|
101. sayfadan 150. sayfaya AYETLER UYDURMA MI? Bazı İslamcı çevrelerin "Şeytan Ayetleri"
diye bir şeyin hiçbir zaman olmadığı şeklindeki iddialarını ciddiye
almak mümkün değildir. Bu ayetler kesinlikle bir "masal", bir "uydurma"
olmayıp tama-miyle bir gerçektir. Yani Muhammed, Mekke'de iken
ilk dönemlerde, "üç tannça"nın övgüsünü
yapan ve o zamana değin Araplarda da bilinen
şiir, Necm Suresi'nin ayetleri arasında okununca (okuyan:
Mu-hammed'in kendisidir), Arap "putatapar"lan da "peygamberle
birlikte "secde" etmişlerdir. Ne var ki "sonra"dan,
"CebraiT'in uyardığı ileri sürülerek, ayetler arasına
karıştıranın, "Şeytan" olduğu
savunulmuştur. Savunan, "Peygamber".
Bunu aktaran da başta Peygamberin arkadaştan olmak üzere "İslam büyükleri"dir, "İslam
hadisçi ve tefsircile-ri"dir. Olayın bir bölümü yani Necm
Suresi'nin okunması sırasında "putataparlar"ın, "Peygamberle
birlikte secde ettikleri" Buharî'nin "e's-Sahih"inde
de yazılıdır. (Bkz. Diyanet yaymlanndan Tecrid, hadis
no: 555-556). Olayın kalan bölümü de sayılamayacak kadar çok
"hadis" ve "tefsir" kitaplannda yer almıştır.
Olayın bütününe ilişkin hadis, 15. yüzyılın en büyük
hadisçi ve 'tefsirci'lerinden sayılan Cela-luddin Süyûtî ve lbn Hacer
(el Askalânî) tarafından doğrulanmış, "sağlam"
kabul-edilmiştir. Yani olay, nitelendiği gibi bir "masal"
değildir ve yine ileri sürdüğü gibi, "İslam karşı
devrimcileri"nce uydu-rulmamıştır. Konunun bir başka yönü: Laik kafa, özgür kafa; özgür düşünür.
Düşündüğünü de özgürce ortaya koyar, öyle olması
gerekir. Özgür dünyada olması gereken budur. Bu özgürlükse, "dinsel
kurarlarla, falanca dinin filanca "kutsallarıyla, bu kutsallara "saygı"yla
ya da dinsel duygulan incitiyor mu, incitmiyor mu "hesabı"yla
sınırlandınla-maz. Böyle bir sınırlandırma
da bu tür sınırlandırmayı kabul etmek de "çağdaş"lıktan
uzaklaşmaktır, Ortaçağ karanlığının
ölçülerine bağlanmaktır. Bunu isteyen din, islam olabilir.
îslamın bunu istemesi doğaldır
da. Yeryüzündeki dinler içinde, Yahudilik ve İslam, yaşamın
her 101 alanına el uzatmıştır, insanlara, "Benim kurallarıma
göre yaşayacaksınız" der, yöneticilere de "Siz elinizi çekin, ben yöneteceğim"
isteğini yöneltir.Kurallar "kesin'dir, "değişmezlik"
gösterir. Mecelle'de, "zamanın
değişmesiyle hükümler de değişir" denmesi
aldatmamalıdır. Çünkü aynı Mecellede ve İslam fıkıhında, 'değişme'nin
'esas'ta olamayacağına, "ayet ve hadisin kesin hükmüyle belirlenenlerin,
hiçbir biçimde değiştirilemeyeceği"ne ilişkin açıklama
da yer alır. Temeli "değişmezlik" olan "din giysisi",
gelişen yaşamın, çağımızın giysisi olamaz. O giysi, bu gövdeye
olmaz. Olmadığı, olamadığı için Türkiye Cumhuriyeti'nde 'laik yasalar
kabul edilmiştir. Mahmut Esat Bozkuıt, Medeni Kanun'un gerekçesinde
bunu çok açık bir dille anlatır. Bundan ödün vermemek
gerekir. Verildiği zaman işin içinden çıkılmaz.
Mollanın biri kalkar; 'din hükümleri'ni,
'Kuran hükümleri'ni gösterip uyulmasını
ister. Uymayanları da din adına cezalandırmaya yeltenir.
Ülke sınırlarını bile umursamazlıktan gelir. Humeyni'nin
yaptığı budur. "Nerede bulursanız öldürün!..." Kuran böyle diyor. (Bkz.
Bakara, ayet: 191, Nisa: 89, 91 Tevbe: 5.) Humeyni de böyle diyor,
"öldürün" diyor. Tarih boyunca hep böyle denmiştir. Bir Cemel Olayı'nda
15 bin kişi öldürülmüştür. Çarpışan iki yanda da
"Peygamber"in en yakın arkadaştan bulunduğu halde... Tarihte
nice kişiler, değerli insanlar bu "öldürün" fetvalarıyla can
vermişlerdir. "Sünnet Ehli"nin "dört mezheb"inde
de Humeyni'nin Şii mezhebinde de bir kimse "dinden dönmüş"
(ridde) ya da bu eğilimi göstermişse "öldürülmesine
fetva verilir. Dünya, hele "uygar dünya" bu "fetva"lara göre
yönetilemez. Kısacası: Kuran'ın Hacc Suresi'nin 52. ayetinin, bunu izleyen
ayetlerin ve bu ay&tlere ilişkin aktarma ve yorumların tamklığıyla
"Şeytan Ayetleri" olayı bir gerçektir. Kaynak ileri
sürüldüğü gibi yalnızca Taberi değildir. Taberi'den
150 yılı aşkın bir zaman önce yaşamış olan Ibn Ishak'ın "e's-Sire"sinde de olay yer
alır. (Bkz. Siretü îbn Ishak, yay. Muhammed Hamidullah, fıkra:219.)
Bunun yaranda bir başka gerçek, laik ve özgür düşünen
insan -ki Salman RUşdü de böyle bir insandır- "din kutsallıklarının
çerçevesine sokulamaz. Bunu yapma
yolundaki "din terörü" karşısında korkmadan,
yılmadan yeterince savaşım
verilmelidir artık. Cumhuriyet
24 Şubat 1989 102 Turan Dursun, Diyaneti Yanıtlıyor: "ŞEYTAN AYETLERİ"
ISLAMIN GERÇEĞİ "Şeytan Ayetleri" diye ünlenen sözlerin önce Kuran'a
"ayet" olarak sokulduğu, bu sözlerde
"Lât, Uzza, Menât" adlı tanrıçalar övüldüğü
için "putataparlar"ın, "Peygamber" ve inanırlanyla
birlikte "secde" ettikleri, bir olay olarak
kaynaklarda yer alır. Konu, bilim namusu içinde ve soğukkanlı
olarak tartışılmalıdır. "Telaş"a,
"heyecan"a gerek yok. Ortada bir olgu, bir gerçek varsa -ki var-, "hayır yok böyle
bir şey!"
demekle "yok" olmaz. Kimi polemikçiler, Humeyni'nin "cinayete azmettirici" fetvası
doğrultusunda tutumlar sergilediler, "hayır, şeytan
ayetleri diye bir şey olmamıştır, yalandır, iftiradır..."
dediler. Ve saldırı üstüne saldırıda bulundular. öyle görülüyor ki bu kervana, Diyanet İşleri Başkanı
Mustafa Sait Yazıcıoğlu da katılmış durumda. TRTde ye
yazılı basında yer alan açıklamasına göre, Yazıcıoğlu da, "olay"ın
"uydurma" ve "kasıtlı bir yalan" olduğunu ileri sürüyor. Yazıcıoğlu'nun
açıklamasında neler var, bir bakalım: 1. Yazıcıoğlu, olayı dile getirdiği ileri sürülen
ayetleri, Isra suresinin 73.-75. ayetleri olduğunu yazıyor. Sonra: "Bu hikâyeye
göre, Hz. Peygamber'i ikaz için gönderilen Isra suresi 73.-75. ayetleri, Hicret'ten
2-3 yıl önceki Mi'rac olayından sonra vahyolunmuştur. Bu
ise, Allah'ın şeytan ayetlerine karşı, Peygamberini ikaz
etmek için 5-10 sene beklediğini gösterir ki, akl-ı selim ve mantığın
kabul etmesi düşünülemez"
diyor. Bir kere, "Şeytan Ayetleri" olayına ilişkin ayetler
arasında, Isarâ suresinin sözü edilen ayetleri de vardır. Ama
birinci derecede ilgili görülen ayetler bunlar değildir;
Hacc suresinin 52.-55. ayetleridir. Kaldı ki, gerek Isrâ 73.-75. ve gerek Hacc 52.-55. ayetler, "Peygamber'i ikaz" niteliğinde değil; "olayın açıklayıcısı"
niteliğinde görülüyor, Yani olayı anlatır
niteliktedir. Bir olayın anlatılmasıysa çok 103 sonraki
ayetlerde de yer alabilir, bu doğaldır, Kur'an'da da
benzerleri çoktur. Öyle olunca, "Peygamber' i ikaz için şu
kadar yıl niye beklenmiştir?"
denemez. Ve kaldı ki, ayetlerin tarihine ilişkin kesin bir bilgi ileri sürülemez. Surelerin "Mekkî" ve "Medenî" olmaları bile
çoğu kez tarih için ölçü alınamıyor. "Mekkî"
olan surelerde "Medenî", "Medenî" olan surelerde
de "Mekkî" ayetler bulunuyor. 2.
Yazıcıoğlu:
"Esasen Necm suresi 19.-20. ayetlerinden sonra Oysa, putları yeren ayetler, öven ayetlerin sureden çıkarılmasından
sonra yer almıştır diye düşünülemez mi? 3,
Yazıcıoğlu,
"Nitekim bu hikâye, ilk devir Islami kaynaklarda Oysa, olay, ölümü 923'te olan Taberi'den çok önce, ölümü 768'de olan ünlü "Siret" sahibi Muhammed Ibn Ishak'ın kitabında
da yer alıyor. (Bkz. Muhammed îbn Ishak, e's-Sîre", tahkik:
Muhammed Hami-dullah, Arapça, Konya, 1981, s.157-158, fıkra,
219.) Kaldı ki, öyle hadisler vardır ki, çok sonraki dönemlerin hadisçi-lerinin kitaplarında yer aldığı halde, "İslam
hukuku"na, "islam kela-mı"na dayanak yapılmıştır.
Yani "hadisbilim"de, bir hadisin "sağlamlığı
(sıhhat)" ve çürüklüğü (za'f) için başka ölçülere
vurup değerlendirirler. Şimdi, olayın gerçekliğini dile getiren kanıtlan görelim: 1. "Şeytan Ayetleri" olayına değindiği, bu
olayı dile getirdiği savunulan ayetler: a)
Hacc suresinin 52. ayeti ve izleyen ayetler. 52. ayette, her peygamberin "okuduğu şey"e, "şeytanın
bir şeyler kattığı" ama "Tanrı'nın,
şeytanın kattığını neshettiği (hükümsüz
bıraktığı) ve kendi ayetlerini geçerli -sağlam
kıldığı" anlatılır. 104 Görüldüğü gibi, anlatım, "Şeytan Ayetleri" diye
bilinen ayetlerin, "Kuran'a sokulup sonra çıkarıldığı,
sokanın şeytan, çıkaranın da Cebrail aracılığıyla
Tanrı olduğu" yolundaki "ifade"lere uygundur. Zaten, "tefsirler" de, bunun için bu ayetleri, olayın yansıtıcısı
olarak görürler. 52. ayetten sonraki ayetlerde de aynı
olaya uygun anlatımlar bulurlar. b) Isra suresinin 73.-75. ayetleri: Bu
ayetlerin anlamları şöyledir: "(Ey Muhammed!" Seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırıp
daha başkasını ileri sürerek bize iftira etmeye sürüklüyorlardı
nerdey-se. O zaman seni dost bulacaklardı. Eğer seni pekiştirmiş
olmasaydık, andolsunki, onlara eğilim gösteriyordun, az kalsın.
O zaman sâna, yaşamı
da, ölümü de kat kat azab biçiminde tattırırdık.
Sonra da bize karşı
bir yardımcı bulamazdın." 2.
Hadisler: "HADÎS" 1: "Peygamber
Mekke'de NECM suresini okurken secde etti ve onunla birlikte, -aldığı
toprağı alnına götüren yaşlı birinin dışında-Müslüman ve putatapan herkes SECDE etti." Anlatan Peygamberin arkadaşları: -
Abdullah
Ibn Abbas -
Abdullah
Ibn Mes'ud KAYNAK:
Buhârî (bkz. Di. Baş. yayın., Tecrid, hadis no: 555, 556.)
Tirmizî ve öteki hadis, fıkıh kitapları. SORU: 1-
"Peygamber'in can düşmanı"
diye nitelenen putataparlar nasıl 2- Putataparlar nasıl oldu da,.Peygamber'le birlikte, secde ettiler? incelenmelidir. HADÎS 2: "Peygamber Mekke'deyken NECM suresini okuyordu." Lât'ı, Uzzâ'yı ve bir öteki, üçüncü (put) olan Menât'ı gördünüz
mü? diyen yere
gelince: Şeytan,
peygamberin diline şunu atıverdi (sokuşturdu): İşte bunlar, yüce turnalardır (ğarânik). Şefaatleri de elbette ki umulur' 105 Bunun üzerine (putataparlar): 'Muhammed daha önce değil, bugün
tanrıçalarımızı, iyi (sözlerle) andı!' dediler. Yine bunun üzerine Peygamber secde etti ve onlar da SECDE ettiler.
İşte bu nedenle de Tanrı şu ayeti indirdi: '(Ey Muhammed!) Senden önce hiçbir Peygamber (resul, nebî) yoktur ki,
şeytan onun okudukları arasına, (bir şeyler katıp)
bırakmasın. Tanrı, şeytanın bıraktığını
bozar (kaldırır), kendi ayetlerini güçlendirir. Tann
Bilen'dir, Hikmetli'dir" (Hacc suresi, ayet: 52) Anlatan
Peygamber'in arkadaşları: - Abdullah lbn Abbas'ın da içinde bulunduğu bir topluluk. KAYNAK: Başta Süyûtî ve lbn Hacer (Askalânî) gibi 15. yy.'ın ünlü "hadis" ve "tefsir" uzmanları olmak üzere
çoğu İslâm hadis ve tefsir uzmanlarının kitapları. Çok
açıkça görülüyor ki: İkinci hadis, birinci hadisi tamamlıyor. Daha doğrusu, ikisi
aynı hadistir.
Birincisi eksik, ikincisi tamam. Ve
çok açıkça şunlann anlatıldığı görülüyor Putataparlann Peygamberlerle birlikte SECDE etmelerinin nedeni: "Peygamber'in
üç putu (Lâfı, Uzza'yı ve Menât'ı) öven sözlerle anması
ve bunu, 'ayet' olarak okumasıdır." Üç putu öven sözleri "Peygamberin diline ayet olarak sokan", ŞEYTAJSTdır. Yani bu sözlerin oluşturduğu "ayetler", Tann'nm
ayetleri değil, "şeytanın
ayetleri"dir. "Şeytanın
ayetleri", sonradan, suredçn çıkarılmıştır. Hacc
suresinin 52. ayetinde anlatılan da budur. Diyanetin resmi çevirisindeki Hacc suresinin 52. ayetinin çevirisi, tartışılan yorum katılmış bir çeviridir,
onun için de güvenilir değildir. Doğru çeviri, ikinci
hadiste yer verilen çeviridir. Bu konuda uzun söze gerek yokl İslam dünyasının en büyük
uzmanlarından Süyûtî (Celaluddin Süyûtî, ölm. 1505) ve lbn Hacer
(el Askalânî, ölm. 1449) "hadis"i sağlam ve olayı gerçek
kabul ediyorlar. Süyûtî, hem tefsirinde, Hacc suresini 52.-54.
ayetleri nedeniyle yer veriyor; hem de başka kitaplannda,
örneğin "ayetlerin gerekçeleri"ne (sebeb-i
nüzul) ilişkin yazdığı ünlü kitabında, "Lübabu'n-Nukûl
fi Es- 106 babi'n-Nüzûl" olayı sağlam kabul ettiğini yansıtıyor,
lbn Hacer'se, "Kâdî Iyaz" ve İbnü'l-Arabî gibi kimi yazarların
"olayı anlatan hadis"i uydurma saydıklarını
ama bunların bu sözlerinin hiçbir önemi bulunmadığını,
çünkü olayın ve hadisin "birçok yol"dan gelen tanıklıklarla
doğrulandığını belirtiyor, lbn Hacer,
Fethu'1-Bari adlı kitabının, Hacc suresine ilişkin
kesiminde açıklıyor. Onun bu açıklamasına da Süyûtî,
kitabında yer veriyor. SUyûö'de, lbn Hacer de hangi hadisin sağlam, hangisinin çürük olduğunu
en iyi bildikleri İslam dünyasında kabul edilegelmiş uzmanlardır.
Ve bunlar için de "dinsiz, İslam düşmanı" suçlaması
yapılamaz. Kısacası: 1. "Şeytan Ayetleri" olayı gerçektir. Bunu yok sayma çabalan
da boşunadır. 2. Diyanet işleri Başkanlığı en büyük İslam
otoritelerince de sağlam kabul edilen hadise dayalı ayetlerle destekli bu olayı yok
sayma yerine ülkede kimseye yaran olmayan din terörünü kınayıcı
çabalara girse çok daha yararlı bir tutum göstermiş olurdu.
Çünkü gerçek olduğu halde bu olaya "iftira"dır, "dinsizlerin
uydurmasıdır" biçimindeki sözler, cinayete azmettiren
fetvalara çanak tutmaktan başka bir şeye yaramaz. 2000'e Doğru 19
Mart 1989, Yıl 3, Sayı 12 107 KARA SESLİ KARANLIK Yazık ki, görülen durum çok acı. Uzun suredir islamcılığa
çok önemli ödünler verilmiştir. Korkunç yatırımlar yapılmıştır.
Din öğrenimi veren okullar vardı; yenileriyle sayılan
artınlmıştır. Aynca, buralardan çıkanlara yeni kapılar açılmıştır.
Her meslek dalında* devlet erkinin her kesiminde, yönetimin her basamağında bunlardan var
şimdi. Hem de bol, bol. Mühendisi, avukatı, savcısı, yargıcı,
yöneticisi, parlamenteri... islamcılar, tarihte rastlanmadığı ölçüde
ekonomik tabanlıdır günümüzde. Hem de uluslararası
boyutta... Örgütü var, arkası var, parası var... Laik ve "aydın" görünen kesiminse, koyu
bir aymazlığı. Tam bir demagojiye dönüştürdükleri
"demokratikleri. Korkaklıklan-nın arkasına sakladıktan "taktik'leri,
karanlıkçılarla "ittifak" hevesleri. Kimilerinin
de "oy kaygılan". "Yasakçılık çözüm değil" deniyor. Elbette ki
yalnız başına çözüm olamaz bu. Trafik yasaklan trafik
sorunu için yalnız başına çözüm oluyor mu? Ama gelin, trafik yasaklanm kaldırın, olur mu?
Laiklik konusundaki sorunların çözümü için de, "yasak"lar
yanında, buna yönelik sağlıklı, çağdaş eğitim
gerekir. "Laikliğe aykuılıklar"a ilişkin yasaklan kaldırmak olamaz, doğru
olmaz. İslam'ın yaygın olduğu bir ülkede hiç doğru olmaz
bu. islam .yalnızca "inanç" değildir, "eylem
"dir de. Yaşamın her dalına kollannı uzatmış
bir eylem. "Laikliğe aykınlıklar"a ilişkin "yasak"lan, kaldırmak
şöyle dursun; Anayasaya göre önerilemez bile. Hukuku bir parçacık
bilen, bunu da bilir. Bunun için "demokrasi" de gerekçe
olarak ileri sürülemez. Demokrasi için "demokrasiye
aykırılıklar" serbest bırakılamaz, islam
şeriatının kendisi "demokrasi"ye terstir. Ne
demokrasi dinler, ne özgürlük. Bunlardan vazgeçmedikçe ki buna kimsenin gücü yetmez "Şeriatçılar"a:"
Buyurun kendi partinizi, Şeriat partisini kurun!" denemez.
"Demokrasinin Batı'daki ölçüsüyle benimsenmesi"nin
gereği bu değildir. "Camilerdeki cemaatin özgürce
partilerini kurmaları ve meydanlarda mitinglerini
yapmalan", Batı'daki ölçüleriyle "demokrasi" adına
istenemez. 108 Şeriat
yolundaki oluşumlar "terör" yolundaki oluşumlardır.
Batı demokrasisinde "terör serbest" değildir, "terör partisi"
yoktur. Basında, "Tahran Radyosu"nun tahrik
ettiği" ve "Şeriat kansız gelmez" dediği
haberi verildi. Terörün kaynağı, Humeyni'nin kafası değildir
yalnızca. Onun
"fetvası"da değildir. "Şeriat"tır.
Humeyni'yi tek ölçü almak yanlıştır, işte "Kara ses"
Cemaleddin, şeriata dayanıyor. Kitabından dolayı ilhan Arsel için
"öldürün!" diye haykınrken Şeriat terörünü yansıtmıştır. Tempo 19Martl989,Yıl2,Sayıl2 109 MUHAMMED'E GÖRE KADIN "UĞURSUZ"DUR Kitap Dergisi'nin Mayıs 89 sayısında "PEYGAMBERE GÖRE KADIN UĞURSUZLUK MU" başlıklı bir yazı yayınlandı.
Yazan: Ali
Bulaç. Bulaç bu yazısında, Prof.Dr. ilhan Arsel'in "Şeriat ve
Kadın" adlı kitabını eleştiriye koyulmuş. Arsel'in
kitabı, şimdiye dek yazdığı kitaptan gibi son derece değerli,
titiz bir inceleme, araştırma ürünü. Sağlam, dürüst bir bilim adamının
değerlendirmesi olarak, ele alınanların hepsi sağlam
kaynaklara dayalı. Yürekli, daha güzel bir dünya hazırlanmasına
yönelik, ışık tutucu örnek bir çalışma. Kitap,
yüzyılımızın kitabı olacak nitelikte. "Kadın
haklan" yönünden özellikle. Buna karşılık
Ali Bulaç'ın yazısı, "müminlerin imanlannı okşamaya"
yönelik ve politik. Ağırbaşlı ve sağlam dayanıklı
bir eleştiri olmaktan da tümüyle uzak. Bulaç, islâm'ın kendi uzmanlannın üzerinde birleştikleri
noktalara, ilkelere, kurallara bile ters şeyler yazıp döktürmüş,
öyle anlaşılıyor ki, "imanhlan okşama çabası"nı
gösterirken, konulan da bilmiyor. Yani yeterince bilmiyor. Örneğin bir "tefsir
usulü" uzmanı değil, bir "hadis usulü"
uzmanı değil, bir "fıkıh usulü" uzmanı
değil. Bir
örnek: . Ali Bulaç: "AT"ın, "EV'in ye bir de "KADIN"ın
"UĞURSUZ" olduğunu anlatan hadisi ele alır
-ki Arsel'in, kitabında üzerinde durduğu hadislerden yalnızca
biridir- ve bilgiçliğe girişirken önce şöyle bir soru
soruyor: "Buhari ve Müslim gibi iki hadis kaynağında ve diğer
muteber hadis kitaplannda bu sözün yer almasını nasıl açıklayacağız?" Sonra
"Buysa cevabı kolay bir sorudur" diyor. Uzmanlarına göre ciddiye alınmayacak bir sürü deli saçmasını
bir yana bırakırsak, ileri sürdüklerini yani "cevabının"
özeti şudur: -
Buhari ve Müslim'in kitaplanna yazdıklan bir hadis bunlara göre
hadis olabilir de, "cerh ve ta'dil" adlı bilim dalma göre
bir başkasm- 110 ca
hadis olmayabilir. -
Senedi
sahih olan bir hadisin metni sahih olmayabilir. -
Bir
sözün "hadis" olup olmadığını anlamak için
"Kur'an"la, öteki hadislerle ve "akim geçerli (kime göre geçerli?)
kurallan"yla karşı-laştınlmalı; bunlara
uyuyorsa hadistir, uymuyorsa değildir, (s.23.) Bulaç, hadis uzmanlan önünde gerçekten gülünç duruma düşüyor: 1- Buhari ve Müslim'in "e's-sahih"lerinde (kitaplannda) yer verdikleri hadislerin tümü "sahih (sağlam)" kabul edilmiştir.
Kitaplan, "Kur'an"dan sonra "en sağlam
kitaplar" sayılmıştır islam dünyasında. Birlikte
yer verdikleri hadislerin "sahihlik" derecesi de, "en üstün
derece", "7 derecenin l.si" olarak benimsenmiştir. (Bkz. Dâvûd
el Karsı, Şerhu Usûli'l-Hadis li'1-Birgivî, Arapça,
istanbul 1312, s.22-23) Arsel'in kitabında yer verdiği
hadislerden biri olan "ATda, EV'de, bir de KADHvf'da UĞURSUZLUK" bulan
hadis de bunlardan olduğuna göre "sahihliği",
yani sağlamlığı tartışılamaz. Tartışması,
"Müslümanım" diyenlerce
veuzmanlarınca yapılamaz. 2- Tüm hadis uzmanlannca benimsenen ölçüye göre, bir hadise "sahih" deniyorsa, "sened"i de, "metni" de
"sahih"tir. "Sahihlik" için de
3 koşul vardır: "ADALET", yani "güvenirlik",
sonra "ZABT" yani "yazıya ya da belleğe
geçirmedeki sağlamlık" ve sonra "İTTİSAL"
yani
"zincirin halkalarının peygambere değin kesintisiz ulaşması"dır.
(Bkz. Ali el Kârî, Şerhu Nuhbeti'l-Fiker, Arapça, İstanbul,
1327, s.51; Dâvûd
el Karsı, aynı kitap, s.21.) 3- bir sözün "hadis" olup olmadığını anlamak için
başka hadislerle ya da Kur'an'la kaşılaştırma yapmak gerektiği
yolundaki sav, "çağdaş (!) Müslüman'lara biraz sevimli gelebilir. Ama bu
savın, uzmanlannca bir değeri ve ciddiliği yoktur. Hele
Ali Bulaç gibi "mukal-lid" sayılması gerekenler yönünden sözü bile
edilmemelidir. (Bkz. Dâvûd el Karsı, aynı kitap, s. 22.) Karşılaştırmayı
kim yapacak? Ali Bulaç
mı? 4- "Aklın
geçerli kurallan"na gelince: Bu kurallarla karşılaştırma
yapmak gerektiği yolundaki savda, "çağdaş" görünümlü,Müslüman-larca sevimli bulunur. Ama bunun da hadis uzmanlannca bir değeri, bir ciddiliği yoktur. Kaldı ki "aklın"
kime göre "geçerli" olan "kuralla-n"ndan
sözediliyor? islâm'a, "molla"ya göre "geçerli"
olandanmı, 111 "imanla
gölgelenmemiş ve bozulmamış olan akıl ve bilim
ilkeleri"ni benimsemiş
olanları göre "geçerli" olandan mı? Ne denli çabalanırsa çabalansın örtülemeyecek bir gerçektir ki, ne îslâm, ne de bir başka "din", bozulmamış
"insan aklı ve bilim"le bağdaşır. "Tanrı"
anlayışı, "melek", "cin", "gökten
inme kitap", "peygamberlik", "kader", "Âhiret", "cennet",
"cehennem"... "îman"ın temel ilkelerinin
kapsamında olan bunlardan hangisi"insan aklı ve
bilim"le bağdaşabilir? Ali Bulaç, islam'ın "KADIN'a üstün haklar verdiğini"
yazıyor. İslam'ın
hangi kaynağıyla veriliyor bu haklar? "KUR'AN'la mı? Bakara suresinin "erkeklerin kadınlar
aleyhine dereceleri (üstünlükleri) vardır." diyen 228. ayetiyle mi?
İslam uzmanlarının ve Kur'an yorumcularının kendileri, bu ayetle,
"AKIL"da, "DlN"de, "MlRAS"ta, "İMAMLIK"ta,
"KADINLIK"ta, "TANIK-LIK"ta, EVLlLlK"te, "BOŞAMA-BOŞANMA"da, "GANİMET'te
ve daha birçok konuda, "KADIN"ın
"ERKEK"ten "daha aşağı derecede" olduğunun anlatıldığını belirtiyorlar. (Bkz.
F. Râzî, 6 1 101, Tabeıî, Camiu'l-Beyân, 2 1453; Tefsiru'n- neşen", 1 I 115; Tefsiru Ibn
Kesir, 1 I 271; Kâsımî, Mehasinu't-Te'vîl, 3 I 585;
Tefsirul- Merâgî, 2 I 167; Seyyid Kutub Fi Zılâli'l-
Kur'an; 1 I 360; Şevkânî, Fethu'l- Kadir ve öteki tefsirler,
"ahkâmu'l-kur'an"lar.) En ilkel hukuk sisteminde bile "suç" işlenmeden "ceza" verilemezken, kendisine
daha başkaldırma-mış, ama başkaldıracağı
(nüşûz) kuşkusunu taşıyan "KOCA"yı,
"KA-RP'sını "DÖVME"ye
çağıran, Nisa suresinin 34. ayetiyle mi veriliyor o
"üstün haklar" kadına? "Yoksa kadımı aşağılayan hadislerle mi? (Değerli
Arsel, bu hadisleri
kaynaklarıyla gözler önüne sermiştir.) 2000'e Doğru 11 Haziran 1989, Yıl 3, Sayı
24 112 İNANDIRMAK ÎÇİN KUR'ANDAKİ
TANRI'NIN ANDÎÇMELERİ Kur'an'm Tann'sıyla Tevrat'ın Tann'sının birçok
benzerlikleri vardır. Örneğin
ikisininki de "EFENDı"dir (Rab). Tevrat'ınki bu niteliğini efendi - köle ilişkisinin çok geliştiği
Fenikelilerin, "efendi" anlamına gelen "BaT'lerinden
almıştır.Yunanlıların yine "efendi"
anlamına
gelen "Adonis"leri de aynı kaynaktan gelmedir. Ba'l,
Kur'an'da hem put olarak geçer (Saffaf: 125), hem de "efendi - koca"
anlammda (Bakara: 228; Nisa: 128; Hûd: 72; Nûr: 31; Saffât: 125.). İkisininki de "KRAL"dır. Kur'an'da Tann'ya "kral"
anlamında 5 yerde "Melik" denir (Tâhâ: 114; Mü'minûn:
116; Haşr: 23; Cum'a: 1; Nâs: 2.). Nâs süresindeki deyim çok ilginç:
"MELİKÜ'N-NÂS", yani: "İnsanların
Kralı". Tann'ya uygun görülen niteliklerden biri de bu. İkisinin
ki de "kullar"ına sırasında "acır",
ödüller verir. Ama sırasında da çok "öfkelenir".
Başlara, türlü ve tüyler ürpertici belalar gönderir. Ayrıca da "cehhenem"de yakacaktır. Kur'an'da
Tann'nın bir adı da "ZÜ'NnKÂM"dır (Âli İmran:
4; Mâide: 95; İbrahim: 47; Zü-mer: 37.) yani: "ÖÇALICI"
"öç" alır öfkelendiklerinden. Daha
başka ortak nitelikleri de sıralanabilir. Ama
az da olsa ortak olmayan nitelikleri de var. Bunların başında
da Kur'an'daki Tann'nın çok "andiçiyor oluşu"dur.
inandırmak için çok çok antiçer. Tam Araplara özgü biçimde. (Yorumlarda da Arap geleneğine bağlanıyor.) Ve pekçok şey üstüne içer
andını: 1- Kendi üstüne andiçer. -
"Fe
ve Rabbike!" yani "Senin Efendi'ne-Tann'na andiçerim ki..."
der. (Meryem: 68; Hicr: 92.) -
"Doğuların
ve Batılann efendi'sine-Tann'sına andiçerim ki..." anlamındaki
sözleri kullanarak antiçer. (Miâric: 40.) -
"Tallahi!",
yani "Tann üstüne andiçerim ki..." diyerek andi´çer.(Nahl:56,63.) 113 2- "Peygamber"inin, yani Muhammed'in üstüne andiçer. - "Le amruke!" yani "(ey Muhammedi) Senin yaşamın üstüne andiçerim ki..." der. (Hicn 72.) 3- Kur'an üstüne andiçer -
"Vel-Kur'ani!", yani "Kur'an üstüne andiçerim ki..."
der. (Sâd: 1; Kâf: 1.) -
"Vel-Kitâbi!" yani "Kitap üstüne andiçerim ki..."
der. (Du-han:2.) 4-
Göğe, gök cisimlerine, gök
olaylarına antiçer. -
"Burçları olan göğe andiçerim ki..." (Bürûc: 1.) -
"Göğe ve yapanına (Tann'ya) antiçerim ki..." (Şems:
5.) -
"Göğe ve gece ortaya çıkana andiçerim ki... Gece ortaya çıkan
nedir bilir misin? O, (cinlere, şeytanlara taş olarak atıldığında)
delip geçen
yıldızdır..." (Tânkf 1-3.) -
"Güneşe ve ışığına; onu izlerken aya;
onu açığa vururken gündüze, onu bürüyen geceye... andiçerim ki..." (Şems: 1-4.) -
"Geri dönüp yuvalarına gidenlere (yıldızlara);
kararmaya yüz tutarken geceye; soluklandığında (aydınlanırken)
sabaha andiçerim ki..."
(Tekvîr: 15-18.) -
"Hayır, tanyeri ağarmasına, geceye ve bürüyüp basana
(karanlığa), dolunay durumundayken aya andiçerim ki..." (İnşikâk:
16-18.) -
"Hayır, yıldızların yerlerine andiçerim. Ve
andolsun ki bilseniz
bu, büyük bir antiçmedir." (Vakıa: 75-76.) Tanrı, "yıldızların yerlerine andiçme"nin ne
denli "büyük bir ant" olduğunu belirtiyor bu ayetlerde!
Hem de andiçerek belirtiyor! "Sabaha (fecr), on geceye (haccın on gecesine), çifte, teke ve gelip geçerken geceye andiçerim. Bunlarda akıl sahibi için birer
ant değeri
vardır." (Fecr: 1-5.) Kur'an'daki "akl"ın, bugün bilinen türden bir "akıl"
olmadığı, bu ayetlerden de çok güzel anlaşılır. Aynı şeyler üstüne andiçmeler sürer gider. 5- "Yer", yani dünya üstüne antiçer. - "Ve'1-ardi ve mâ dahâhâ!" yani: Yere ve onu yayıp dümdüz
yapana antiçerim ki..." (Şems: 6.) Bu
ayete göre dünya, "yuvarlak" değil; serilen bir şey
gibidir. 114 Dümdüz! 6-
Ve daha başka şeylere, sayılamayacak kadar çok şeye
andiçer. -
"Tur"a, yani "kutsal
dağ"a. (Tür: 1; TÎn: 2.) Tann'nın üzerine andiçtiği dağ, Tevrat'taki "Sina Dağı"dır. -"Kıyamete..." (el Kıyâme: 1.), "yele, yağmur
yüklü buluta, gemiye, meleğe...." (Zâriyat: 1-4), "Düşman üzerine sürülen
atlara..." (Âdiyat: 1-5.) "denize..."
(Tûr: 6.), "Muhammed'in doğum yerine, doğum
sahibine..." (Beled: 1-3.), ona, buna, "incire, zeytine..."
(Tîn: 1.), kısacası her şeye andiçer. -
"Gördüğünüz
ve görmediğiniz şeylere antiçerim ki..." der. (el Hakke:
38-39.)
' Kur'an'daki Tanrı, bunca şey üstüne andiçerken, insanları
belirli şeylere inandırmak ister, öfkelendiği kimselerin başlarına
neler getirebileceğine; "kıyamefe, kendisine inanmayan ve karşı
gelenlerden nasıl öç alacağına; korkunç cehennem ateşinde nasıl
yakarak cezalandıracağına...
Evet, bunlara inandırmaya çabalar. 2000'e Doğru 25
Haziran 1989, Yıl 3, Sayı 26 115 BÜYÜ VE MUHAMMED'ÎN BÜYÜLENMİŞLİĞI "islam'da boş inanç(hurafe) yoktur" derler. Oysa var olduğu bir gerçek. îşte bir örnek: İslâm'da "BÜYÜ" ve "büyüyle insanların etkilenebilecekleri" inancı var. Hem de Kur'an'da ve en sağlam kabul edilen hadislerde: Bakara Suresi'nin 102. ayetinde, Babil'de, Hârût ve Mârût adlı iki meleğe, (gökten) büyüyle ilgili birşeyler indirildiği, bu iki meleğin "büyü öğrettikleri", öğretilen büyüler arasında, "kan kocayı birbirinden ayıracak türden olanın da bulunduğu" anlatılır. Ayetin anlamı şöyledir: "Süleyman'ın krallığına ilişkin olarak şeytanların
söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kâfir olmadı. Ama şeytanlar
kâfir oldular. Çünkü insanlara büyüyü öğretiyorlardı. Ve Babil'deki iki
meleğe, Hârût ve Mârût'a indirileni. Bu iki melek de, "biz fitneyiz! kâfir
olma!' demedikçe, kimseye (büyüyü) öğretmiyorlardı. (İnsanlar),
bu iki melekten, KİŞİYLE KARISININ ARASINI AYIRACAKLARI TÜRDEN (büyü) öğreniyorlardı. Onlar, Tann'nın izni olmadan
kimseye zarar veremezler. Kendilerine zararı olan, yaran olmayan şeyi öğreniyorlardı.
Kesinlikle bildiler ki, onu satın alanın Ahirette bir payı
yoktur. Karşılığında kendilerini sattıklan
şey ne kötüdür. Bir bilebilseler." (Bakara, ayet:
102.) "Babil'de büyü öğretmenliği" yaptıklan
bildirilen Hârût ve Mârût adlı iki melek, büyüyü öğrettikleri herkese, "biz
fitneyiz, kâfir olma!" diyorlarmış. Yani "uyarTda bulunuyorlarmış. "Fitne"ye "sınav" anlamı verilir. Ve buna
dayandırılarak iki meleğin: "biz sınav
olarak gönderildik." demiş oldukları ileri sürülür. Aslında
"fitne", "bir şeyin iyi kötü yönüyle ortaya çıkması"dır.
(Bkz. Cessas, Ahkâmu'l-Kur'an, 1 / 57 F; Râzî, 3 /221.)
Buna göre büyü öğretmeni iki melek, "biz birer gerçeğiz!"
demiş oluyorlar. Her neyse, önemli olan, iki meleğin, "büyü öğrettikleri"nin
açıkça anlatılıyor olması. 116 Ve
öğretilen "büyü"ler arasında, "karı
kocayı ayıracak türden" etkili olanının da bulunduğunun açıklanması. Bu arada, "büyünün etkisi", hangi türden olursa olsun, "Tann'nın
dilemesi"ne bağlanıyor.
Ama bunun önemi yok. ÇünkU bu, "büyü"nün resmen
tanındığı ve "etkisinin varlığının
kabul edildiği" gerçeğini değiştirmiyor. Falak Suresi'nin 4. ayetinin anlamı: "(Ey Muhammedi) Düğümlere çokça üfüren büyücü kadınların
kötülüğünden
de (Tann'ya sığınırım!' de)." Görülüyor ki, "Tann", Muhammed'e (dolayısıyla inanırlanna),
"büyücü kadınlar"ın yapabilecekleri büyülerle başına
getirebilecekleri kötülükten kendisine sığınmasını
buyuruyor! Demek ki bu ayette de, "büyü" ve "etkisi" kabul
ediliyor. Muhammed'e, "büyücülerin kötülüğünden Tann'ya sığınması"
buyuruluyor. ama hadiste anlatıldığına göre Muhammed
yine de kendini kurtaramıyor "büyünün zaran"ndan!
Hadiste, kendisine büyü yapıldığı
ve "hastalandığı" bildiriliyor. Buharî'nin de yer verdiği bir hadiste, Muhammed'in kanlarından Âişe
şunlân anlatıyor: "Peygambere büyü yapılmıştı, öylesine ki,
Peygamber, yapmadığı şeyi yaptığını sanıyordu.
Sonunda bir gün dua etti, bir daha, bir daha...
Ve konuştu: -Âişe! Biliyor musun, neyle iyileşeceğimi Tann bana bildirdi.
İki kişi (iki melek, Cebrail ve Mikâil) geldi bana. Biri başucumda,
öbürüyse ayakucumda durdu. Biri öbürüne: 'Bu adamın hastalığı
nedir?' diye sordu, öbürü: 'Buna büyü yapılmış!'
diye karşılık verdi. Beriki sordu: 'Bu adama büyüyü yapan kim?' Öbürü karşılık
verdi: 'A'sam Oğlu Lebib.' Beriki sordu: 'Büyü nasıl yapılmış
(neyle)?' Öbürü karşılık verdi: 'Bir tarakla saç ve
sakaldan alınan kıllarla yapılmış. Ve erkek
hurmanın kurumuş çiçek kapçığıyla...' Beriki
sordu: 'Büyü nerede
yapılmış?' Öbürü karşılık verdi; "Zervan
Kuyusu'nda.' Peygamber çıkıp kuyuya gitti. Sonra dönüp geldi. Ve şunlan söyleri: -Âişe! Kuyunun yanındaki hurma ağacının uçlan,
şeytan başlan gibi..." (Bkz. Buharî, e's-Sahih, Bed'ül-Halk / 11, Tıb / 47,49;
Tecrid, Hadis No. 1352. Ve öteki hadis kitapları) 117 Hadiste,
"Peygamberin, bu "büyü"nün etkisinden, "Tann'nın
verdiği
şifa"ile kurtulduğu da anlatılır. Bu
durum karşısında şöyle sorulabilir: -"Peygamber",
Falak Suresi'ndeki uyarıya kulak asmamış mı acaba? Yani "büyünün, başına bir kötülük
getirmesinden Tann'ya sığınmamış"
mı? Yoksa Tann'ya sığınmış da, "büyünün
etkisi" karşısında, onun Tann'ya sığınmasının
etkisi birşeye yaramamış mı? Yukandaki ayet ve hadislere ve benzeri kanıtlara dayanılarak,
"islâm ulemasının "cumhur"unca, "büyünün
etkisi"nin gerçek olduğu savunulur. (Bkz. Muhammed Ali Sâbûnî, Revayiu'l-Beyân, 1 / 77, 80.) 2000'e Doğru 2 Temmuz 1989, Yıl 3, Sayı
27 118 İSLAM'A GÖRE "MÎLLET" Gerçekte "din" ve"millet" bir değildir. Birinin başka,
öbürünün başka tanımı vardır. Gelin görün ki islâm'a
göre, "din"le "millet" birdir. Biri neyse, öbürü de odur. "Millet" sözcüğü Kur'an'da 15 kez geçer. (Bkz. Bakara:
120, 130, 135; Âli Imran: 95; Nisa: 125, En'am: 61, A'raf: 88, 89; Yusuf: 37, 38
ibrahim: 13; Kehf: 20; Nahl: 123; Hacc: 78; Sad: 7.) Bunlann tümünde de "din" anlamındadır. Örneğin bir
"ibrahim milleti" deyimi yer alır, "ibrahim dini"
demektir. Yahudiler'in, Hıristiyanlar'ın "mil-leflerinden
sözedilir; "din"leri anlatılmak istenir. "Atalann
milleti" konu olur; "Atalann dini" amaçlanır. Ünlü Kur'an yorumcusu,
dilbilimci Isfahanlı Râğıb (ölm. 1108), temel kaynak kitaplardan
olan "el Müfredat"
(Arapça) adlı kitabın da şöyle der: "Millet de din gibi; Tann'nın, kullan için peygamberlerinin dilleriyle, Tann'nın güvencesinde olsunlar diye yasalaştırdığı
şeyin adıdır." (Bkz. Müfredat, M -L -L.) Yalnız Râğıb,
"millef'le "din" arasında şöyle bir fark bulduğunu
belirtiyor "Tann'nın dini" deyimi var. Ama
"Tann'nın dini" anlamında da olsa "Tann'nın
milleti" deyimine rastlanmıyor. Buna karşılık:
"Falanca peygamberin dini" denebiliyor. "Falanca
peygamberin dini" denebildiği gibi. ikisi de aynı anlamda. Kur'an, Muhammedi ve Müslümanlan'ını, "ibrahim'in
mille-ti"nde, yani onun "din"inde gösterir. Birçok yerde...
Muhammed'e: "Biz yalnızca İbrahim'in milletine bağlıyız!"
denmesi gerektiği de bildirilir. (Bkz. Bakara: 135.) Aynca "İbrahim'in
milletinden (dininden) uzaklaşmayı" bir "beyinsizlik"
olarak niteler Kur'an. (Bkz. Bakara: 130.) Buna uyarak, "Müslüman Türkler"de, kendilerini "ibrahim
mil-leti"nden saymışlardır. Atatürk'ün Türk
toplumunu gerçek anlamıyla "millet (ulus)" yapma yoluna
gittiği dönemlere değin, bu ülkede, "ibrahim milletindenim!" denmesi
gerektiğini söylemiştir herkese. Selçuklularda, Osmanlılarda
böyle olmuştur hep. Çocuklara ders verilirken: "Din (islam) ve
millet bir midir, ayn mıdır?" diye soru sorulmuş, "cevab"ının
"birdir" olması gerektiği anlatılmıştır.
Bu soru ve cevap, 119 "ilmuhaTlerde de yer almıştır. îstenen karşılık alınmayınca, "ders"ten ve "sınıFtan geçirilmemiştir öğrenciler. Bugün "din öğrenimi veren" okullarda, Kur'an kurslarında, "dinle milletin bir olduğu"nun, "Müslüman olan her Türk'ün de ibrahim milletinden olduğu"nun öğretildiğinden kuşku duyulmasın hiç. Dahası: "Laik" sayılan okullardaki "din ve ahlak dersleri"nde de bunun böyle öğretildiğine kuşku yok. Çünkü "Kur'an" öğretiliyor, "hadis" öğretiliyor, "fıkıh" öğretiliyor... Bunların hepsinde de bu böyle. Gerçekte
Araplar'dan başkalarının kendilerini "Müslüman"
saymaları şaşılası bir olaydır. Ne denli yorumlar
yapılırsa yapılsın; gerçek o ki Kur'an, yalnızca
Araplar'a seslenir. Araplar'dan başkasını "muha-tab" almamıştır. Ayetlerin açık anlatımları
buna tanıktır. Dahası: Kur'an, başlangıçta Araplar'ın tümüne de seslenmemiştir.
En'am Sure-si'nin 92. ve Şûra Suresi'nin 7. ayetlerine göre,
Kur'an'ın seslendiği kesim, "Mekke ve çevresi"dir. Bu ayetlerin, Diyanet"in resmi
çevirisin-deki anlamı şöyledir: "Bu indirdiğimiz (Kur'an),
kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve etrafındakileri
uyaran mübarek Kitab'dır. Âhiret'e inananlar, buna inanırlar. Namazlarına
da devam ederler." (En'am: 92.) "Ey Muhammedi Böylece şehirlerin anası olan Mekke'de ve
çevresinde bulunanları uyarman, şüphe götürmeyen
toplanma günüyle uyarman için, sana Arapça okunan bir kitap
vahyettik. insanların bir takımı cennete, bir takımı da çılgın
alevli cehenneme girer." (Şûra: 7.) Böyleyken Araplar'dan başkalarının "Müslüman"
olmalarına şaşılmaz mı? "Fetihler" olmasaydı bu şaşılası
durum, belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti. "Türkler'in Müslümanlığı" ayrıca üzerinde
durulacak bir durum. Muhammed'in ve Araplar'ın Türkler"e nasıl baktıklarını,
değerli, aydın bilim adamı Prof. Dr. ilhan Arsel, "Arap Milliyetçiliği
ve Türkler" adlı kitabında çok açık ve seçik
biçimde dile getirmiştir. Kur'an'da, islam'ın bütününde, "din"le "millet",
daha doğrusu "islam ŞeriatTyla, "millet"
eş anlamlı olunca; dinci kesimin "milliyetçi-lik"lerini,
"millîlik"lerinin ne anlama geldiğini anlamak zor olmasa
gerek. Ülkemizdeki Islamcılar'ın "milli görüşü",
Türk toplumunun "ulusal görüş"ü değildir, "ŞERİATÇI
GÖRÜŞ"tür. Buna hiç kuşku yok. Bu "görüş"ün sahiplerine
"hangi millettensiniz?" diye soruldu- 120 ğunda, eğer çekindikleri bir yan yoksa, ortamı elverişli
buluyorlarsa, kesinlikle şu karşılığı vereceklerdir: "ibrahim
Aleyhisselâm milletindenim!" Bu
arada "Türk ve islam sentezcileri"ne ne denir? Ne denebilir? 2000'e Doğru 9 Temmuz 1989, Yıl 3, Sayı
28 121 KURBAN Adem'in iki oğlu vardır: Kabil ve Hâbil. Birincisi çiftçi,
ikincisi de koyun çobanıdır. "Efendi"ye yani "TanrTya
birer kurban sunma yoluna giderler. Çiftçinin kurbanı ne olabilir? Kuşkusuz tarım
ürünlerinden. Ve çiftçi bu tür bir kurban sunar. Çobansa "sürünün ilk
doğanlarından" ve yağlarından getip koyar. Tann, çobanın
kurbanına bakar, yani kabul ettiğini gösterir bu kurbanı. Çiftçininkine ise hiç
bakmaz. Yani bu kurbanı kabul etmediğini belli eder. Bu hikâyenin anlatıldığı
Tevrat'ta daha sonra, duruma içerleyen çiftçinin (Kabil'in) kardeşi
çobanı (Hâbil'i) öldürerek hıncını aldığı
yazılır. (Tevrat, tekvin, 4: 1-7) Sonra Efendi Tann, kendisine sunulan "kurban"ın "özürsüz" olmasını ister. Bu da islam'a geçmiştir (Fıkıh kitapları, Udhiyye bölümü). Kurban "en iyisi"nden olmalıdır. . Yine Efendi-Tann, sunulan kurban, "ilk doğanlardan olursa daha çok beğenir. Tevrat'ta bu da özellikle anlatılır (Tevrat,
Çıkış, 13:1, 12,
13,15; 22:29, 30; 34:19; Levililer, 27:26; Sayılar, 3:13;8:16,17;18:15,17;
Tesniye: 15:19.). Kabil'in kurbanını neden kabul edilmediği ve Hâbil'inkinin neden kabul edildiği incil'de
ise şöyle anlatılır:
"Hâbil, Tann'ya, Kabil'den daha iyi kurban sundu..." (incil, Ibraniler,
11:4.). Demek
ki Efendi-Tann'nın istediği koşullara uygun olan kurban, Hâbil'in
kurbanıydı. "Kan" vardı, kurban 'en iyisi'ndendi
ve de "ilk doğan"
di. Tanrı her kurbanı kabul etmez iyi ama, "Efendi-Tann", zavallı çiftçinin sunduğunu
niye kabul etmemiştir? Anlatılmak istenen şu olmalı: Birincisi, çiftçinin "kurban"
olarak sunduğu "tanm ürünü", belki de
"turfanda" yani "ilk yetişen" türden değildi.
Oysa "kutsal kitap"ta, Efendi-Tann'nın hep "turfanda"
türünden ürün istediği işlenir (Tevrat, Çıkış,
22:29;23:16, 19; Sayılar, 18:12; Süleyman'ın Meselleri, 3:9) Efendi-Tann'nın beğendiği
bu. Ayrıca, Kabil'in (çiftçinin) sunduğu, "kan" değildi.
Sunulan kurbanın da, daha çok "kan" olmasını ister, islâm'a
da bu geçmiştir. Dahası kurbanda "kan dökülmesi vazgeçilemeyecek
bir koşuldur. O denli ki, tüm "fıkıh"
kitaplarında anlatıldığına göre: "kan akıblmazsa,
kurban caiz olmaz". Kurban bayramındaki kurban şöyle tanımlanır:
"Koşullarının oluşması durumunda, Tanrı
yakınlığını sağlamak amacıyla belirli
günlerde, belirli yaşta kesilen (yani kam akıtılan)
belirli hayvandır". (Dürer Kitabu'l-Udhiyye, 11265 ve öteki fıkıh
kitapları) Kurbanda "kan" temel amaç olduğu için, "hacc" sırasında
sunulan "kurbanlardan kiminin bir adı da
"kan" anlamına gelen "dem" dir. (Fıkıh kitapları,
"cinayetler" bölümü) 122 Her
adımda kurban Anadolu'da yeni evlenen çiftlere kurban kesilir. Çiftler kurbanın üzerinden
atlarlar. Kanlarını da alınlarına sürerler. Nedeni
evliliklerin mutlu geçmesi. Kan akıtmak, uğur ve mutluluk anlamına
geliyor. Yağmur yağmadığı zaman, cuma günleri duaya çıkılır
ve kurban kesilir. Yağana kadar bu olay tekrarlanır. Toplumumuzda her önemli gelişmeye kurban kesmek eski bir gelenektir. Yeni bir gelenektir. Yeni bir araba mı alındı? Hemen kurban kesilir. Araba kanın
üzerinden geçer, uğur sayılır. Devlet büyükleri de kurbanla karşılanır.
Fabrika ve yeni işyerleri açıldığında, çocuğu
olmayanlann kutsal yerleri ziyaretlerinde, futbol takımlannın
sezon açılışlarında... Adı üstünde Kurban Bayramında ise hayvan kesimi katliam boyutlarına ulaşır. Kurban
kesmenin kökeni nerede? islam! bir gelenek mi? Yoksa daha
eski çağlara mı uzanıyor? İbrahim ve ilk oğlu İlk doğanın tannya kurban edilmesi çok eski bir gelenektir Kur'an'dan
okuyalım: 123 "İşte bir oha (ibrahim'e) uslu bir oğlan müjdesini
verdik. (Çocuk doğup büyüdü.) Çocuk kendisiyle birlikte yürüme çağına
erişince, (babası:) 'Oğulcuğum! Düşümde seni kesiyor olduğumu
gördüm. Bir düşün, ne dersin?' dedi. (Oğlan da:) 'Baba! Sana buyurulanı
yap. O zaman, Tanrı dilerse, beni sabredenlerden bulursun!' diye karşılık
verdi, ficisi de boyun ğince ve (babası) onu alnı üzerine
yatınnca biz seslendik ona: 'Ey İbrahim! Düşünü doğruca yerine getirdin.
Biz iyi davrananları işte böyle ödüllendiririz.' Apaçık
bir denemeydi bu kuşkusuz! 'Biz kurtulmalık (fidye) olarak ona,
büyük bir kurbanlık verdik."
(Saffat: 101-107.) Bu ayetlerde anlatılan öyküye göre özet olarak şunlar olmuş: 1- İbrahim bir çocuk istemiş Tann'dan. "Şöyle akıllı
uslu olsun!" Ve
de "oğlan"! 2- İbrahim'in dileği kabul edilmiş. Bir oğlu olmuş. 3- Ne var ki bu "ilk oğlan"ı kurban olarak kesmesi
gerekmiş. Çünkü "Tann"dan öyle buyruk almış. Hem de "düşünde"! 4- Oğlan biraz büyüyünce babası düşünü açmış. Oğlan
da kesileceğini, ama bunun bir Tanrı buyruğu olduğunu
anlayınca, babasına, buyurulanı
çekinmeden yapmasını söylemiş. 5- Ve İbrahim, kesmek için oğlanı yüzü üstüne yatırmış.
Kesecek! 6- İşte tam o sırada Tanrı: "İbrahim!" diye
başlamış seslenmeye. Oğlunu kesmemesini bildirmiş. Düşünde gördüğüne bağlı
kaldığını, "sadakat" gösterdiğini anlatmış. "Bu bir
denemeydi (seni denedik)!" demiş. 7- Ve de (kuşkusuz gökten) bir kurbanlık göndermiş. "Bir
büyük kurbanlık". Sorular sorular... -İbrahim, çocuğunu kurban etmek, kesmek için bir "düş"ü
nasıl kanıt saymış? Bunun Tann'dan olabileceğini nasıl (daha
doğrusu niçin) düşünmüş? "Bu oğlanı bir armağan
olarak veren Tanrı'ysa nasıl olur da yatırıp kesmemi buyurur? Böyle ARMAĞAN olur mu? Tann'nm amacı armağan vermek mi cinayet işletmek, öz çocuğumu 124 rerek
sonsuz acılara gömmek mi?" diye neden düşünmemiş? -Burada
olduğu gibi başka konularda da, Kur'an'da Tann'nm insanları
denediğinden söz edilir. Tann'nm dememeleri kime karşı, niçin? Bir şey öğrenmeye, ya da kanıtlamaya gereksinimi mi
var? -Bir başka kişi de, "düşünde gördüğünü bir
kanıt sayarak", ibrahim'in tutumunu gösterirse ne olur?
ibrahim'in öyküsüyle buna yol açılmış
olmuyor mu? Hemen belirtilmeli ki, bu yola giden Müslümanlar'a da rastlanmıştır. -Tann, ibrahim'e -düşte de olsa- "oğlunu kesmesini" gerçekten
buyurmuş da, sonradan buyruğunu geri mi almıştır? Böyleyse,
Tanrılıkla
bağdaşır mı bu? -Tann
ibrahim'e çocuğunu kestirmiyeceğini bildirirken oğlanın
yerine bir "kurtulmalığa" (fidyeye) neden gerek görmüş?
Bir başka canlıyı kurban etmek niye? Ya da bunun için bir kurbanlık
yaratıp göndermek? Akla gelebilen, ama kırşılıksız kalan sorulardır
bunlar. Ayetlerden anlaşılan o ki, "ilk doğan oğlan"ın
"Tanrı'ya kurban edilmesi" biçimindeki eski inancın
bir yansıması var burada. Kur'an'daki öykünün kaynağı, kuşkusuz Yahudi kaynakları
ve en başta
da Tevrat. Aym öykü Tevrat'ta da anlatılır. "Mal" anlayışının yansıması ibrahim'in çocuğunu kurban olarak sunmaya götürmesinden söz edilmesi,
bir durumu daha yansıtır: Bu dinlerde "insen", kimi durumlarda "mal" dır. Örneğin
köle, sahibinin "mal"ıdır. Kan, kocanın malıdır.
Çocuk da, özellikle "ba-ba"nın malıdır. İbrahim'e,
çocuğunu "kurban etme" yetkisinin verilmesi bundan. Muhammed: "Ben iki kurbanlığın oğluyum" Muhammed'in böyle dediği aktarılır. Ve yorumlanır ki:
Kurban 125 tıklardan biri ibrahim'in oğlu İsmail'di; öbürü de
Muhammed'in babası Abdullah. (Bkz. Aclûnî, Keşfu'1-Hafa, Arapça, 1985, 1 / 230, hadis no: 606. Ayrıca bkz. tefsirler, örneğin F. Râzî, 26 / 152.) Gelin görün ki, bir terslik var gibi: İbrahim'in oğlu,
Tevrat'taki ve Kur'an'daki "Efendi (Bab) Tanrı" için adanmışken;
Muhammed'in babası Abdullah, Müslümanlar'ın "put"
saydıkları "Hubel" için adanmıştı. (Bkz.
Ibn'ul-Kelbî, Kitabu'l-Esnâm, tahkik: Ahmed Zeki Paşa, Ankara, 1969, Arapçası, S. 18, Türkçesi "Putlar Kitabı",
Çev. Beyza Düşüngen, S. 36, İlahiyat Yay.) Yani
Peygamberin babası bir "put" için kurban olarak adanmış
ve bu adama "put'lara karşı gösterile gelmiş olan Muhammed'çe de benimsenmiş. Aslında bunda bir terslik yok. "Put" denen "Hubel",
gerçekte "el Ba'l" anlamındadır. Yani Fenikelilerin
en büyük ve ünlü Tanrısı Ba'l. Mezopatamya'da ve Araplar içinde
de son derece yaygın bir tapınma alanı bulan, tanınan
"BaT'in anlamı da "efendi"dir. Şu demek oluyor: Tevrat'ın ve Kur'an'ın "Tanrı"sı
nasıl "efendi (rab)" niteliğini taşıyorsa,
bunlara kaynaklık eden "Ba'l" de bu nitelikteydi. (Bkz. Dr.
Mu-hammed
Abdulmuid Han, El Esatiru'l-Arabiyye Kable'l-lslâm, Arapça,
Kahire, 1937, S. 114 ve öt.) Demek ki, babasının "BaT'e (Hubel"e) kurban olarak adanmışlı-ğını Muhammed'in benimsemesinde, gerçekte bir terslik yok.
Kendi Tannsıyla, bu "Tanrı" arasında bir fark
olmadığı için.
Peki Muhammed'in babasının kurban olarak adanması
olayı nedir? Muhammed'in dedesi Abdulmuttalib, "on tane oğlu olursa, birini
TANRI'ya kurban edeceğini" söyleyerek adakta bulunur. Sonra 10
oğlu olmuştur. Oğullan gelişme dönemine girince durumu
bildirir onlara. "Andım, adağımdır, içinizden
birini kurban olarak keseceğim." Hepsini toplar Ka'be'ye, Hubel'in önüne götürür. On tane okun üzerine
on oğlunun adını yazar. Ve Muhammed'in babası
Abdullah'ın adının yazılı bulunduğu ok çıkar sonunda. Kurbanlık
Abdullah'tır. Kurban yeri olan İsaf ve Naile adlı putların yanına götürülür.
Abdulmuttalib bıçağı eline almıştır. Şakası yok
kesecek oğlunu. Ama sonunda kabilesinden kişiler onu bu işten vazgeçilirler. Birtakım öneriler
geliştirerek... Sonunda "deve"nin basma çorap örerler. Abdullah'ın
yerine deve kurban edilir. (Bkz. Ibn Ishak, E's-Sire, tahkik: Muhammedi
Hamidul- 126 lah, Arapça, Konya, 1981, S. 10-18, fıkra: 16-22; Ibn Hişam,
e's-Sire, 1 / 50; Beyza Düşüngen, Putlar Kitabı, S. 75, not: 190) Yine anlatıldığına göre, Abdulmuttalib'in adağı
ZEMZEM Ku-yusu'nu kazma sırasında olmuş. Abdulmuttalib kurbanlık
olan oğlunu keseceği sırada, kendisine: "Tann'nı razı et de, oğlunun
yerine deve kurban edilmesini kabul etsin..." demişler. Sonra öyle olmuş
ve adam 100 deve kurban ederek işin içinden kurtulmuş. (Bkz. Aclûnî, 1
/ 230; F.
Râzî, 26 /152. Ve öteki tefsirler.) Abdulmuttalib'in kurban olarak kestiği anlatılan "yüz
deve"den söz edilince, Muhammed'in kestiği ve kestirdiği "yüz deve"
akla geliyor ister istemez: Buharî'nin
de yer verdiği bir hadise göre, Muhammed, "Veda Haccı"nda
"YÜZ DEVE KURBAN" olarak sunmuştu. Bunlardan büyük
bir kesimini de kendi eliyle kesmişti. Kalanını, damadı
Ali'ye kestirmişti. (Bkz. Buharî, e's-Sahih, Kitabu'1-Hac
/121-122; Tecrîd, hadis no: 829; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'1-Hac /
348-349, hadis no: 1317.) Muhammed'in
"yüz deve kurban" edebilmiş olması, servetinin büyüklüğünü
de ortaya koyuyor. Yahudilerden elde ettiği "ganimet" olarak çokça ve çok önemli hurmalıkları da olan Muhammed, çok
da yoksul
tanıtılır. Enes şunu anlatıyor: "Bir arpa ekmeği ve bir bayat yağla peygambere vardım.-Peygamberin zırhı da Medine'de bir Yahudi'ye REHİN olarak
verilmişti." (Bkz. Tecrid, hadis no: 966.) Yani "Peygamber bu denli yoksul." demek
istenir. Ve Muhammed'in bu yoksulluğu cami cemaatlerine de anlatılarak
inananlar ağlatılır. Kurban Bayramı, "kurban"m, "kurbanlıklar"ın
bayramıdır. Ve en eski çağların "tanrılara kurban"
geleneğini yansıtır. 2000'e Doğru 16 Temmuz 1989, Yıl 3, Sayı
29 127 "KUR'AN MUCİZELERİ 12 Temmuz 1989 günlü Sabah gazetesinin arka sayfasında, Prof. Cevat Babuna'dan bir haber: "Bir Kur'an Mucizesi Daha" başlıklı- Neymiş bu "yeni Kur'an mucizesi"? Prof. Dr. Cevat Babuna şöyle demiş: _"Biz 15 yıl öncesine kadar anne rahmindeki bebeğin kalp atışlarının
3 aydan sonra başladığına inanıyorduk.
Ultrasonografinin uygulanmasından sonra bebeğin kalp atışının,
gebeliğin altınca haftasında başladığını
öğrendik." Bunu böyle söyleyebilecek bir başka bilim adamı yeryüzünde bulunabilir mi dersiniz? Bilimi, bilimin yansızlığını,
"iman politika-sı"na kaptırmamış eritmemiş
bir bilim adamı ciddi ciddi böyle söyleyebilir mi? Prof.'a göre, ana rahmindeki bebeğin
kalp atışlarının gebeliğin altıncı
haftasında başladığı, bilim dünyasında,
ancak 15 yıldan bu yana bilmiyormuş! Peki Kur'an'da "bebeğin ana rahminde kalp atışlarTna bir
değinme
mi var, bir açıklama mı var? Hayır! Kesinlikle hayır. Zaten böyle bir şey olamaz. Ama
bakın Prof. Babuna ne diyor: "Kur'an'daki hadiste de şöyle denilmektedir: 'Sizden her birinin hilkati (yaratılışı) 40 günde tamamlanır'
deniliyor. Bu da 6 hafta eder." Yanlışlarla dolu olan bu sözü
düzeltmeye neresinden başlanmalı? Bir kez. "Kur'an'daki hadis" diye birşey olmaz. "Kur'an"da
"hadis" yoktur da ondan. Ayraç içinde gösterilen Buhari ve
Müslim, Kur'an'ın dışında
hadis kitapları olan hadisçilerdir. "Buhari ve Müslim'in yer
verdiği hadis kitaplarında bu böyle anlatılır"
demek isteniyor
olmalı. "Hadis"i ele alalım: "Kur'an mucizesi" diye sunulan hadis aynen şöyledir.
Buhari'de: "Sizin herbirinizin yaratılışı, ana karnında,
40 günde tamamlanır. Sonra bir 40 gün daha geçip kan pıhtısı olur.
Sonra bir 40 gün daha geçince bir çiğnem et olur. Sonra Tanrı bir melek gönderir;
dört ke- 128 limeyi yazmasını buyurur 'Ona AMEL'ini, RIZK'ını,
ECEL'ini ve cehennemlik mi, cennetlik mi olacağını yaz!' der. Sonra ana
karnındaki-ne RUH (can) ÜFÛRÜLÜR..". (Bkz. Buhari, e's-Sahih,
Kitabu't-Tevhid 128; Tecrid, hadis no: 1324.) Görülüyor ki hadise yani Muhammed'e göre, bebeğin ana rahminde
"kan pıhtısı" durumuna gelmesi için bile 2
"40 gün", yani "80 gün" geçmesi gerekiyor.
"120 gün" sonra da "bir çiğnem et (mudga)" durumuna geliyormuş! Bundan sonra "gönderilen
melek" aracılığıyla "dört şey"i,
"AMEL"i yani yaşarken hangi işler yapacağı,
kulluk görevini nasıl yapacağı,
sonra "RIZK"ı yani dünyada eline geçecek yiyecekleri, içecekleri,
mal varlığı, sonra "ECEL"i, dünyada ne kadar yaşayacağı
ve sonra cennetlik mi, cehennemlik mi olduğu yazdırmış.
Ve işte bütün bunlardan sonra "ruh" yani can "üfürülür"
müş bebeğe, Yani aradan 120 gün geçtiktan sonra bebeğin
canlı duruma gelebileceği anlatılıyor. îşte Prof. Cevat Babuna'nın dayandığı "hadis"te
bunlar var. Bunlar mı o sözünü ettiği buluşu ortaya koyuyor? Bunlarda mı
"bilimsellik"
var? Bir de dayanılan ve hadise de kaynak olan Kur'an ayetlerine bakalım: Bu ayetlerin, Diyanet'in resmi çevirisindeki anlamı şöyledir:
"And olsun ki insanı, süzme çamurdan yarattık. Sonra onu, nutfe (meni)
halinde sağlam bir yere; yerleştirdik. Sonra nutfeyi
donmuş kana çevirdik. Donmuş kanı bir çiğnemlik et yaptık.
Kemiklere de et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık
yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah, ne uludur!" (Mü'minûn: 12-14).) Gelin siz, profesörün söylediği "Kur'an mucizesi"ni burada bulun. "Bilim dürüstlüğü"nden sapmadan... "Bilim"le "mucize" birarada olamaz. "Mucize"
inancının var olduğu yerde bilim yoktur. Gazetenin haberi verdiği sayfanın bir köşesinde "Mucize
Bir Değil ki" başlıklı da bir yazı var. "Cenin"in
nasıl oluştuğuna ilişkin yine "Kur'an mucize"sinden sözediliyor. "Döllenme"nin
bilimsel biçimi ve açıklaması
Kur'an'da varmış. Kur'an'ın neresinde? Gösterilen bir ayet de, insan suresinin 2. ayeti. Ne
deniyormüş bu ayette? "Gerçekten biz insanı katışık
nutfeden yaratmışız" deniyor- 129 muş? Peki deniyorsa ne oluyor? Bundan hangi bilimsel buluş var?
İnsanın "karışık bir meniden" olduğu,
oluştuğu, ilk çağların ilkellerinde bile
bilinen bir anlatım biçimi. Kur'an'da şu da anlatılır: Târik Suresinin 5.-7. ayetlerinin, Diyanet çevirisindeki ayetleri-. nin, Diyanet çevirisindeki anlamlan: "Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın.
O, erkek ve kadının beliyle göğüsleri arasından atılagelen
bir sudan yaratılmıştır." "İnsanın oluşmasına neden olan su", yani
"meni", "BEL" ile "GÖĞÜSLERİN
ARASF'ndan geliyormuş. İşte bilimsellik ve işte "mucize". 2000'e Doğru 23 Temmuz 1989, Yıl 3, Sayı
30 130 MUHAMMED'ÎN
DOKTORLUĞU (I) "Muhammed'in doktorluğu" var. Buna, hadis kitaplarında
başlı başına bir ana bölüm ayrılmış; adına da
"peygamberin doktorluğu, sağlık öğütleri, hastalıkları tedavileri, tedavi
için gösterdiği yollar" demek olan "peygamberce tıp"
anlamında "e'ttıbbu'n- Nebevî" ya da "tıp kitabı (bölümü)" anlamında "Kitabu't- Tıbb"
denmiştir. Önce Muhammed'in hastalıklara nasıl baktığını
görelim: Muhammed'in hastalıklara bakışı Muhammed'in öğüdüne göre, en önemli olan, "Tann'nm takdi-ri"dir. islam kelamındaki genel inanç doğrultusunda: "Tann'nm
takdir ettiği, değişmez". Söz konusu olan "bulaşıcı hastalıklar mı? -
"La advâ"... Yani:
"Hastalığın bulaşması olmaz" ya da
"bulaşıcı Bu hadisin açıklamasında Kâmil Miras, "Tann'nm
takdirini düşünmeden, hastalığın bulaşıcı
olabileceğine ilişkin inancın, "Câhili-yet (bilgisizlik)" döneminde,
yani İslam öncesi dönemde bulunduğunu açıklıyor. (Bkz.
Tecrid, hadis no: 1927. c.12, S. 84.) Buhâri'nin de yer verdiği hadiste, Muhammed'in "hastalıkta
bulaşma olmaz" sözü üzerine bir köylü Arabın karşı
çıktığı ve Muham-med'le bu Arap arasında şu
tartışma olduğu anlatılır: -
Bulaşıcı
hastalık diye bir şey yok. -
Nasıl olmaz ey Tanrı elçisi?
Bulaşıcı hastalık diye bir şey yoksa, benim
kumluktaki develerime ne oldu? Birer geyik gibi (güzel ve sağlıklı) idiler.
Sonra uyuz develer katıldı aralanna ve develerimi de uyuz
ettiler 131 - Ya ilk uyuz deveye hastalık nereden geçti? Kim geçirdi? (Bkz. Buhâri,
Kitabu't- Tıbb I 25; Tecrid, hadis no: 1928; Müslim, Kitabu's-Selâm
1101, hadis no: 2220. Ve öteki hadis kitaplan.) Muhammed köylü Araba, "Ya ilk uyuz deveye hastalığı
kim geçirdi?"
derken ne demek istiyordu? Kâmil
Miras şu karşılığı veriyor: _ "İlk uyuz hastalığına tutulan devenin bu hastalığının
başkasından, başka bir yerden geçmediği, Allah'ın
takdiriyle olduğu kuşkusuz. Senin develerine uyuz geçmesi de Yüce
Allah'ın takdiriyledir." Böyle demek istemiştir. (Bkz. Tecrid, 1928 no.lu hadis, dipnot: 1, c. 12, S. 86,
Diyanet yay.) Hadisi
çeviren Kamil Miras, zorlamalı bir yorumla - tıp gerçekle-ri
karşısında - durumu kurtarmaya çabalıyor. Gerçekte
Muhammed'in şunu
demek istediği belli: _ "Senin develerine uyuz hastalığı, başka
develerden geçmiş olamaz. Öyle olsa, bu hastalığın
ilk görüldüğü develere nereden geçtiğini açıklayamazsın. Demek ki hastalık bulaşmayla filan değil,
Tann'nın takdiriyle
olmuştur." Muhammed'in: "Hastalıklı deve sağlıklı devenin
yanına sakın yaklaştırılmasın" dediği
de aktarılır. (Bkz. Buhâri, Kitabu't- Tıbb I 53; Müslim,
Kitabu's-Selâm 1104 -105, hadis no: 2221.) Ne var ki buradaki çelişki, hadisi aktaran Ebu Hureyre'ye anım-satıldığı
zaman Ebu Hureyre şaşırır, kızar, bocalar ve anlaşılmaz
sözler
söyler. (Bkz. aynı kaynaklar, aynı yerler.) Muhammed'in "arslandan kaçar gibi cüzzamlıdan da kaç!"
dediği de
aktarılır. (Bkz. Tecrid, hadis no: 1927.) Buradaki çelişkiyi giderme çabası da görülür yorumcularda, Muhammed böyle bir şey söylemişse, "cüzzam"dan, "cüzzamlı"dan
çok ürkmüş olmalı.
Korkunçluğu, çok eskilerden sürüp geldiği için... Ama ne olursa olsun; Muhammed'in
"lâ advâ", yani "hastalık bulaşması diye
bir şey yok!" dediği bir gerçek. Çünkü bu, Ebu
Hureyre'den başka "sahâbi"lerden de aktarılıyor.
Enes, Câbir gibi. (Bkz. Aclûnî, Keşfü'l-Hafa,
Hadis no: 3078, C. 2, S. 492.) Sonuç: Muhammed'in hastalığa bakışı, en başta
"Tann'nın takdiri" açısından, "hastalık bulaşması diye
bir şey yok" ya da "bulaşıcı 132 hastalık
yok" demesi de bundan. Muhammed'in
hastalıkları nasıl tedavi ettiğini ve ettirdiğini
de göreceğiz. 2000'e Doğru 30 Temmuz 1989, Yıl 3, Sayı 31 133 kürüksüz üfürük, tükürüktü üfürük. MUHAMMED'ÎN DOKTORLUĞU (II) Muhammed'in doktorluğunun hadis kitaplarında "e't- Tıbbu'n
Nebevî (Peygamberce tıp ya da peygamberin übbı)" "kitabu't-
Tıbb (tıp bölümü)" başlıkları altında sunulduğunu
geçen sayıda belirtmiş ve bü bölümden hadis aktararak "Muhammed'in hastalığa
nasıl baktığı" üzerinde durmuştuk. Aktardığımız
ve kesinlikle sağlam kabul edilen hadise göre Muhammed: "lâ advâ= hastalık
bulaşması diye bir şey yok!" diyor. Şimdi
Muhammed'in hastalıktan nasıl "tedavi" ettiğine ve
ettirdiğine ilişkin hadislerden sunulacak: _.. Tükürüksüz üfürük: Hadislere göre Muhammed, bu yöntemle kırıkları, yaralan, kılıç
yaralannı bile tedavi ediyordu. Yani okuyup üfürerek: Ekva'
Oğlu Seleme Hayber'de bacağından vurulur. Muhammed'e gelir.
Muhammed "üç nefes" eder, yani okuyup "üç kez üfürür"
Sele-me'nin sorunu, ağrısı, acısı kalmamıştır.
(Bkz. Buhari, e's-Sahih, kitabu'l- Meğâzî / 38; Tecrid, hadis no: 1611; Ebu Davud, Sünen, Kitabu't-
Tıbb /19, hadis no: 3894 ve öteki hadis kitaplan.) Tükürükle
tedavi: Muhammed'in birçoklarını "tükürük"le tedavi ettiği
anlatılır. Böyle tedavi ettikleri arasında, damadı Ali de bulunmakta: Muhammet_
Ali nerede? Sahâbe_
Gözleri ağrıyor (hasta). Muhammed
_ Bana gelsin! Bu konuşmadan sonra Ali Muhammed'e gelir. Ve Muhammed, Ali'nin gözlerine tükürür; tedavi eder. Hadiste, aynen şu anlamdaki
sözler
yer alır: "Peygamber Ali'nin gözlerine tükürdü ve gözler hemen orada iyileşti. Öylesine ki, gözlerde hiç ağn bulunmamış
gibiydi." (Bkz. Bu-hari, e's-Sahih, kitabu'l-Cihad / 102,143; Tecrîd,
hadis no: 1236; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l- Cihâd / 132, hadis no: 1807 ve öteki
hadis kitapları.) Üfürükle tedavi: Hadislerde pek çok örnek verilir. Ve iki türü vardın Tedavide tü- 134 Tükürüklü
üfürük: Ali'nin gözlerinin tedavisinde görüldüğü gibi pek çok olayda bu yöntem
uygulanırdı. İlkellerde de bu tedavi yöntemi çok geçerli
ve yaygındır.
Prof. Dr. Veyis Örnek şunlan yazan "Tükürük (ilkellerde) hastalık tedavisinde kullanılır.
Tüküren kimsenin mistik ve majik (büyüsel) gücünü, karşısındakine
geçirdiğine inanılır. Aynca nazar inancının
yaygın olduğu yerlerde, kötülüğü uzaklaştırıcı pratiklerde kullanılır." (Bkz.
örnek, Etnoloji Sözlüğü, Tükürük
mad.) Üfürükle tedavinin alanına giren hastalıklar: Yukanda da belirtildiği gibi hadislerde, bu tedavi yönteminin pek
çok olayda kullanıldığı anlatılır. "Nazar"a (göz değmesine) karşı üfürük: Yüzünde sarılık belirtisi görülen bir kız görür
Muhammed. Ve hemen
buyurur, 135 _
"Bu kızcağızı okutup üfletin. Çünkü buna göz
değmiştir (nazar var)." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu't-Tıbb / 35, Tecrid, hadis
no: 1933; Müslim, e's-Sahih, Kitabu's-Selâm / 59, hadis no: 2197 ve öteki hadis
kitapları.) Muhammed'in kanlarından Âişe anlatıyor: "Peygamber, göz değmesine karşı (tedavi için) okuyup
üfürmeyi buyurmuştur." (Bkz. Buhari, e's-sahih, Kitabu't- Tıbb / 35;
Tecrid, hadis no: 1932; Müslim, e's-Sahih, Kitabu's-Selâm / 55-56, hadis no: 2195
ve öteki hadis ki.) Yılan, akrep, böcek sokmalarında üfürük: Malik Oğlu Enes anlatıyor: "Peygamber, böcek, akrep, yılan zehirlemelerinde ve kulak ağrısında
tedavi için okuyup üflemeye izin verdi." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu't-Tıbb / 26; Tecrid, hadis no: 1929; Müslim, Kitabu's-Selam I 57-58,
hadis no: 2196. ve öt.) Aynı şeyi Âişe de anlatıyor. (Bkz. Buhari, e's-Sahih,
kitabu't-Tıbb / 35; Tecrid, hadis no: 1934; Müslim e's-Sahih, Kitabu's- Selâm
/ 52-53,
hadis no: 2193.) Üfürükle tedavi ücreti ve Muhammed'in payı: Hadiste
anlatıldığına göre: Ebu Said ve Peygamberin öteki
arkadaşlarından
bir kalabalık, birkesim yeri elegeçirmek için yola çıkar. Yolları
bir kabileye düşer. Kabile başkanını akrep sokmuştur.
"Peygamberin arkadaşlarına başvurulur. Tedavi için
birşey bilen olup olmadığı sorulur. Ebu Said Hudri atılıp, başkanı
tedavi edebileceğini söyler. Ücret pazarlığından
sonra tedaviye girişir. Fatiha suresini okuyup üfürür. Başkan
kurtulmuştur. Ücret: Bir sürü koyun. Yani akrep zehirini okumayla, üfürükle tedavinin karşılığı.
Bu arada, sürünün Ebu Said ve arkadaşları arasında bölüştürülmesi sözkünusu
olunca sorun çıkar. Çözüm için "Peygamber"e götürülür konu. Olay
ve tedavi anlatılır. Alınan ücret de... Bunun üzerine
Muhammed'in verdiği karşılık 136 şu
olur: _ "Çok iyi etmişsiniz (bu tedavi ve ücret işinde.) Koyunları
şimdi paylaştırın ve benim payımı da ayırın..."
(Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu't- Tıbb / 39; Tecrid, hadis no: 1031; Müslim,
e's-Sahih, Kitabu's-Selâm / 65-66, hadis no. 2201.) 2000'e Doğru 6 Ağustos 1989, Yıl
3, Sayı 32 137 MUHAMMED'İN
DOKTORLUĞU (I
I I) Muhammed'in doktorluğu konusu öyle kolay bitmez, ama bu yazıyla
şimdilik bitecek. Üfürükle tedavide el sürme, okşama: Vücudun ağrıyan, acıyan yerine el sürerek okunur; üflenir.
Mu-hammed de böyle yapardı hastalarına. Muhammed'in karılarından
Âi-şe anlatıyor: "Hastaya Peygamber şunu diyerek
tedavi ederdi: _ Kimimizin tükürüğüyle yöremizin toprağıdır bu.
Efendimizin (Tanrımızın) izniyle hastamız iyileşir bununla."
(Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu't- Tıbb / 38; Tecrid, hadis no: 1935; Müslim, e's-'Sahih,
Kitabu's-Selâm / 54, hadis no: 2194; Ebu Davud, Sünen, Kitabu't-Tıbb
/19, hadis no: 3895 ve öteki hadis kit) Âişe, Muhammed'in başlangıçta "Bismillah (Tanrı
adıyla)" dediğini
de anlatır aynı hadiste. Ve bu hadisin açıklaması şöyle yapılır: "Peygamber, tükürüğünden işaret parmağına
bulaştırır ve bu parmağı toprağa sürerdi. Tükürüklü ve topraklı parmağıyla
da hastayı sıvazlar, elini (parmağını) hastanın
hastalıklı yerinin üzerinde gezdirdi." (Bkz. Kâmil Miras, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi, 12/92, hadis no: 1935; Müslim, yukarıdaki hadis, 2/1724.) Yine
Âişe anlatıyor: "Bizden bir insan, hastalığından şikayette bulunduğunda
Pey-gember, eliyle hastalıklı yere dokunurdu (elini ağrıyan,
acıyan yer üzerinde gezdirip okşardı)..." (Bkz.
Buhari, e's-Sahih, Kitabu't- Tıbb / 38; Müslim, e's-Sahih, Katibu's- Selâm / 46, hadis no: 2191. Ve ÖL) Âişe Muhammed'in bu sırada hangi "dua"yı okuyup üfürdüğünü
de
aynı hadiste açıklar. Yukarıdaki ve daha birçok hadislerde anlatıldığına
göre, Muham- 138 med tükürüklü ya da tükürüksüz üfürükle tedavi ederken değişik
şeyler mırıldanır ve elini hasta üzerinde gezdirirdi. Din
etnolojisi alanındaki inceleme ve araştırmalar ortaya koymuştur ki, ilkellerde
de bu tedavi yöntemi vardır. Büyüsel etki görülür. O nedenle ilkellerde "büyücü", aynı zamanda hastalara bakan bir tür doktordur. Ebu'l-Âs Oğlu Osman anlatıyor. Bu Osman'da bir ağrı - acı vardır. Gelip Muhammed'e
anlatır. Muhammed
de hemen şunu söyler. _ "Elini, vücudunun o ağrıyan yerine koy ve şunları
oku.." Üç kez "Bismillah" demesini, yedi kez de başka bir dua okuyup üfürmesi-ni bildirir. (Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu's-Salâm
/ 67, hadis no: 2202.) Deliliğin üfürükle tedavisi: Temim kabilesinden Salt Oğlu Hârice'nin amcası Ilâka yeni müs-lüman
olmuştur. Müslüman olup Muhammed'in yanından ayrıldıktan
sonra
yolu bir kabileye düşer. Bu kabilede demir zincire vurulup bağlanmış
bir deli adam vardır. Ailesi, yeni müslüman Ilaka'yla konuşun _Evet.. _ Duyduğumuza göre, sizin sahibiniz (Muhammed), Tanrı'dan yararlı
şeyler getirmiş. Sen de onun arkadaşı olduğuna göre,
bu hastamızı (deliyi) iyiliğe kavuşturacak bir
şey biliyor musun? Yeni
müslüman (nasılsa öğrendiği) Fatiha suresinin okuyup üfler
deliye. Zincirle bağlı deli iyileşir. Ve yeni müslüman (Ilâka),
tedavisinin karşılığında, delinin ailesinden yüz
koyun alır. Muhammed'e geldiğinde olayı anlatır.
Muhammed'le şöyle konuşurlar: _ O deliyi tedavi ederken Fâtiha'dan başka birşey okumadın
değil
mî? _
Hayır. _ Canım üstüne antiçerek söylerim ki, sen öyle başkaları
gibi bâtıl bir tedavinin karşılığını alıp
yemiyorsun; hak olan bir üfürükle tedavinin karşılığını
alıp yiyorsun. (Yani üfürüğünün karşılığında
aldığın
yüz koyun sana helâldir, hak ettin bunu.) Bu
hadise en sağlam altı kitaptan üçüncüsü olan Ebu Davud'un 139 "Sünen"i
ve Ahmed Îbn Hanbel'in "Müsned"i de yer vermiştir. (Bkz. Ebu Davud, Sünen, Kitabu't- Tıbb / 19, hadis no: 3896; Ahmed îbn Hanbel,Müsned,5/211.) Üfürüğün
hastalığa karşı koruyuculuğu Hadislerde, üfürük, tedavi yöntemi olarak yer aldığı gibi,
hastalıklara, tehlikelere karşı koruyucu olarak da yer alır.
Örneğin yılan, akrep sokmalarına karşı bir önlem diye öğütlenir. Akrep
sokmuş, zehirlenmiş olan birinin başvurduğu Muhammed, şunlan söyler:
"Sen yatarken şunlan okuyup üfürmüş olsaydın, akrep seni
sokmayacaktı. Soksa da zarar veremiyecekti." (Bkz. Müslim, e's- Sahih, Kitabu'z-Zikr, hadis no: 2709; Ebu Davud, Sünen, Kitabu't- Tıbb 119, hadis no: 3898.) Üfürük, cinlere, şeytanlara karşı da bir önlem
olarak gösterilir. (Bkz.
Ebu Davud, Sünen, hadis no: 3893.) Hastalığa karşı temizlik: Hadiste, bir temizlik ömeği ve önemli bir önlem: "Herhangi
birinizin yiyecek kabına bir sinek düşse (sineğin tümü
batmış değilse) tümünü iyice baürsın kaba. Çünkü
sineğin bir kanadında zehir, öbür
kanadında zehire karşı şifa vardır." (Buhari'de
de yer alan
hadis için, Diyanet yayınlanndan Tecrid-i Sarih'a, 1941 no.lu hadise
bkz.) 2000'e Doğru 13 Ağustos 1989, Yıl 3, Sayı 33 140 KUR'AN'IN
TANRI'SI NEREDE? Mülk Suresinin 16. ve 17. ayetlerinin, Diyenet'in resmi çevirisin-deki
anlamı şöyle: "GÖKTE OLAN'ın, sizi yerin dibine geçirmesinden güvende misiniz? O zaman, yer sarsıldıkça sarsılır. GÖKTE OLAN'm,
başınıza taş yağdırmasından güvende misiniz? Benim uyarmamın
nasıl olduğunu
yakında bileceksiniz." Ayetlerin başında, "men fi's-Semâ" yer alıyor. "Gökte Olan" anlamında. Bu "Gökte Olan" kim? Kuşkusuz, anlatılmak istenen, "Tann". Demek ki bu ayetlerde, "Tann"nın "gökte olduğu", çok açık biçimde anlatılmakta. "Tanrı" için "GÖKTE OLAN" denmesi, birçok konuda
olduğu gibi şaşkınlığa ve bocalamalara
yolaçmış Müslüman yorumcular arasında. Bir kesimi, buna da
dayanarak şöyle demişlerdir: _ Tann'nın yeri, yurdu vardır. (Tann'nın yeri, göktür.) (Bkz.
F.Râzî,
e't- Tefsiru'l- Kebîr, 30 / 69.) Ne
var ki buna karşılık şu sorular sorulmuş: _ Tann, "gök"te olsa, "Tann"nm "gök"ten daha
küçük olması gerekir. Böyle bir şey nasıl düşünülebilir? _ "Tann"nın "gök"te olduğu düşünülürse,
varlığının ve varlığını sürdürebilmesinin,
bir başka şeye bağlı olduğunu da düşünmek
gerekir. Bu, nasıl olabilir? (Bkz. Elmalılı Hamdi Yazır,
Hak Dini Kur'an Dili,
7/5233.) Kur'an
yorumculanndan, "gökte olma"yı, "yerinin-yurdunun ol-ması"nı, "Tann"ya, "Tanrı" kavramına
yakıştırmayanlar pek çok. Ne var ki Kur'an'm kendisinin,
bunu "Tann"ya yakıştırdığı ve öyle
anlattığı
da bir gerçek. Yorumcular, zorlamalı yorumlara sapsalar da bu gerçeği değiştirememekte. "ilker'ler de, "Tann"yı
"gök"te görmezler miydi ve "çağdaş
ilkeller" de öyle görmüyorlar mı? Ebu Müslim de, ayetlerde
Tann için "GÖKTE OLAN" denmesini, Araplann, Tanrı'yı 141 gökte görmelerine bağlıyor. (Bkz. F. Râzî, 30 / 70.) Bakara
Suresinin 210. ayetinde de şöyle denin "Onlar, Tann'nın ve meleklerin, gölgeli bulutlar (ya da buluttan gölgeler) içinde gelmesini beklerler yalnızca. Ve işin (işlerininin) biti-rilivermesini... İşler, Tann'ya döner." Diyanet çevirisinde "Allah'ın azabının ve meleklerin
tepelerine binip..." biçiminde bir anlam veriliyor. Ayetin sözleri,
böyle bir anlama elverişli değil. Ayette, "Allah'ın azabının
gelmesi"nden değil; KENDlSt'nin "bulutlar içinde"
gelmesinden sözediliyor. Ayette açıkça yer aldığı
halde, "Tann"nın "bulutlar içinde gelmesi",
Tann'ya yakıştı-nlmadığı
için, çeviriye yorum katılıyor ve "Allah'ın azabının..."
deniyor. Bu yorum, kimi Kur'an yorumlarında da var. (Örneğin bkz.
Tefsi-ru'n-Nesefî, 1 / 105; Tefsiru'l-Celâleyn, 1 / 31; Taberî, Camiu'l-Beyân,
2
/191-192; F. Râzî, 5/215.) "Tann"nın "bulutlar içinde gelmesi" Tevrat'ta da
var. Kaynakda zaten orası. Ş unlan okuyoruz Tevrat'ta: "Ey Efendi Tanrım (Rab Allah), çok büyüksün! (...) Sensin bulutları kendine araba edinen..." (Tevrat,
Mezmurlar, 104:1-2.) "İşte Efendi Tann (Rab), hızlı
bir buluta binmiş olarak Mısır'a gidiyor. Onun bulunmasından
Mısır'ın putları titreyecek..." (Tevrat, îşaya,
19:1.) Bununla birlikte Kur'an'ın Tann'smın da, Tevrat'ın Tann'sının
da asıl yeri, "Tahtı-sarayı" demek olan "ARŞ"ı,
"göklerin üstünde"dir. Kur'an'da, yeri ve gökleri
yarattıktan sonra "arşa dayandığı"
bildirilir. (A'raf: 54; Yunus: 3; Ra'd: 2; Tâhâ: 5. ve öteki sureler.)
Hadislerde de "ARŞ"ın,
göklerin üstünde bulunduğu bildirilir. "ARŞ"a ve
"Tann"nın üzerinde bulunduğu bildirilen "sekiz dağ keçisi"ne ilişkin
ayet ve hadisler sunulduğunda ayrıntılar görülecektir,
aynca unutmamak gerekir ki, Muhammed'in de, "Tann'yla görüşüp
konuşmak" için "göklerin ötesine",
O'nun "ARŞ"ına gittiği bildirilir. (Miraç olayı.)
Tevrat'ta da şu tür anlatımlar göze çarpar: "Göklerin göğü üstüne
binmiş olana ezgiler söyleyin!" (Tevrat, Mezmurlar, 68:33.)
"Efendi Tann (Rab), kutsal tapınağındadır. O'nun TAHT'ı GÖKLERDE'dir..."
(Mezmurlar, 11:4.) "Efendi Tann, TAHTINI GÖKLERDE KURDU." (Mezmurlar 103:19.) İlk çağların ilkellerinin de, çağdaş
ilkellerin de "TAN-RFlannın
yeri, "gökler"dir. 142 "Tann'nın asıl yeri"nin "gökler"de olduğu
bildiriliyor. Ama bu, Tann'nın o yerden, zaman zaman "inmesi"ne
engel değil. Tevrat'ta şöyle denir: "Ve gökleri eğip
indi. Ve ayaklan altında kara bulutlar vardı." (Mezmurlar, 18:9.)
Kur'an'da da Tann'nın, "kıyamet günü, meleklerle
birlikte geleceği" (Fecr: 22.), "TAHTI'nı taşıyan
8 melekle (tahtının üzerinde) geleceği" (el Hakke:
17.) bildirilir. Hadisçilerce tartışmasız sağlamlıktaki bir hadiste de Muhammed,
şöyle der: "Efendi Tanrımız (Rabbuna), her gece, gecenin
son üçte biri kaldığında, DÜNYA GÖĞÜNE İNER..."
(Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kita-bu't-Tehaccüd / 14; Tecrid,hadis no: 590; Müslim,
e's-Sahih, Kitabi Salati'l-Müsafirîn/68-172, hadis
no: 758. Ve öteki kitaplar.) "Tann'nın
dünya göğüne (birinci kat göğe) inmesini Tann'ya ya-kıştıramayan
Müslüman yorumcular, "te'vil" yoluna sapıp yorumlarla
durumu kurtarmaya çabalarlar. Ama Ibn Teymiyye gibi bu yola karşı
çıkanlar, sözlerden ne anlaşılıyorsa öyle almak ve
anlamak gerektiğini savunurlar. (Bkz. îbn Teymiyye, Der'u Teâruzi'1-Akli
ve'n-Nakl Arapça,
1971,1/15.) 2000'e Doğru 20 Ağustos 1989, Yıl 3,
Sayı 34 143 TANRININ TAHTI, SARAYI 8
DAĞ KEÇİSİNİN
SIRTINDA "Tann'nın tahtıyla sarayı"na, Kur'an dilinde
"ARŞ" denir. "Arş", sözlük anlamıyla, "tavanlı
bir yapı" demek. (Bkz. Râğıbu el Müfredat.) "Taht", "saray"
anlamında kullanır. (Bkz. Arapça sözlükler.) Şerif Cürcanî'ye
göre, "ARŞ", "tüm cisimleri (varlıkları) içine
alıp kuşatan bir cisim "dir. (Bkz. Cürcânî, Ta'rifât.)
Eski gökbilimde, "gök" demek olan "felek"ler
"9"dur. "9. Felek" için: "Feleklerin Feleği",
"En Büyük Felek" ve
"Atlas Feleği" diye adlar verilir. (Bkz. Şerhu'l- Çağ-minî, Arapça, 15-16, 23-24). işte din dilindeki "Tann'nın
Arşı"da budur. (Bkz. Muhammed Ali Tehânevi, Keşfu Istılahati'l-Fünûn,
istanbul, 1984, tıpkıbasım, Arapça, 2/981.) Kur'an'da Tann için "Kral" anlamında "Melik" denir.
(Bkz. Tâ-hâ: 114; Mü'minûn: 116; Haşr: 23; Cum'a: 1; Nâs: 2.)
"Kral" olunca da "SARAY"ı ve "TAHT'ı olur.
"Tann'nın ARŞ'ı da bu anlamda. "Arş" Kur'an'da, türevlerinin dışında 26 kez
geçer. 4'ü, "Sebe' (Saba) Kraliçesi"nin "tahü-sarayı"
anlamında. (Bkz. Nemi: 23, 38,41, 42.) Biri, "Peygamber"
Yusuf un "taht"ı. Mısır'da hükümdarken. (Bkz. Yusuf: 100.) Öbürleriyse Tann'nın. (Bkz. A'raf: 54; Tevbe: 129; Yunus:
3; Hûd: 7; RA'D: 2. ve öteki surelerdekiler. Ayetlerde Tann'nın "ARŞ "a "dayandığı"
(istiva) yani "tahtına, sarayına geçip kurulduğu"
anlatılır. (Gösterilen ayetlere bkz.) Ne var ki "kelamcı" Müslüman yorumculardan
birçoğu, bunu Tannlık için uygun görmez ve akılla bağdaştırmaz.
(Bkz. F. Râzî, Tefsirul -Kebîr, 14 / 101 ve öt.; Tefsiru'n-Nesefî,
2 / 56 ve öteki tefsirler, aynca bkz. kelâm, akâid kitapları,
örneğin: imam Ebu Mansur el M/Matüridî, Ki-tabu't-Tevhid
S. 67-77.) Bu nedenle de durumu kurtarmak için sözleri, kendi gerçek an-lamlannın dışına çıkanp yorumlarlar. (Yorumlar için
bkz. F. Râzî, 14 /114 ve öt.; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak
Dini Kur'an Dili, 3 / 2176 ve öt.) Ne var ki, bu "te'vil" yolunu, "SELEF" adı
verilen "eski islam ulu- 144 lan" benimsemezler. Bu yüzden kelamcılarla "Selefiyye"den
hadisçi-ler arasında, bu ve benzer konularda uzun tartışmalar
süregelmiştir. (Bkz. Talat Koçyiğit, Hadisçilerle
Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar, Ankara, 1969, S. 115,135-136.) Hadisçilerden imam Mâlik ve imam Ahmed Ibn Hanbel'in görüşü
şöyle: "Tann'nın istivası (yani sarayında tahtına geçip
kurulması) MALUMDUR (bilinir), nasıl olduğuysa MEÇHULDÜR (bilinemez). (Bkz. Muhammed Ali Sabunî, Safvctu't Tefâ- sîr, 1 / 450.) Kurtubî de şöyle der: "Salih seleften hiç kimse şunu inkâr etmez: Tanrı, ARŞ'ın
üstüne kurulmuştur, (istiva) Bu, gerçektir. Selef yalnızca, bu kurulmanın
NASIL olduğunu bilmez. Çünkü bunun nasıl olduğu, gerçek
anlamda bilinemez."
(Bkz. Kurtubî, tefsir, 7 / 219) Ibn Teymiyye'yse bilinemezliği kabul etmez bu bunun eskilere dayandırılamayacağını savunur. (Bkz. Ibn Teymiyye,
Der'u Tearuzi'l-Alki ve' ne7Nakl Arapça, 1/14-15.) Ibn Teymiyy'ye göre ne
zorlamalı yorumlara sapılmalı, ne de"yalnızca
Tann bilir" denmeli; sözlerden ne anlaşılıyorsa o öylece alınıp
kabul edilmeli. Kısacası: "Tann'nın Arşı" denince anlatılmak
istenen "Tann'nın tahtıyla sarayı"dır
ve ayetlerde Tann'nın buraya geçip kuruluduğu bildirilir. Muhammed'in bir açıklamasına göre, "GÜNEŞİN
KARAR YERİ" de "ARŞIN ALIT'dır. Muhammed, "GÜNEŞ"in
her gün bu "karar yeri" ne vardığını, batışının
böyle olduğunu, burada secde ettiğini, sonra Tann'nın
buyruğuyla dönüp yeniden doğduğunu anlatır. (Bkz.
Buhâri, e's-Sahih, Bed'u'1-Halk / 4; Tecrid, hadis no: 1321; Müslim, e's-Sahih,
iman / 250, hadis no: 159.) Ne var ki Muhammed'in bu açıklaması, "ARŞ "in
nerede olduğuna ilişkin açıklamalanyla çelişir durumdadır. Çünkü
yine kendisinin açıklamasına göre, "ARŞ", yedi kat göğün
de, hepsini kuşatan (bkz. Bakara: 255.) KUrsi'nin de ötesinde ve üstündedir.
Sağlam hadislere göre bunlann hepsi olağanüstü
büyüklükte birer "maddi cisim "dir. (Bkz. F. Râzî, 7/ 12.)
Öyleyse " GÜNEŞ"in "karar yeri (vanş yeri)"
nasıl
olur da "ARŞIN ALTI" diye gösterilebilir? Muhammed'in
bir açıklamasında da, "ARŞ"ın, "CENNET'in
üs- 145 tünde
olduğu anlatılır. (Bkz. Buhârî, e's-Sahih, Tevhid/ 22;
Tirmizi, Sünen,
hadis no: 2530-2531.) Peki "yer, gök, cennet yokken" nerede ve neyin üzerinde bulunuyordu bu "Tann'nın sarayıyla tahtı"? "ARŞ"
neyin üzerindeydi o zaman? Sorunun karşılığı, Hûd Suresinin 7. ayetinde:
"SU üzerindeydi." Kur'an'ın bu açıklamasının kaynağı: Tevrat
"Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı.
(...) Ve Tann'nın ruhu, sulann üzerinde hareket ediyordu..."
deniyor. (Tevrat, Tekvin, 1:1-2) Kur'an'a göre "ARŞ "in "melekler"den "taşıyıcılar"ı
da var. (Bkz. Mü'min: 7.) Kimi Müslüman yorumcuya göre, bu "taşıyıcılar"ın
şimdilik sayısı: 4.
"Kıyamef'teyse ayete göre "8" olacak sayı. (Bkz.
El Hakke.
17.) Muhammed, açıklamasında bunlar "8 DAĞ KEÇİSÎ"
diyor. Ve bu açıklamaya göre, bu "8 dağ keçisi", bugünde
"ARŞI SIRTLARINDA TAŞIYORLAR". Hadisin özeti: "Dünya ile birinci gök katı arasındaki uzaklık: 71-73
yıllık. Her iki gök katı arasında da bu kadar bir
uzaklık var. Hepsinin üstünde de bir DENİZ. Derinliği iki gök katı arası kadar. Bunlann
üstünde de 8 DAĞ KEÇİSİ var. Her birinin çatal tırnaklanyla omuzlan
arasındaki uzaklık, iki gök katı arasındaki uzaklık kadar. (Bir
hadise göreyse uzaklık: 700 yıllık. Bkz. Ebu Davud. hadis no: 4727.) ARŞ,
bunlann sırtlanndadır. Tanrı'ysa işte bunun (ARŞ'ın)
üstündedir. (Bkz. Ebu Davud, Sünen, Sünneti 19, hadis no 4723; ibn Mace, Sünen, Mukaddimel 193;
Tirmizi, Sünen, hadis no: 3320.) 2000'e Doğru 27
Ağustos 1989, Yıl 3, Sayı 35 146 GÖK
SOFRASI"
Bilindiği gibi Kur'an'ın 5. Suresinin adı: "Mâide"dir.
Bu surenin 112.-115. ayetlerinde bu "yemek" ve "sofra"sından
söz edilir. Surenin adı da buradan. Bu
ayetlerin anlamı, Diyanet'in resmi çevirisinde şöyledir. "Havariler: *Ey Meryem Oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir
sofra indirebilir mi?' demişlerdi de, 'inanıyorsanız
Allah'tan sakınfn!' demişti (İsa). 'Ondan
yemeyi, kalplerimizin kanmasını ve senin bize doğru söylediğini bilmeyi istiyoruz' dediler. Meryem Oğlu İsa: 'Allahım! Rabbimiz!
Bize ve bizden sonra geleceklere bayram ve SENDEN BÎR DELÎL
olarak GÖKTEN BÎR SOFRA İNDİR! Bizi nzıklandır! Sen nzık
verenlerin en hayırhsısm!' dedi. Allah: 'Ben ONU SİZE
İNDİRECEĞİM! Bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, dünyalarda kimseye azap etmediğim şekilde ona azap edeceğim!' dedi."
(Maide: 112-115.) Havariler isa'ya inanmamışlar mıydı ki inanmak için bir
kanıt, bir "mucize" istemişler? Ayete bakılırsa
Havarilerin kendilerinin karşılığı şu: îsa! istiyoruz ki "gökten sofra insin" de, yiyelim; karnımızı
doyuralım. Ve sen Tann'nın elçisi olduğunu söylerken bize
doğru söylediğini
bilelim! Havarilerin îsa'ya inanmış kişiler oldukları görüşünde
olan Kur'an yorumcuları çoğunlukta. (Bkz. Muhammed Ali Sabuni, Safva-tu't-Tefâsir, II 373.) Ne var ki ünlü Kur'an yorumcusu Zemahşerî,
tam imanlı değil; kuşkulu oldukları görüşünde.
(Bkz. Keşşaf, II
540.) Yorumcuların Havarilerin "imansızca" istekleri
ve sizlerini iman doğrultusunda yorumlamak için zorlandıkları
görülür. (Bkz. F. Râzî, e't Tef-sirul-Kebir, 121129-130.) Ne
olursa olsun, ayetlerde açıkça belirtildiğine göre:
Havarilerin istekleri kabul edilmiş. Isa, Tanrısından
"gökten sofra indirmesini" istemiş, Tann da "indirmiş" bu sofrayı. Ama ,"bundan
sonra inanmayan olursa çok fena cezalandınp işkence (azap)
edeceğini" bildirmiş. 147 "Dünyalardakimseye
azap etmediğim biçimde azap ederim!" demiş. Peki
"gökten indirilen sofra"da ne varmış? Ayetlerde bu sorunun karşılığı yok. Açıklama,
hadislerde ve Kur'an
yorumlarında var: Elmalı
Hamdi Yazır şunları yazar: "... Bir de ne baksınlar: Kızarmış, pulsuz ve kılçıksız,
yağ akan bir BALIK. Baş tarafında tuz, kuyruk tarafında sirke,
çevresinde pırasadan başka türlü sebze. Ve beş yufka
ki birinde zeytin, ikincisinde bal, üçüncüsündre tereyağı, dördüncüsünde peynir ve
beşincisinde pastırma..." (Bkz. Yazır, Hak Dini
Kur'an Dili, 1960, 31847.) Yazır, bu sofranın "iki yağmur bulutu
arasında indirilen KIRMIZI bir sofra" olduğu da aktarır. (Bkz. Aynı
yer.) Bu açıklama, ünlü Kur'an yorumlarında da böyle yer alır.
(Bkz. F.
Râzî, e't-Tefsiru'1-Kebir, 121133.) buradaki ayetlerin kaynağı: İncil. Ünlü "dört încil"de,
daha doğrusu, dört aktarmaya göre olan incil'de de "beş ekmek ve balık"tan
söz edilir. (Bkz. Matta'ya Göre incil,
14:17..; Markos'a Göre incil, 6:38.. Luka'ya Göre incil, 9:13..;
Yuhanna'ya göre incil, 9:9..) Bu incil'lerde, hep aynı dille, yani
aynı sözlerle, isa'nın bu "beş ekmekle balığı",
bir mucize olarak, "beş
bin erkeğin" bulunduğu büyük bir kalabalığa bölüştürdüğü,
tümünü doyurduğu ve sofradan "on iki küfe" de yiyecek arttığı
anlatılır. Anlaşılan o ki Muhammed'e bilgi verenler,
burada sözü edilen "sofra"nın, Isa için "gökten indirildiği"
yolunda bilgi vermişlerdir. Kur'an yorumcuları da incil'e başvurmuşlar,
"beş ekmek ve balık" öyküsünü oradan alıp aktarmışlardır. Hadiste, "gökten ekmek ve etten oluşan yiyecek sofrasının
indirildiği, herkese, bu yiyeceklerden yiyip karınlarını
doyurmaları buyu-rulduğu" anlatıldıktan sonra,
oradakilerin "buyruğa uymayıp, artan yiyeceklerden saklama yoluna gittikleri" de anlatılır. Ve buyruğa
uymamanın cezası olarak da "tümünün MAYMUNLARA VE DOMUZLARA DÖNÜŞTÜRÜLDÜKLERİ" açıklanır. (Bkz.
Tirmizi, Sünen, Kitabu Tefsiri'l Kur'an 6, hadis no: 3061.) insanların "ceza"
olarak "maymunlara, domuzlara dönüştürüldükleri"
Kur'an'da da anlatılır, ama
başka konularda. (Bkz. Kur'an, Bakara: 65; Maide: 60; A'raf: 166.) Kur'an'da, Musa'ya da "gökten MEN ve SELVA indirildiği" bil- 148 dirilir. Yorumcular "men" için "kudret helvası",
"selva" için de "bıldırcın" derler. ilgili
ayetlerin, Diyanet çevirisindeki anlamı şöyle: "(Ey tsrailoğullan!) Bulutla sizi gölgelendirdik, kudret
helvası ve bıldırcın indirdik..." (Bakara: 57.),
"... Bulutla üzerlerine gölge yaptık, onlara kudret helvası
ve bıldırcın indirdik.." (A'rap: 160.), "Ey
Israiloğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık,
Tûr'un sağ yanını size vadettik ve kudret helvasıyla
bıldırcın indirdik." (Taha: 80.) Bu ayetlerin kaynağı da Tevrat. (Bkz. Tevrat, Çıkış,
16:13-31; Sayılar,
11:31-32.) "Kutsal kitap"larda, özellikle "Tevrafta ve" "Kur'an"da,
"nzık" yani yiyecek ve geçim için
insanların gözlerini "göğe çeviren ayetler" çoktur.
Kur'an'ın Tanrısı açıkça: "Bana namaz kıl,
kulluk et, gerisine karışma, senin rızkını ben veririm!" diyor.
Bir ayetin Diyanet çevirisindeki
anlamı şöyle: "Ehline
namaz kılmalarını emret. Kendin de onda devamlı ol.
Biz senden nzık istemiyoruz. Sana nzık veren biziz. Sonuç
Allah'a karşı
gelmekten sakınanlanndır." (Taha: 132.) 2000'e Doğru 3 Eylül 1989, Yıl 3, Sayı
36 149 TEVRAT,
İNCİL, KUR'AN
Kâfirûn Suresinin son (6.) ayetinin anlamı şudur: "Sizin DİNÎNİZ
size, benim DİNİM banadır." Bu sure, "Mekkeli"dir (Mekkî). Mekke'nin "putatapar"
diye nitelenen kesimine sesleniliyor. Kur'an'm Tann'sı
Muhammed'in böyle seslenmesini istiyor. Ibn Abbas'ın yorumu: "Sizin tann'yı yoksaymamz, kâfirliğiniz
size;benim Tann'yı birlemem bana." (Bkz. F. Râzî, 32/ 147.) Ünlü
Kur'an yorumlannda da ayette böyle demek istendiği belirtilir, örneğin Celaleyn tefsirinin yorumu şöyle: "Sizin DÎNÎNİZ,
yani sizin PU-TATAPARLIĞINIZ size, benim DÎNÎM, yani İSLAM da
banadır." (Bkz. Celaleyn, 2/ 272.) Buhari'de de bu yorum benimseniyor ve "sizin
dininiz, yani kâfirliğiniz size, benim dinim, yani İslam banadır"
deniyor. (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/109.) "Din"
için burada başka yorumlar yapanlar da var (Bkz. F. Râzî, 32/ 147.) Ama genellikle benimsenen yorum bu. Gerçekten de belli ki böyle demek
isteniyor ayette. Demek ku bu ayette, "KÂFİRLİK", dahası, kâfirliğin,
doruk noktasında sayılan "PUTATAPARLIK" bile "DÎN" sayılıyor,
islam'ı "çağdaş" ve sevimli gösterme çabasında
olan çevreler, bu ayeti, "islam'ın kendinden başka
dinleri, inançlara, hatta inançsızlığa bile hoşgörülü olduğu"na kanıt diye gösterirler. "Medineli (Medenî)" surelerden Âlu imrân suresindeyse çok açık
biçimde
söyle denir: "Kesin olarak Tann katında DlN, yalnızca ISLAM'dır."(Âyet:
19.) Aynı surenin 85. ayetinin, Diyanet çevirisindeki anlamı
şöyle: "Kim Islâmiyetten başka bir dine yönelirse, onunki kabul
edilmeyecektir." Açıkça görülüyor ki Kur'an'm Tann'smm "din"i, "îslâm"dan
başka değil. Bu Tann, daha önce, Mekke dönemindeyken,
"putataparlı-ğı" bile "din"
diye nitelerken, Âlu tmran Suresinin 19. ayetinde, islam'ın
dışında kalan hiçbir "din"i "din" saymıyor,
85. ayetinde ve daha 150 Genç Aleviler Harekatı |