinde bulunanları uyarman, şüphe götürmeyen toplanma günüyle uyarman için, sana Arapça okunan bir kitap vahyettik. insanların bir takımı cennete, bir takımı da çılgın alevli cehenneme girer." (Şûra: 7.)

Böyleyken Araplar'dan başkalarının "Müslüman" olmalarına şa­şılmaz mı? "Fetihler" olmasaydı bu şaşılası durum, belki de hiçbir za­man gerçekleşmeyecekti.

"Türkler'in Müslümanlığı" ayrıca üzerinde durulacak bir durum. Muhammed'in ve Araplar'ın Türkler"e nasıl baktıklarını, değerli, ay­dın bilim adamı Prof. Dr. ilhan Arsel, "Arap Milliyetçiliği ve Türkler" adlı kitabında çok açık ve seçik biçimde dile getirmiştir.

Kur'an'da, islam'ın bütününde, "din"le "millet", daha doğrusu "is­lam ŞeriatTyla, "millet" eş anlamlı olunca; dinci kesimin "milliyetçi-lik"lerini, "millîlik"lerinin ne anlama geldiğini anlamak zor olmasa gerek. Ülkemizdeki Islamcılar'ın "milli görüşü", Türk toplumunun "ulusal görüş"ü değildir, "ŞERİATÇI GÖRÜŞ"tür. Buna hiç kuşku yok. Bu "görüş"ün sahiplerine "hangi millettensiniz?" diye soruldu-

120

ğunda, eğer çekindikleri bir yan yoksa, ortamı elverişli buluyorlarsa, kesinlikle şu karşılığı vereceklerdir: "ibrahim Aleyhisselâm milletin­denim!"

Bu arada "Türk ve islam sentezcileri"ne ne denir? Ne denebilir?

2000'e Doğru 9 Temmuz 1989, Yıl 3, Sayı 28

 

121

 

KURBAN

Adem'in iki oğlu vardır: Kabil ve Hâbil. Birincisi çiftçi, ikincisi de koyun çobanıdır. "Efendi"ye yani "TanrTya birer kurban sunma yoluna giderler. Çiftçinin kurbanı ne olabilir? Kuşkusuz tarım ürünle­rinden. Ve çiftçi bu tür bir kurban sunar. Çobansa "sürünün ilk doğan­larından" ve yağlarından getip koyar. Tann, çobanın kurbanına bakar, yani kabul ettiğini gösterir bu kurbanı. Çiftçininkine ise hiç bakmaz. Yani bu kurbanı kabul etmediğini belli eder. Bu hikâyenin anlatıldığı Tevrat'ta daha sonra, duruma içerleyen çiftçinin (Kabil'in) kardeşi ço­banı (Hâbil'i) öldürerek hıncını aldığı yazılır. (Tevrat, tekvin, 4: 1-7)

Sonra Efendi Tann, kendisine sunulan "kurban"ın "özürsüz" ol­masını ister. Bu da islam'a geçmiştir (Fıkıh kitapları, Udhiyye bölü­mü). Kurban "en iyisi"nden olmalıdır.

. Yine Efendi-Tann, sunulan kurban, "ilk doğanlardan olursa da­ha çok beğenir. Tevrat'ta bu da özellikle anlatılır (Tevrat, Çıkış, 13:1, 12, 13,15; 22:29, 30; 34:19; Levililer, 27:26; Sayılar, 3:13;8:16,17;18:15,17; Tesniye: 15:19.). Kabil'in kurbanını neden ka­bul edilmediği ve Hâbil'inkinin neden kabul edildiği incil'de ise şöyle anlatılır: "Hâbil, Tann'ya, Kabil'den daha iyi kurban sundu..." (incil, Ibraniler, 11:4.).

Demek ki Efendi-Tann'nın istediği koşullara uygun olan kurban, Hâbil'in kurbanıydı. "Kan" vardı, kurban 'en iyisi'ndendi ve de "ilk doğan" di.

 

Tanrı her kurbanı kabul etmez

iyi ama, "Efendi-Tann", zavallı çiftçinin sunduğunu niye kabul etmemiştir?

Anlatılmak istenen şu olmalı: Birincisi, çiftçinin "kurban" olarak sunduğu "tanm ürünü", belki de "turfanda" yani "ilk yetişen" türden değildi. Oysa "kutsal kitap"ta, Efendi-Tann'nın hep "turfanda" türün­den ürün istediği işlenir (Tevrat, Çıkış, 22:29;23:16, 19; Sayılar, 18:12; Süleyman'ın Meselleri, 3:9) Efendi-Tann'nın beğendiği bu.

Ayrıca, Kabil'in (çiftçinin) sunduğu, "kan" değildi. Sunulan kur­banın da, daha çok "kan" olmasını ister, islâm'a da bu geçmiştir. Da­hası kurbanda "kan dökülmesi vazgeçilemeyecek bir koşuldur. O denli ki, tüm "fıkıh" kitaplarında anlatıldığına göre: "kan akıblmazsa, kur­ban caiz olmaz". Kurban bayramındaki kurban şöyle tanımlanır: "Ko­şullarının oluşması durumunda, Tanrı yakınlığını sağlamak amacıyla belirli günlerde, belirli yaşta kesilen (yani kam akıtılan) belirli hay­vandır". (Dürer Kitabu'l-Udhiyye, 11265 ve öteki fıkıh kitapları) Kur­banda "kan" temel amaç olduğu için, "hacc" sırasında sunulan "kur­banlardan kiminin bir adı da "kan" anlamına gelen "dem" dir. (Fıkıh kitapları, "cinayetler" bölümü)

122

 

Her adımda kurban

Anadolu'da yeni evlenen çiftlere kurban kesilir. Çiftler kurbanın üzerinden atlarlar. Kanlarını da alınlarına sürerler. Nedeni evliliklerin mutlu geçmesi. Kan akıtmak, uğur ve mutluluk anlamına geliyor. Yağmur yağmadığı zaman, cuma günleri duaya çıkılır ve kurban kesi­lir. Yağana kadar bu olay tekrarlanır. Toplumumuzda her önemli ge­lişmeye kurban kesmek eski bir gelenektir. Yeni bir gelenektir. Yeni bir araba mı alındı? Hemen kurban kesilir. Araba kanın üzerinden ge­çer, uğur sayılır. Devlet büyükleri de kurbanla karşılanır. Fabrika ve yeni işyerleri açıldığında, çocuğu olmayanlann kutsal yerleri ziyaret­lerinde, futbol takımlannın sezon açılışlarında... Adı üstünde Kurban Bayramında ise hayvan kesimi katliam boyutlarına ulaşır.

Kurban kesmenin kökeni nerede? islam! bir gelenek mi? Yoksa daha eski çağlara mı uzanıyor?

İbrahim ve ilk oğlu

İlk doğanın tannya kurban edilmesi çok eski bir gelenektir Kur'an'dan okuyalım:

123

 

"İşte bir oha (ibrahim'e) uslu bir oğlan müjdesini verdik. (Çocuk doğup büyüdü.) Çocuk kendisiyle birlikte yürüme çağına erişince, (ba­bası:) 'Oğulcuğum! Düşümde seni kesiyor olduğumu gördüm. Bir düşün, ne dersin?' dedi. (Oğlan da:) 'Baba! Sana buyurulanı yap. O zaman, Tanrı dilerse, beni sabredenlerden bulursun!' diye karşılık verdi, ficisi de boyun ğince ve (babası) onu alnı üzerine yatınnca biz seslendik ona: 'Ey İbrahim! Düşünü doğruca yerine getirdin. Biz iyi davrananları işte böyle ödüllendiririz.' Apaçık bir denemeydi bu kuş­kusuz! 'Biz kurtulmalık (fidye) olarak ona, büyük bir kurbanlık ver­dik." (Saffat: 101-107.)

Bu ayetlerde anlatılan öyküye göre özet olarak şunlar olmuş:

1-   İbrahim bir çocuk istemiş Tann'dan. "Şöyle akıllı uslu olsun!" Ve de "oğlan"!

2-   İbrahim'in dileği kabul edilmiş. Bir oğlu olmuş.

3-   Ne var ki bu "ilk oğlan"ı kurban olarak kesmesi gerekmiş. Çünkü "Tann"dan öyle buyruk almış. Hem de "düşünde"!

4-   Oğlan biraz büyüyünce babası düşünü açmış. Oğlan da kesile­ceğini, ama bunun bir Tanrı buyruğu olduğunu anlayınca, babasına, buyurulanı çekinmeden yapmasını söylemiş.

5-   Ve İbrahim, kesmek için oğlanı yüzü üstüne yatırmış. Kese­cek!

6-   İşte tam o sırada Tanrı: "İbrahim!" diye başlamış seslenmeye. Oğlunu kesmemesini bildirmiş. Düşünde gördüğüne bağlı kaldığını, "sadakat" gösterdiğini anlatmış. "Bu bir denemeydi (seni denedik)!" demiş.

7-   Ve de (kuşkusuz gökten) bir kurbanlık göndermiş. "Bir büyük kurbanlık".

Sorular sorular...

-İbrahim, çocuğunu kurban etmek, kesmek için bir "düş"ü nasıl kanıt saymış? Bunun Tann'dan olabileceğini nasıl (daha doğrusu niçin) düşünmüş? "Bu oğlanı bir armağan olarak veren Tanrı'ysa nasıl olur da yatırıp kesmemi buyurur? Böyle ARMAĞAN olur mu? Tann'nm amacı armağan vermek mi cinayet işletmek, öz çocuğumu

124

 

rerek sonsuz acılara gömmek mi?" diye neden düşünmemiş?

-Burada olduğu gibi başka konularda da, Kur'an'da Tann'nm in­sanları denediğinden söz edilir. Tann'nm dememeleri kime karşı, ni­çin? Bir şey öğrenmeye, ya da kanıtlamaya gereksinimi mi var?

-Bir başka kişi de, "düşünde gördüğünü bir kanıt sayarak", ibra­him'in tutumunu gösterirse ne olur? ibrahim'in öyküsüyle buna yol açılmış olmuyor mu?

Hemen belirtilmeli ki, bu yola giden Müslümanlar'a da rastlan­mıştır.

-Tann, ibrahim'e -düşte de olsa- "oğlunu kesmesini" gerçekten buyurmuş da, sonradan buyruğunu geri mi almıştır? Böyleyse, Tanrı­lıkla bağdaşır mı bu?

-Tann ibrahim'e çocuğunu kestirmiyeceğini bildirirken oğlanın yerine bir "kurtulmalığa" (fidyeye) neden gerek görmüş? Bir başka canlıyı kurban etmek niye? Ya da bunun için bir kurbanlık yaratıp göndermek?

Akla gelebilen, ama kırşılıksız kalan sorulardır bunlar.

Ayetlerden anlaşılan o ki, "ilk doğan oğlan"ın "Tanrı'ya kurban edilmesi" biçimindeki eski inancın bir yansıması var burada.

Kur'an'daki öykünün kaynağı, kuşkusuz Yahudi kaynakları ve en başta da Tevrat. Aym öykü Tevrat'ta da anlatılır.

"Mal" anlayışının yansıması

ibrahim'in çocuğunu kurban olarak sunmaya götürmesinden söz edilmesi, bir durumu daha yansıtır:

Bu dinlerde "insen", kimi durumlarda "mal" dır. Örneğin köle, sahibinin "mal"ıdır. Kan, kocanın malıdır. Çocuk da, özellikle "ba-ba"nın malıdır. İbrahim'e, çocuğunu "kurban etme" yetkisinin veril­mesi bundan.

Muhammed: "Ben iki kurbanlığın oğluyum"

Muhammed'in böyle dediği aktarılır. Ve yorumlanır ki: Kurban

 

125

 

tıklardan biri ibrahim'in oğlu İsmail'di; öbürü de Muhammed'in babası Abdullah. (Bkz. Aclûnî, Keşfu'1-Hafa, Arapça, 1985, 1 / 230, hadis no: 606. Ayrıca bkz. tefsirler, örneğin F. Râzî, 26 / 152.)

Gelin görün ki, bir terslik var gibi: İbrahim'in oğlu, Tevrat'taki ve Kur'an'daki "Efendi (Bab) Tanrı" için adanmışken; Muhammed'in ba­bası Abdullah, Müslümanlar'ın "put" saydıkları "Hubel" için adanmış­tı. (Bkz. Ibn'ul-Kelbî, Kitabu'l-Esnâm, tahkik: Ahmed Zeki Paşa, An­kara, 1969, Arapçası, S. 18, Türkçesi "Putlar Kitabı", Çev. Beyza Düşüngen, S. 36, İlahiyat Yay.) Yani Peygamberin babası bir "put" için kurban olarak adanmış ve bu adama "put'lara karşı gösterile gel­miş olan Muhammed'çe de benimsenmiş.

Aslında bunda bir terslik yok. "Put" denen "Hubel", gerçekte "el Ba'l" anlamındadır. Yani Fenikelilerin en büyük ve ünlü Tanrısı Ba'l. Mezopatamya'da ve Araplar içinde de son derece yaygın bir tapınma alanı bulan, tanınan "BaT'in anlamı da "efendi"dir. Şu demek oluyor: Tevrat'ın ve Kur'an'ın "Tanrı"sı nasıl "efendi (rab)" niteliğini taşıyor­sa, bunlara kaynaklık eden "Ba'l" de bu nitelikteydi. (Bkz. Dr. Mu-hammed Abdulmuid Han, El Esatiru'l-Arabiyye Kable'l-lslâm, Arap­ça, Kahire, 1937, S. 114 ve öt.)

Demek ki, babasının "BaT'e (Hubel"e) kurban olarak adanmışlı-ğını Muhammed'in benimsemesinde, gerçekte bir terslik yok. Kendi Tannsıyla, bu "Tanrı" arasında bir fark olmadığı için.

•  Peki Muhammed'in babasının kurban olarak adanması olayı ne­dir?

Muhammed'in dedesi Abdulmuttalib, "on tane oğlu olursa, birini TANRI'ya kurban edeceğini" söyleyerek adakta bulunur. Sonra 10 oğ­lu olmuştur. Oğullan gelişme dönemine girince durumu bildirir onla­ra. "Andım, adağımdır, içinizden birini kurban olarak keseceğim." Hepsini toplar Ka'be'ye, Hubel'in önüne götürür. On tane okun üzerine on oğlunun adını yazar. Ve Muhammed'in babası Abdullah'ın adının yazılı bulunduğu ok çıkar sonunda. Kurbanlık Abdullah'tır. Kurban yeri olan İsaf ve Naile adlı putların yanına götürülür. Abdulmuttalib bıçağı eline almıştır. Şakası yok kesecek oğlunu. Ama sonunda kabile­sinden kişiler onu bu işten vazgeçilirler. Birtakım öneriler geliştire­rek... Sonunda "deve"nin basma çorap örerler. Abdullah'ın yerine deve kurban edilir. (Bkz. Ibn Ishak, E's-Sire, tahkik: Muhammedi Hamidul-

126

 

lah, Arapça, Konya, 1981, S. 10-18, fıkra: 16-22; Ibn Hişam, e's-Sire, 1 / 50; Beyza Düşüngen, Putlar Kitabı, S. 75, not: 190)

Yine anlatıldığına göre, Abdulmuttalib'in adağı ZEMZEM Ku-yusu'nu kazma sırasında olmuş. Abdulmuttalib kurbanlık olan oğlunu keseceği sırada, kendisine: "Tann'nı razı et de, oğlunun yerine deve kurban edilmesini kabul etsin..." demişler. Sonra öyle olmuş ve adam 100 deve kurban ederek işin içinden kurtulmuş. (Bkz. Aclûnî, 1 / 230; F. Râzî, 26 /152. Ve öteki tefsirler.)

Abdulmuttalib'in kurban olarak kestiği anlatılan "yüz deve"den söz edilince, Muhammed'in kestiği ve kestirdiği "yüz deve" akla geli­yor ister istemez:

Buharî'nin de yer verdiği bir hadise göre, Muhammed, "Veda Haccı"nda "YÜZ DEVE KURBAN" olarak sunmuştu. Bunlardan bü­yük bir kesimini de kendi eliyle kesmişti. Kalanını, damadı Ali'ye kes­tirmişti. (Bkz. Buharî, e's-Sahih, Kitabu'1-Hac /121-122; Tecrîd, hadis no: 829; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'1-Hac / 348-349, hadis no: 1317.)

Muhammed'in "yüz deve kurban" edebilmiş olması, servetinin büyüklüğünü de ortaya koyuyor. Yahudilerden elde ettiği "ganimet" olarak çokça ve çok önemli hurmalıkları da olan Muhammed, çok da yoksul tanıtılır.

Enes şunu anlatıyor:

"Bir arpa ekmeği ve bir bayat yağla peygambere vardım.-Pey­gamberin zırhı da Medine'de bir Yahudi'ye REHİN olarak verilmişti." (Bkz. Tecrid, hadis no: 966.) Yani "Peygamber bu denli yoksul." de­mek istenir. Ve Muhammed'in bu yoksulluğu cami cemaatlerine de anlatılarak inananlar ağlatılır.

Kurban Bayramı, "kurban"m, "kurbanlıklar"ın bayramıdır. Ve en eski çağların "tanrılara kurban" geleneğini yansıtır.

2000'e Doğru 16 Temmuz 1989, Yıl 3, Sayı 29

 

127

 

"KUR'AN MUCİZELERİ

12 Temmuz 1989 günlü Sabah gazetesinin arka sayfasında, Prof. Cevat Babuna'dan bir haber: "Bir Kur'an Mucizesi Daha" başlık­lı-

Neymiş bu "yeni Kur'an mucizesi"? Prof. Dr. Cevat Babuna şöyle demiş:

_"Biz 15 yıl öncesine kadar anne rahmindeki bebeğin kalp atışla­rının 3 aydan sonra başladığına inanıyorduk. Ultrasonografinin uygu­lanmasından sonra bebeğin kalp atışının, gebeliğin altınca haftasında başladığını öğrendik."

Bunu böyle söyleyebilecek bir başka bilim adamı yeryüzünde bulunabilir mi dersiniz? Bilimi, bilimin yansızlığını, "iman politika-sı"na kaptırmamış eritmemiş bir bilim adamı ciddi ciddi böyle söyle­yebilir mi? Prof.'a göre, ana rahmindeki bebeğin kalp atışlarının gebe­liğin altıncı haftasında başladığı, bilim dünyasında, ancak 15 yıldan bu yana bilmiyormuş!

Peki Kur'an'da "bebeğin ana rahminde kalp atışlarTna bir değin­me mi var, bir açıklama mı var?

Hayır! Kesinlikle hayır. Zaten böyle bir şey olamaz. Ama bakın Prof. Babuna ne diyor:

"Kur'an'daki hadiste de şöyle denilmektedir: 'Sizden her birinin hilkati (yaratılışı) 40 günde tamamlanır' deniliyor. Bu da 6 hafta eder." Yanlışlarla dolu olan bu sözü düzeltmeye neresinden başlanmalı? Bir kez. "Kur'an'daki hadis" diye birşey olmaz. "Kur'an"da "ha­dis" yoktur da ondan. Ayraç içinde gösterilen Buhari ve Müslim, Kur'an'ın dışında hadis kitapları olan hadisçilerdir. "Buhari ve Müs­lim'in yer verdiği hadis kitaplarında bu böyle anlatılır" demek isteni­yor olmalı.

"Hadis"i ele alalım:

"Kur'an mucizesi" diye sunulan hadis aynen şöyledir. Buhari'de: "Sizin herbirinizin yaratılışı, ana karnında, 40 günde tamamla­nır. Sonra bir 40 gün daha geçip kan pıhtısı olur. Sonra bir 40 gün da­ha geçince bir çiğnem et olur. Sonra Tanrı bir melek gönderir; dört ke-

128

 

limeyi yazmasını buyurur 'Ona AMEL'ini, RIZK'ını, ECEL'ini ve ce­hennemlik mi, cennetlik mi olacağını yaz!' der. Sonra ana karnındaki-ne RUH (can) ÜFÛRÜLÜR..". (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu't-Tevhid 128; Tecrid, hadis no: 1324.)

Görülüyor ki hadise yani Muhammed'e göre, bebeğin ana rah­minde "kan pıhtısı" durumuna gelmesi için bile 2 "40 gün", yani "80 gün" geçmesi gerekiyor. "120 gün" sonra da "bir çiğnem et (mudga)" durumuna geliyormuş! Bundan sonra "gönderilen melek" aracılığıyla "dört şey"i, "AMEL"i yani yaşarken hangi işler yapacağı, kulluk göre­vini nasıl yapacağı, sonra "RIZK"ı yani dünyada eline geçecek yiye­cekleri, içecekleri, mal varlığı, sonra "ECEL"i, dünyada ne kadar ya­şayacağı ve sonra cennetlik mi, cehennemlik mi olduğu yazdırmış. Ve işte bütün bunlardan sonra "ruh" yani can "üfürülür" müş bebeğe, Ya­ni aradan 120 gün geçtiktan sonra bebeğin canlı duruma gelebileceği anlatılıyor.

îşte Prof. Cevat Babuna'nın dayandığı "hadis"te bunlar var. Bun­lar mı o sözünü ettiği buluşu ortaya koyuyor? Bunlarda mı "bilimsel­lik" var?

Bir de dayanılan ve hadise de kaynak olan Kur'an ayetlerine bakalım:

Bu ayetlerin, Diyanet'in resmi çevirisindeki anlamı şöyledir: "And olsun ki insanı, süzme çamurdan yarattık. Sonra onu, nutfe (meni) ha­linde sağlam bir yere; yerleştirdik. Sonra nutfeyi donmuş kana çevirdik. Donmuş kanı bir çiğnemlik et yaptık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah, ne ulu­dur!" (Mü'minûn: 12-14).)

Gelin siz, profesörün söylediği "Kur'an mucizesi"ni burada bulun. "Bilim dürüstlüğü"nden sapmadan...

"Bilim"le "mucize" birarada olamaz. "Mucize" inancının var oldu­ğu yerde bilim yoktur.

Gazetenin haberi verdiği sayfanın bir köşesinde "Mucize Bir Değil ki" başlıklı da bir yazı var. "Cenin"in nasıl oluştuğuna ilişkin yine "Kur'an mucize"sinden sözediliyor. "Döllenme"nin bilimsel biçimi ve açıklaması Kur'an'da varmış. Kur'an'ın neresinde?

Gösterilen bir ayet de, insan suresinin 2. ayeti. Ne deniyormüş bu ayette? "Gerçekten biz insanı katışık nutfeden yaratmışız" deniyor-

 

129

 

muş? Peki deniyorsa ne oluyor? Bundan hangi bilimsel buluş var? İn­sanın "karışık bir meniden" olduğu, oluştuğu, ilk çağların ilkellerinde bile bilinen bir anlatım biçimi.

Kur'an'da şu da anlatılır:

Târik Suresinin 5.-7. ayetlerinin, Diyanet çevirisindeki ayetleri-. nin, Diyanet çevirisindeki anlamlan:

"Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın. O, erkek ve kadı­nın beliyle göğüsleri arasından atılagelen bir sudan yaratılmıştır."

"İnsanın oluşmasına neden olan su", yani "meni", "BEL" ile "GÖĞÜSLERİN ARASF'ndan geliyormuş. İşte bilimsellik ve işte "mucize".

2000'e Doğru 23 Temmuz 1989, Yıl 3, Sayı 30

130

MUHAMMED'ÎN DOKTORLUĞU (I)

"Muhammed'in doktorluğu" var. Buna, hadis kitaplarında başlı başına bir ana bölüm ayrılmış; adına da "peygamberin doktorluğu, sağlık öğütleri, hastalıkları tedavileri, tedavi için gösterdiği yollar" de­mek olan "peygamberce tıp" anlamında "e'ttıbbu'n- Nebevî" ya da "tıp kitabı (bölümü)" anlamında "Kitabu't- Tıbb" denmiştir.

Önce Muhammed'in hastalıklara nasıl baktığını görelim:

 

Muhammed'in hastalıklara bakışı

Muhammed'in öğüdüne göre, en önemli olan, "Tann'nm takdi-ri"dir. islam kelamındaki genel inanç doğrultusunda: "Tann'nm takdir ettiği, değişmez".

Söz konusu olan "bulaşıcı hastalıklar mı?

-          "La advâ"... Yani: "Hastalığın bulaşması olmaz" ya da "bulaşıcı
hastalık yok". (Bkz. Buhâri, Kitabu't- Tıb / 19,25,43-46; Tecrîd, ha­
dis no: 1927; Müslim, Kitabu's, Selâm / 111 - 116, hadis no: 2224-
2225 ve öteki hadis kitaplan.)

Bu hadisin açıklamasında Kâmil Miras, "Tann'nm takdirini dü­şünmeden, hastalığın bulaşıcı olabileceğine ilişkin inancın, "Câhili-yet (bilgisizlik)" döneminde, yani İslam öncesi dönemde bulunduğunu açıklıyor. (Bkz. Tecrid, hadis no: 1927. c.12, S. 84.)

Buhâri'nin de yer verdiği hadiste, Muhammed'in "hastalıkta bu­laşma olmaz" sözü üzerine bir köylü Arabın karşı çıktığı ve Muham-med'le bu Arap arasında şu tartışma olduğu anlatılır:

- Bulaşıcı hastalık diye bir şey yok.

- Nasıl olmaz ey Tanrı elçisi? Bulaşıcı hastalık diye bir şey yok­sa, benim kumluktaki develerime ne oldu? Birer geyik gibi (güzel ve sağlıklı) idiler. Sonra uyuz develer katıldı aralanna ve develerimi de uyuz ettiler  

131

- Ya ilk uyuz deveye hastalık nereden geçti? Kim geçirdi? (Bkz. Buhâri, Kitabu't- Tıbb I 25; Tecrid, hadis no: 1928; Müslim, Kitabu's-Selâm 1101, hadis no: 2220. Ve öteki hadis kitaplan.)

Muhammed köylü Araba, "Ya ilk uyuz deveye hastalığı kim ge­çirdi?" derken ne demek istiyordu?

Kâmil Miras şu karşılığı veriyor:

_ "İlk uyuz hastalığına tutulan devenin bu hastalığının başkasın­dan, başka bir yerden geçmediği, Allah'ın takdiriyle olduğu kuşkusuz. Senin develerine uyuz geçmesi de Yüce Allah'ın takdiriyledir." Böyle demek istemiştir. (Bkz. Tecrid, 1928 no.lu hadis, dipnot: 1, c. 12, S. 86, Diyanet yay.)

Hadisi çeviren Kamil Miras, zorlamalı bir yorumla - tıp gerçekle-ri karşısında - durumu kurtarmaya çabalıyor. Gerçekte Muhammed'in şunu demek istediği belli:

_ "Senin develerine uyuz hastalığı, başka develerden geçmiş ola­maz. Öyle olsa, bu hastalığın ilk görüldüğü develere nereden geçtiğini açıklayamazsın. Demek ki hastalık bulaşmayla filan değil, Tann'nın takdiriyle olmuştur."

Muhammed'in: "Hastalıklı deve sağlıklı devenin yanına sakın yaklaştırılmasın" dediği de aktarılır. (Bkz. Buhâri, Kitabu't- Tıbb I 53; Müslim, Kitabu's-Selâm 1104 -105, hadis no: 2221.)

Ne var ki buradaki çelişki, hadisi aktaran Ebu Hureyre'ye anım-satıldığı zaman Ebu Hureyre şaşırır, kızar, bocalar ve anlaşılmaz söz­ler söyler. (Bkz. aynı kaynaklar, aynı yerler.)

Muhammed'in "arslandan kaçar gibi cüzzamlıdan da kaç!" dediği de aktarılır. (Bkz. Tecrid, hadis no: 1927.)

Buradaki çelişkiyi giderme çabası da görülür yorumcularda, Mu­hammed böyle bir şey söylemişse, "cüzzam"dan, "cüzzamlı"dan çok ürkmüş olmalı. Korkunçluğu, çok eskilerden sürüp geldiği için... Ama ne olursa olsun; Muhammed'in "lâ advâ", yani "hastalık bulaşması di­ye bir şey yok!" dediği bir gerçek. Çünkü bu, Ebu Hureyre'den başka "sahâbi"lerden de aktarılıyor. Enes, Câbir gibi. (Bkz. Aclûnî, Keşfü'l-Hafa, Hadis no: 3078, C. 2, S. 492.)

Sonuç: Muhammed'in hastalığa bakışı, en başta "Tann'nın takdi­ri" açısından, "hastalık bulaşması diye bir şey yok" ya da "bulaşıcı

132

hastalık yok" demesi de bundan.

Muhammed'in hastalıkları nasıl tedavi ettiğini ve ettirdiğini de göreceğiz.

2000'e Doğru

30 Temmuz 1989, Yıl 3, Sayı 31

 

133

 

kürüksüz üfürük, tükürüktü üfürük.

 MUHAMMED'ÎN DOKTORLUĞU (II)

Muhammed'in doktorluğunun hadis kitaplarında "e't- Tıbbu'n Nebevî (Peygamberce tıp ya da peygamberin übbı)" "kitabu't- Tıbb (tıp bölümü)" başlıkları altında sunulduğunu geçen sayıda belirtmiş ve bü bölümden hadis aktararak "Muhammed'in hastalığa nasıl baktığı" üzerinde durmuştuk. Aktardığımız ve kesinlikle sağlam kabul edilen hadise göre Muhammed: "lâ advâ= hastalık bulaşması diye bir şey yok!" diyor. Şimdi Muhammed'in hastalıktan nasıl "tedavi" ettiğine ve ettirdiğine ilişkin hadislerden sunulacak: _..

 

 

Tükürüksüz üfürük:

Hadislere göre Muhammed, bu yöntemle kırıkları, yaralan, kılıç yaralannı bile tedavi ediyordu. Yani okuyup üfürerek:

Ekva' Oğlu Seleme Hayber'de bacağından vurulur. Muhammed'e gelir. Muhammed "üç nefes" eder, yani okuyup "üç kez üfürür" Sele-me'nin sorunu, ağrısı, acısı kalmamıştır. (Bkz. Buhari, e's-Sahih, kita­bu'l- Meğâzî / 38; Tecrid, hadis no: 1611; Ebu Davud, Sünen, Kita­bu't- Tıbb /19, hadis no: 3894 ve öteki hadis kitaplan.)

 

Tükürükle tedavi:

Muhammed'in birçoklarını "tükürük"le tedavi ettiği anlatılır. Böyle tedavi ettikleri arasında, damadı Ali de bulunmakta:

Muhammet_ Ali nerede?

Sahâbe_ Gözleri ağrıyor (hasta).

Muhammed _ Bana gelsin!

Bu konuşmadan sonra Ali Muhammed'e gelir. Ve Muhammed, Ali'nin gözlerine tükürür; tedavi eder. Hadiste, aynen şu anlamdaki sözler yer alır:

"Peygamber Ali'nin gözlerine tükürdü ve gözler hemen orada iyileşti. Öylesine ki, gözlerde hiç ağn bulunmamış gibiydi." (Bkz. Bu-hari, e's-Sahih, kitabu'l-Cihad / 102,143; Tecrîd, hadis no: 1236; Müs­lim, e's-Sahih, Kitabu'l- Cihâd / 132, hadis no: 1807 ve öteki hadis ki­tapları.)

Üfürükle tedavi:

Hadislerde pek çok örnek verilir. Ve iki türü vardın Tedavide tü-

134

 

Tükürüklü üfürük:

Ali'nin gözlerinin tedavisinde görüldüğü gibi pek çok olayda bu yöntem uygulanırdı. İlkellerde de bu tedavi yöntemi çok geçerli ve yaygındır. Prof. Dr. Veyis Örnek şunlan yazan

"Tükürük (ilkellerde) hastalık tedavisinde kullanılır. Tüküren kimsenin mistik ve majik (büyüsel) gücünü, karşısındakine geçirdiği­ne inanılır. Aynca nazar inancının yaygın olduğu yerlerde, kötülüğü uzaklaştırıcı pratiklerde kullanılır." (Bkz. örnek, Etnoloji Sözlüğü, Tükürük mad.)

Üfürükle tedavinin alanına giren hastalıklar:

Yukanda da belirtildiği gibi hadislerde, bu tedavi yönteminin pek çok olayda kullanıldığı anlatılır.

"Nazar"a (göz değmesine) karşı üfürük:

Yüzünde sarılık belirtisi görülen bir kız görür Muhammed. Ve hemen buyurur,

135

_ "Bu kızcağızı okutup üfletin. Çünkü buna göz değmiştir (nazar var)." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu't-Tıbb / 35, Tecrid, hadis no: 1933; Müslim, e's-Sahih, Kitabu's-Selâm / 59, hadis no: 2197 ve öteki hadis kitapları.)

Muhammed'in kanlarından Âişe anlatıyor:

"Peygamber, göz değmesine karşı (tedavi için) okuyup üfürmeyi buyurmuştur." (Bkz. Buhari, e's-sahih, Kitabu't- Tıbb / 35; Tecrid, ha­dis no: 1932; Müslim, e's-Sahih, Kitabu's-Selâm / 55-56, hadis no: 2195 ve öteki hadis ki.)

Yılan, akrep, böcek sokmalarında üfürük:

Malik Oğlu Enes anlatıyor:

"Peygamber, böcek, akrep, yılan zehirlemelerinde ve kulak ağrı­sında tedavi için okuyup üflemeye izin verdi." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu't-Tıbb / 26; Tecrid, hadis no: 1929; Müslim, Kitabu's-Selam I 57-58, hadis no: 2196. ve öt.)

Aynı şeyi Âişe de anlatıyor. (Bkz. Buhari, e's-Sahih, kitabu't-Tıbb / 35; Tecrid, hadis no: 1934; Müslim e's-Sahih, Kitabu's- Selâm / 52-53, hadis no: 2193.)

Üfürükle tedavi ücreti ve Muhammed'in payı:

Hadiste anlatıldığına göre: Ebu Said ve Peygamberin öteki arka­daşlarından bir kalabalık, birkesim yeri elegeçirmek için yola çıkar. Yolları bir kabileye düşer. Kabile başkanını akrep sokmuştur. "Pey­gamberin arkadaşlarına başvurulur. Tedavi için birşey bilen olup ol­madığı sorulur. Ebu Said Hudri atılıp, başkanı tedavi edebileceğini söyler. Ücret pazarlığından sonra tedaviye girişir. Fatiha suresini oku­yup üfürür. Başkan kurtulmuştur. Ücret: Bir sürü koyun. Yani akrep zehirini okumayla, üfürükle tedavinin karşılığı. Bu arada, sürünün Ebu Said ve arkadaşları arasında bölüştürülmesi sözkünusu olunca sorun çıkar. Çözüm için "Peygamber"e götürülür konu. Olay ve tedavi anla­tılır. Alınan ücret de... Bunun üzerine Muhammed'in verdiği karşılık

136

 

şu olur:

_ "Çok iyi etmişsiniz (bu tedavi ve ücret işinde.) Koyunları şim­di paylaştırın ve benim payımı da ayırın..." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu't- Tıbb / 39; Tecrid, hadis no: 1031; Müslim, e's-Sahih, Kita­bu's-Selâm / 65-66, hadis no. 2201.)

2000'e Doğru 6 Ağustos 1989, Yıl 3, Sayı 32

 

137

 

MUHAMMED'İN DOKTORLUĞU

(I I I)

Muhammed'in doktorluğu konusu öyle kolay bitmez, ama bu ya­zıyla şimdilik bitecek.

Üfürükle tedavide el sürme, okşama:

Vücudun ağrıyan, acıyan yerine el sürerek okunur; üflenir. Mu-hammed de böyle yapardı hastalarına. Muhammed'in karılarından Âi-şe anlatıyor: "Hastaya Peygamber şunu diyerek tedavi ederdi:

_ Kimimizin tükürüğüyle yöremizin toprağıdır bu. Efendimizin (Tanrımızın) izniyle hastamız iyileşir bununla." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu't- Tıbb / 38; Tecrid, hadis no: 1935; Müslim, e's-'Sahih, Kitabu's-Selâm / 54, hadis no: 2194; Ebu Davud, Sünen, Kitabu't-Tıbb /19, hadis no: 3895 ve öteki hadis kit)

Âişe, Muhammed'in başlangıçta "Bismillah (Tanrı adıyla)" dedi­ğini de anlatır aynı hadiste.

Ve bu hadisin açıklaması şöyle yapılır:

"Peygamber, tükürüğünden işaret parmağına bulaştırır ve bu par­mağı toprağa sürerdi. Tükürüklü ve topraklı parmağıyla da hastayı sı­vazlar, elini (parmağını) hastanın hastalıklı yerinin üzerinde gezdirdi." (Bkz. Kâmil Miras, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercüme­si, 12/92, hadis no: 1935; Müslim, yukarıdaki hadis, 2/1724.)

Yine Âişe anlatıyor:

"Bizden bir insan, hastalığından şikayette bulunduğunda Pey-gember, eliyle hastalıklı yere dokunurdu (elini ağrıyan, acıyan yer üzerinde gezdirip okşardı)..." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu't- Tıbb / 38; Müslim, e's-Sahih, Katibu's- Selâm / 46, hadis no: 2191. Ve ÖL)

Âişe Muhammed'in bu sırada hangi "dua"yı okuyup üfürdüğünü de aynı hadiste açıklar.

Yukarıdaki ve daha birçok hadislerde anlatıldığına göre, Muham-

138

 

med tükürüklü ya da tükürüksüz üfürükle tedavi ederken değişik şey­ler mırıldanır ve elini hasta üzerinde gezdirirdi. Din etnolojisi alanın­daki inceleme ve araştırmalar ortaya koymuştur ki, ilkellerde de bu te­davi yöntemi vardır. Büyüsel etki görülür. O nedenle ilkellerde "büyücü", aynı zamanda hastalara bakan bir tür doktordur.

Ebu'l-Âs Oğlu Osman anlatıyor.

Bu Osman'da bir ağrı - acı vardır. Gelip Muhammed'e anlatır. Muhammed de hemen şunu söyler.

_ "Elini, vücudunun o ağrıyan yerine koy ve şunları oku.." Üç kez "Bismillah" demesini, yedi kez de başka bir dua okuyup üfürmesi-ni bildirir. (Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu's-Salâm / 67, hadis no: 2202.)

Deliliğin üfürükle tedavisi:

Temim kabilesinden Salt Oğlu Hârice'nin amcası Ilâka yeni müs-lüman olmuştur. Müslüman olup Muhammed'in yanından ayrıldıktan sonra yolu bir kabileye düşer. Bu kabilede demir zincire vurulup bağ­lanmış bir deli adam vardır. Ailesi, yeni müslüman Ilaka'yla konuşun

_Evet..

_ Duyduğumuza göre, sizin sahibiniz (Muhammed), Tanrı'dan yararlı şeyler getirmiş. Sen de onun arkadaşı olduğuna göre, bu hasta­mızı (deliyi) iyiliğe kavuşturacak bir şey biliyor musun?

Yeni müslüman (nasılsa öğrendiği) Fatiha suresinin okuyup üfler deliye. Zincirle bağlı deli iyileşir. Ve yeni müslüman (Ilâka), tedavisi­nin karşılığında, delinin ailesinden yüz koyun alır. Muhammed'e gel­diğinde olayı anlatır. Muhammed'le şöyle konuşurlar:

_ O deliyi tedavi ederken Fâtiha'dan başka birşey okumadın de­ğil mî?

_ Hayır.

_ Canım üstüne antiçerek söylerim ki, sen öyle başkaları gibi bâ­tıl bir tedavinin karşılığını alıp yemiyorsun; hak olan bir üfürükle te­davinin karşılığını alıp yiyorsun. (Yani üfürüğünün karşılığında aldı­ğın yüz koyun sana helâldir, hak ettin bunu.)

Bu hadise en sağlam altı kitaptan üçüncüsü olan Ebu Davud'un

 

139

 

"Sünen"i ve Ahmed Îbn Hanbel'in "Müsned"i de yer vermiştir. (Bkz. Ebu Davud, Sünen, Kitabu't- Tıbb / 19, hadis no: 3896; Ahmed îbn Hanbel,Müsned,5/211.)

 

Üfürüğün hastalığa karşı koruyuculuğu

Hadislerde, üfürük, tedavi yöntemi olarak yer aldığı gibi, hasta­lıklara, tehlikelere karşı koruyucu olarak da yer alır. Örneğin yılan, ak­rep sokmalarına karşı bir önlem diye öğütlenir. Akrep sokmuş, zehir­lenmiş olan birinin başvurduğu Muhammed, şunlan söyler: "Sen yatarken şunlan okuyup üfürmüş olsaydın, akrep seni sokmayacaktı. Soksa da zarar veremiyecekti." (Bkz. Müslim, e's- Sahih, Kitabu'z-Zikr, hadis no: 2709; Ebu Davud, Sünen, Kitabu't- Tıbb 119, hadis no: 3898.) Üfürük, cinlere, şeytanlara karşı da bir önlem olarak gösterilir. (Bkz. Ebu Davud, Sünen, hadis no: 3893.)

Hastalığa karşı temizlik:

Hadiste, bir temizlik ömeği ve önemli bir önlem: "Herhangi birinizin yiyecek kabına bir sinek düşse (sineğin tümü batmış değilse) tümünü iyice baürsın kaba. Çünkü sineğin bir kana­dında zehir, öbür kanadında zehire karşı şifa vardır." (Buhari'de de yer alan hadis için, Diyanet yayınlanndan Tecrid-i Sarih'a, 1941 no.lu ha­dise bkz.)

2000'e Doğru

13 Ağustos 1989, Yıl 3, Sayı 33

140

KUR'AN'IN TANRI'SI NEREDE?

Mülk Suresinin 16. ve 17. ayetlerinin, Diyenet'in resmi çevirisin-deki anlamı şöyle:

"GÖKTE OLAN'ın, sizi yerin dibine geçirmesinden güvende mi­siniz? O zaman, yer sarsıldıkça sarsılır. GÖKTE OLAN'm, başınıza taş yağdırmasından güvende misiniz? Benim uyarmamın nasıl olduğu­nu yakında bileceksiniz."

Ayetlerin başında, "men fi's-Semâ" yer alıyor. "Gökte Olan" an­lamında.

Bu "Gökte Olan" kim?

Kuşkusuz, anlatılmak istenen, "Tann".

Demek ki bu ayetlerde, "Tann"nın "gökte olduğu", çok açık bi­çimde anlatılmakta.

"Tanrı" için "GÖKTE OLAN" denmesi, birçok konuda olduğu gibi şaşkınlığa ve bocalamalara yolaçmış Müslüman yorumcular ara­sında. Bir kesimi, buna da dayanarak şöyle demişlerdir:

_ Tann'nın yeri, yurdu vardır. (Tann'nın yeri, göktür.) (Bkz. F.Râzî, e't- Tefsiru'l- Kebîr, 30 / 69.)

Ne var ki buna karşılık şu sorular sorulmuş:

_ Tann, "gök"te olsa, "Tann"nm "gök"ten daha küçük olması ge­rekir. Böyle bir şey nasıl düşünülebilir?

_ "Tann"nın "gök"te olduğu düşünülürse, varlığının ve varlığını sürdürebilmesinin, bir başka şeye bağlı olduğunu da düşünmek gere­kir. Bu, nasıl olabilir? (Bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 7/5233.)

Kur'an yorumculanndan, "gökte olma"yı, "yerinin-yurdunun ol-ması"nı, "Tann"ya, "Tanrı" kavramına yakıştırmayanlar pek çok. Ne var ki Kur'an'm kendisinin, bunu "Tann"ya yakıştırdığı ve öyle anlat­tığı da bir gerçek. Yorumcular, zorlamalı yorumlara sapsalar da bu gerçeği değiştirememekte. "ilker'ler de, "Tann"yı "gök"te görmezler miydi ve "çağdaş ilkeller" de öyle görmüyorlar mı? Ebu Müslim de, ayetlerde Tann için "GÖKTE OLAN" denmesini, Araplann, Tanrı'yı

 

141

gökte görmelerine bağlıyor. (Bkz. F. Râzî, 30 / 70.)

Bakara Suresinin 210. ayetinde de şöyle denin

"Onlar, Tann'nın ve meleklerin, gölgeli bulutlar (ya da buluttan gölgeler) içinde gelmesini beklerler yalnızca. Ve işin (işlerininin) biti-rilivermesini... İşler, Tann'ya döner."

Diyanet çevirisinde "Allah'ın azabının ve meleklerin tepelerine binip..." biçiminde bir anlam veriliyor. Ayetin sözleri, böyle bir anla­ma elverişli değil. Ayette, "Allah'ın azabının gelmesi"nden değil; KENDlSt'nin "bulutlar içinde" gelmesinden sözediliyor. Ayette açıkça yer aldığı halde, "Tann"nın "bulutlar içinde gelmesi", Tann'ya yakıştı-nlmadığı için, çeviriye yorum katılıyor ve "Allah'ın azabının..." deni­yor. Bu yorum, kimi Kur'an yorumlarında da var. (Örneğin bkz. Tefsi-ru'n-Nesefî, 1 / 105; Tefsiru'l-Celâleyn, 1 / 31; Taberî, Camiu'l-Beyân, 2 /191-192; F. Râzî, 5/215.)

"Tann"nın "bulutlar içinde gelmesi" Tevrat'ta da var. Kaynakda zaten orası. Ş unlan okuyoruz Tevrat'ta:

"Ey Efendi Tanrım (Rab Allah), çok büyüksün! (...) Sensin bu­lutları kendine araba edinen..." (Tevrat, Mezmurlar, 104:1-2.) "İşte Efendi Tann (Rab), hızlı bir buluta binmiş olarak Mısır'a gidiyor. Onun bulunmasından Mısır'ın putları titreyecek..." (Tevrat, îşaya, 19:1.)

Bununla birlikte Kur'an'ın Tann'smın da, Tevrat'ın Tann'sının da asıl yeri, "Tahtı-sarayı" demek olan "ARŞ"ı, "göklerin üstünde"dir. Kur'an'da, yeri ve gökleri yarattıktan sonra "arşa dayandığı" bildirilir. (A'raf: 54; Yunus: 3; Ra'd: 2; Tâhâ: 5. ve öteki sureler.) Hadislerde de "ARŞ"ın, göklerin üstünde bulunduğu bildirilir. "ARŞ"a ve "Tann"nın üzerinde bulunduğu bildirilen "sekiz dağ keçisi"ne ilişkin ayet ve ha­disler sunulduğunda ayrıntılar görülecektir, aynca unutmamak gerekir ki, Muhammed'in de, "Tann'yla görüşüp konuşmak" için "göklerin ötesine", O'nun "ARŞ"ına gittiği bildirilir. (Miraç olayı.) Tevrat'ta da şu tür anlatımlar göze çarpar: "Göklerin göğü üstüne binmiş olana ez­giler söyleyin!" (Tevrat, Mezmurlar, 68:33.) "Efendi Tann (Rab), kut­sal tapınağındadır. O'nun TAHT'ı GÖKLERDE'dir..." (Mezmurlar, 11:4.) "Efendi Tann, TAHTINI GÖKLERDE KURDU." (Mezmurlar 103:19.) İlk çağların ilkellerinin de, çağdaş ilkellerin de "TAN-RFlannın yeri, "gökler"dir.

142

 

"Tann'nın asıl yeri"nin "gökler"de olduğu bildiriliyor. Ama bu, Tann'nın o yerden, zaman zaman "inmesi"ne engel değil. Tevrat'ta şöyle denir: "Ve gökleri eğip indi. Ve ayaklan altında kara bulutlar vardı." (Mezmurlar, 18:9.) Kur'an'da da Tann'nın, "kıyamet günü, me­leklerle birlikte geleceği" (Fecr: 22.), "TAHTI'nı taşıyan 8 melekle (tahtının üzerinde) geleceği" (el Hakke: 17.) bildirilir. Hadisçilerce tartışmasız sağlamlıktaki bir hadiste de Muhammed, şöyle der:

"Efendi Tanrımız (Rabbuna), her gece, gecenin son üçte biri kal­dığında, DÜNYA GÖĞÜNE İNER..." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kita-bu't-Tehaccüd / 14; Tecrid,hadis no: 590; Müslim, e's-Sahih, Kitabi Salati'l-Müsafirîn/68-172, hadis no: 758. Ve öteki kitaplar.)

"Tann'nın dünya göğüne (birinci kat göğe) inmesini Tann'ya ya-kıştıramayan Müslüman yorumcular, "te'vil" yoluna sapıp yorumlarla durumu kurtarmaya çabalarlar. Ama Ibn Teymiyye gibi bu yola karşı çıkanlar, sözlerden ne anlaşılıyorsa öyle almak ve anlamak gerektiğini savunurlar. (Bkz. îbn Teymiyye, Der'u Teâruzi'1-Akli ve'n-Nakl Arap­ça, 1971,1/15.)

2000'e Doğru 20 Ağustos 1989, Yıl 3, Sayı 34

 

143

TANRININ TAHTI, SARAYI

8 DAĞ

KEÇİSİNİN SIRTINDA

"Tann'nın tahtıyla sarayı"na, Kur'an dilinde "ARŞ" denir. "Arş", sözlük anlamıyla, "tavanlı bir yapı" demek. (Bkz. Râğıbu el Müfre­dat.) "Taht", "saray" anlamında kullanır. (Bkz. Arapça sözlükler.) Şe­rif Cürcanî'ye göre, "ARŞ", "tüm cisimleri (varlıkları) içine alıp kuşa­tan bir cisim "dir. (Bkz. Cürcânî, Ta'rifât.) Eski gökbilimde, "gök" demek olan "felek"ler "9"dur. "9. Felek" için: "Feleklerin Feleği", "En Büyük Felek" ve "Atlas Feleği" diye adlar verilir. (Bkz. Şerhu'l- Çağ-minî, Arapça, 15-16, 23-24). işte din dilindeki "Tann'nın Arşı"da bu­dur. (Bkz. Muhammed Ali Tehânevi, Keşfu Istılahati'l-Fünûn, istan­bul, 1984, tıpkıbasım, Arapça, 2/981.)

Kur'an'da Tann için "Kral" anlamında "Melik" denir. (Bkz. Tâ-hâ: 114; Mü'minûn: 116; Haşr: 23; Cum'a: 1; Nâs: 2.) "Kral" olunca da "SARAY"ı ve "TAHT'ı olur. "Tann'nın ARŞ'ı da bu anlamda.

"Arş" Kur'an'da, türevlerinin dışında 26 kez geçer. 4'ü, "Sebe' (Saba) Kraliçesi"nin "tahü-sarayı" anlamında. (Bkz. Nemi: 23, 38,41, 42.) Biri, "Peygamber" Yusuf un "taht"ı. Mısır'da hükümdarken. (Bkz. Yusuf: 100.) Öbürleriyse Tann'nın. (Bkz. A'raf: 54; Tevbe: 129; Yu­nus: 3; Hûd: 7; RA'D: 2. ve öteki surelerdekiler.

Ayetlerde Tann'nın "ARŞ "a "dayandığı" (istiva) yani "tahtına, sarayına geçip kurulduğu" anlatılır. (Gösterilen ayetlere bkz.) Ne var ki "kelamcı" Müslüman yorumculardan birçoğu, bunu Tannlık için uygun görmez ve akılla bağdaştırmaz. (Bkz. F. Râzî, Tefsirul -Kebîr, 14 / 101 ve öt.; Tefsiru'n-Nesefî, 2 / 56 ve öteki tefsirler, aynca bkz. kelâm, akâid kitapları, örneğin: imam Ebu Mansur el M/Matüridî, Ki-tabu't-Tevhid S. 67-77.)

Bu nedenle de durumu kurtarmak için sözleri, kendi gerçek an-lamlannın dışına çıkanp yorumlarlar. (Yorumlar için bkz. F. Râzî, 14 /114 ve öt.; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 3 / 2176 ve öt.) Ne var ki, bu "te'vil" yolunu, "SELEF" adı verilen "eski islam ulu-

144

 

lan" benimsemezler. Bu yüzden kelamcılarla "Selefiyye"den hadisçi-ler arasında, bu ve benzer konularda uzun tartışmalar süregelmiştir. (Bkz. Talat Koçyiğit, Hadisçilerle Kelamcılar Arasındaki Münakaşa­lar, Ankara, 1969, S. 115,135-136.)

Hadisçilerden imam Mâlik ve imam Ahmed Ibn Hanbel'in görü­şü şöyle:

"Tann'nın istivası (yani sarayında tahtına geçip kurulması) MA­LUMDUR (bilinir), nasıl olduğuysa MEÇHULDÜR (bilinemez). (Bkz. Muhammed Ali Sabunî, Safvctu't Tefâ- sîr, 1 / 450.)

Kurtubî de şöyle der:

"Salih seleften hiç kimse şunu inkâr etmez: Tanrı, ARŞ'ın üstüne kurulmuştur, (istiva) Bu, gerçektir. Selef yalnızca, bu kurulmanın NASIL olduğunu bilmez. Çünkü bunun nasıl olduğu, gerçek anlamda bilinemez." (Bkz. Kurtubî, tefsir, 7 / 219)

Ibn Teymiyye'yse bilinemezliği kabul etmez bu bunun eskilere dayandırılamayacağını savunur. (Bkz. Ibn Teymiyye, Der'u Tearuzi'l-Alki ve' ne7Nakl Arapça, 1/14-15.) Ibn Teymiyy'ye göre ne zorlamalı yorumlara sapılmalı, ne de"yalnızca Tann bilir" denmeli; sözlerden ne anlaşılıyorsa o öylece alınıp kabul edilmeli.

Kısacası: "Tann'nın Arşı" denince anlatılmak istenen "Tann'nın tahtıyla sarayı"dır ve ayetlerde Tann'nın buraya geçip kuruluduğu bil­dirilir.

Muhammed'in bir açıklamasına göre, "GÜNEŞİN KARAR YE­Rİ" de "ARŞIN ALIT'dır. Muhammed, "GÜNEŞ"in her gün bu "ka­rar yeri" ne vardığını, batışının böyle olduğunu, burada secde ettiğini, sonra Tann'nın buyruğuyla dönüp yeniden doğduğunu anlatır. (Bkz. Buhâri, e's-Sahih, Bed'u'1-Halk / 4; Tecrid, hadis no: 1321; Müslim, e's-Sahih, iman / 250, hadis no: 159.)

Ne var ki Muhammed'in bu açıklaması, "ARŞ "in nerede olduğu­na ilişkin açıklamalanyla çelişir durumdadır. Çünkü yine kendisinin açıklamasına göre, "ARŞ", yedi kat göğün de, hepsini kuşatan (bkz. Bakara: 255.) KUrsi'nin de ötesinde ve üstündedir. Sağlam hadislere göre bunlann hepsi olağanüstü büyüklükte birer "maddi cisim "dir. (Bkz. F. Râzî, 7/ 12.) Öyleyse " GÜNEŞ"in "karar yeri (vanş yeri)" nasıl olur da "ARŞIN ALTI" diye gösterilebilir?

Muhammed'in bir açıklamasında da, "ARŞ"ın, "CENNET'in üs-

145

 

tünde olduğu anlatılır. (Bkz. Buhârî, e's-Sahih, Tevhid/ 22; Tirmizi, Sünen, hadis no: 2530-2531.)

Peki "yer, gök, cennet yokken" nerede ve neyin üzerinde bulunu­yordu bu "Tann'nın sarayıyla tahtı"? "ARŞ" neyin üzerindeydi o za­man?

Sorunun karşılığı, Hûd Suresinin 7. ayetinde: "SU üzerindeydi."

Kur'an'ın bu açıklamasının kaynağı: Tevrat "Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı. (...) Ve Tann'nın ruhu, sulann üzerinde hareket ediyordu..." deniyor. (Tevrat, Tekvin, 1:1-2)

Kur'an'a göre "ARŞ "in "melekler"den "taşıyıcılar"ı da var. (Bkz. Mü'min: 7.) Kimi Müslüman yorumcuya göre, bu "taşıyıcılar"ın şim­dilik sayısı: 4. "Kıyamef'teyse ayete göre "8" olacak sayı. (Bkz. El Hakke. 17.)

Muhammed, açıklamasında bunlar "8 DAĞ KEÇİSÎ" diyor. Ve bu açıklamaya göre, bu "8 dağ keçisi", bugünde "ARŞI SIRTLARIN­DA TAŞIYORLAR". Hadisin özeti:

"Dünya ile birinci gök katı arasındaki uzaklık: 71-73 yıllık. Her iki gök katı arasında da bu kadar bir uzaklık var. Hepsinin üstünde de bir DENİZ. Derinliği iki gök katı arası kadar. Bunlann üstünde de 8 DAĞ KEÇİSİ var. Her birinin çatal tırnaklanyla omuzlan arasındaki uzaklık, iki gök katı arasındaki uzaklık kadar. (Bir hadise göreyse uzaklık: 700 yıllık. Bkz. Ebu Davud. hadis no: 4727.) ARŞ, bunlann sırtlanndadır. Tanrı'ysa işte bunun (ARŞ'ın) üstündedir. (Bkz. Ebu Da­vud, Sünen, Sünneti 19, hadis no 4723; ibn Mace, Sünen, Mukaddimel 193; Tirmizi, Sünen, hadis no: 3320.)

2000'e Doğru

27 Ağustos 1989, Yıl 3, Sayı 35

146

GÖK SOFRASI"

Bilindiği gibi Kur'an'ın 5. Suresinin adı: "Mâide"dir. Bu surenin 112.-115. ayetlerinde bu "yemek" ve "sofra"sından söz edilir. Surenin

adı da buradan.

Bu ayetlerin anlamı, Diyanet'in resmi çevirisinde şöyledir.

"Havariler: *Ey Meryem Oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?' demişlerdi de, 'inanıyorsanız Allah'tan sakınfn!' de­mişti (İsa). 'Ondan yemeyi, kalplerimizin kanmasını ve senin bize doğ­ru söylediğini bilmeyi istiyoruz' dediler. Meryem Oğlu İsa: 'Allahım! Rabbimiz! Bize ve bizden sonra geleceklere bayram ve SENDEN BÎR DELÎL olarak GÖKTEN BÎR SOFRA İNDİR! Bizi nzıklandır! Sen nzık verenlerin en hayırhsısm!' dedi. Allah: 'Ben ONU SİZE İNDİ­RECEĞİM! Bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, dünyalarda kimseye azap etmediğim şekilde ona azap edeceğim!' dedi." (Maide:

112-115.)

Havariler isa'ya inanmamışlar mıydı ki inanmak için bir kanıt, bir "mucize" istemişler? Ayete bakılırsa Havarilerin kendilerinin kar­şılığı şu:

—îsa! istiyoruz ki "gökten sofra insin" de, yiyelim; karnımızı doyuralım. Ve sen Tann'nın elçisi olduğunu söylerken bize doğru söy­lediğini bilelim!

Havarilerin îsa'ya inanmış kişiler oldukları görüşünde olan Kur'an yorumcuları çoğunlukta. (Bkz. Muhammed Ali Sabuni, Safva-tu't-Tefâsir, II 373.) Ne var ki ünlü Kur'an yorumcusu Zemahşerî, tam imanlı değil; kuşkulu oldukları görüşünde. (Bkz. Keşşaf, II 540.) Yo­rumcuların Havarilerin "imansızca" istekleri ve sizlerini iman doğrul­tusunda yorumlamak için zorlandıkları görülür. (Bkz. F. Râzî, e't Tef-sirul-Kebir, 121129-130.)

Ne olursa olsun, ayetlerde açıkça belirtildiğine göre: Havarilerin istekleri kabul edilmiş. Isa, Tanrısından "gökten sofra indirmesini" is­temiş, Tann da "indirmiş" bu sofrayı. Ama ,"bundan sonra inanmayan olursa çok fena cezalandınp işkence (azap) edeceğini" bildirmiş. 

147

 

"Dünyalardakimseye azap etmediğim biçimde azap ederim!" demiş.

Peki "gökten indirilen sofra"da ne varmış?

Ayetlerde bu sorunun karşılığı yok. Açıklama, hadislerde ve Kur'an yorumlarında var:

Elmalı Hamdi Yazır şunları yazar:

"... Bir de ne baksınlar: Kızarmış, pulsuz ve kılçıksız, yağ akan bir BALIK. Baş tarafında tuz, kuyruk tarafında sirke, çevresinde pıra­sadan başka türlü sebze. Ve beş yufka ki birinde zeytin, ikincisinde bal, üçüncüsündre tereyağı, dördüncüsünde peynir ve beşincisinde pastırma..." (Bkz. Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 1960, 31847.)

Yazır, bu sofranın "iki yağmur bulutu arasında indirilen KIRMI­ZI bir sofra" olduğu da aktarır. (Bkz. Aynı yer.)

Bu açıklama, ünlü Kur'an yorumlarında da böyle yer alır. (Bkz. F. Râzî, e't-Tefsiru'1-Kebir, 121133.)

buradaki ayetlerin kaynağı: İncil. Ünlü "dört încil"de, daha doğ­rusu, dört aktarmaya göre olan incil'de de "beş ekmek ve balık"tan söz edilir. (Bkz. Matta'ya Göre incil, 14:17..; Markos'a Göre incil, 6:38.. Luka'ya Göre incil, 9:13..; Yuhanna'ya göre incil, 9:9..) Bu incil'lerde, hep aynı dille, yani aynı sözlerle, isa'nın bu "beş ekmekle balığı", bir mucize olarak, "beş bin erkeğin" bulunduğu büyük bir kalabalığa bö­lüştürdüğü, tümünü doyurduğu ve sofradan "on iki küfe" de yiyecek arttığı anlatılır. Anlaşılan o ki Muhammed'e bilgi verenler, burada sö­zü edilen "sofra"nın, Isa için "gökten indirildiği" yolunda bilgi vermiş­lerdir. Kur'an yorumcuları da incil'e başvurmuşlar, "beş ekmek ve ba­lık" öyküsünü oradan alıp aktarmışlardır.

Hadiste, "gökten ekmek ve etten oluşan yiyecek sofrasının indi­rildiği, herkese, bu yiyeceklerden yiyip karınlarını doyurmaları buyu-rulduğu" anlatıldıktan sonra, oradakilerin "buyruğa uymayıp, artan yi­yeceklerden saklama yoluna gittikleri" de anlatılır. Ve buyruğa uymamanın cezası olarak da "tümünün MAYMUNLARA VE DO­MUZLARA DÖNÜŞTÜRÜLDÜKLERİ" açıklanır. (Bkz. Tirmizi, Sü­nen, Kitabu Tefsiri'l Kur'an 6, hadis no: 3061.) insanların "ceza" ola­rak "maymunlara, domuzlara dönüştürüldükleri" Kur'an'da da anlatılır, ama başka konularda. (Bkz. Kur'an, Bakara: 65; Maide: 60; A'raf: 166.)

Kur'an'da, Musa'ya da "gökten MEN ve SELVA indirildiği" bil-

 148

 

dirilir. Yorumcular "men" için "kudret helvası", "selva" için de "bıl­dırcın" derler.

ilgili ayetlerin, Diyanet çevirisindeki anlamı şöyle:

"(Ey tsrailoğullan!) Bulutla sizi gölgelendirdik, kudret helvası ve bıldırcın indirdik..." (Bakara: 57.), "... Bulutla üzerlerine gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik.." (A'rap: 160.), "Ey Israiloğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık, Tûr'un sağ yanını size vadettik ve kudret helvasıyla bıldırcın indirdik." (Taha: 80.)

Bu ayetlerin kaynağı da Tevrat. (Bkz. Tevrat, Çıkış, 16:13-31; Sayılar, 11:31-32.)

"Kutsal kitap"larda, özellikle "Tevrafta ve" "Kur'an"da, "nzık" yani yiyecek ve geçim için insanların gözlerini "göğe çeviren ayetler" çoktur. Kur'an'ın Tanrısı açıkça: "Bana namaz kıl, kulluk et, gerisine karışma, senin rızkını ben veririm!" diyor. Bir ayetin Diyanet çeviri­sindeki anlamı şöyle:

"Ehline namaz kılmalarını emret. Kendin de onda devamlı ol. Biz senden nzık istemiyoruz. Sana nzık veren biziz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanlanndır." (Taha: 132.)

2000'e Doğru 3 Eylül 1989, Yıl 3, Sayı 36

 

149

TEVRAT, İNCİL, KUR'AN

Kâfirûn Suresinin son (6.) ayetinin anlamı şudur: "Sizin DİNέNİZ size, benim DİNİM banadır."

Bu sure, "Mekkeli"dir (Mekkî). Mekke'nin "putatapar" diye nite­lenen kesimine sesleniliyor. Kur'an'm Tann'sı Muhammed'in böyle seslenmesini istiyor.

Ibn Abbas'ın yorumu: "Sizin tann'yı yoksaymamz, kâfirliğiniz size;benim Tann'yı birlemem bana." (Bkz. F. Râzî, 32/ 147.) Ünlü Kur'an yorumlannda da ayette böyle demek istendiği belirtilir, örne­ğin Celaleyn tefsirinin yorumu şöyle: "Sizin DÎNÎNİZ, yani sizin PU-TATAPARLIĞINIZ size, benim DÎNÎM, yani İSLAM da banadır." (Bkz. Celaleyn, 2/ 272.) Buhari'de de bu yorum benimseniyor ve "si­zin dininiz, yani kâfirliğiniz size, benim dinim, yani İslam banadır" deniyor. (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/109.) "Din" için burada başka yorumlar yapanlar da var (Bkz. F. Râzî, 32/ 147.) Ama genellikle benimsenen yorum bu. Gerçekten de belli ki böyle de­mek isteniyor ayette.

Demek ku bu ayette, "KÂFİRLİK", dahası, kâfirliğin, doruk nok­tasında sayılan "PUTATAPARLIK" bile "DÎN" sayılıyor, islam'ı "çağdaş" ve sevimli gösterme çabasında olan çevreler, bu ayeti, "is­lam'ın kendinden başka dinleri, inançlara, hatta inançsızlığa bile hoş­görülü olduğu"na kanıt diye gösterirler.

"Medineli (Medenî)" surelerden Âlu imrân suresindeyse çok açık biçimde söyle denir:

"Kesin olarak Tann katında DlN, yalnızca ISLAM'dır."(Âyet: 19.) Aynı surenin 85. ayetinin, Diyanet çevirisindeki anlamı şöyle: "Kim Islâmiyetten başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeye­cektir."

Açıkça görülüyor ki Kur'an'm Tann'smm "din"i, "îslâm"dan baş­ka değil. Bu Tann, daha önce, Mekke dönemindeyken, "putataparlı-ğı" bile "din" diye nitelerken, Âlu tmran Suresinin 19. ayetinde, is­lam'ın dışında kalan hiçbir "din"i "din" saymıyor, 85. ayetinde ve daha

150

  Genç Aleviler Harekatı

<<<< Kitabın Devamı >>>>

1-50 / 51-100 / 101-150 / 151-200 / 201-250 / 251-303

 

 Anasayfa