Her Yaşam Bir Göçtür

Her Yaşam Bir Göçtür

Mesajgönderen Hasan Harmanci » 05 Nis 2009, 17:03

Her Yaşam Bir Göçtür

Akşehir deyince Nasrettin Hoca gelir aklımıza. O’nun hocalığının bilgelik makamı olduğu her halinden belli. Hacı Bektaş Veli’de olduğu gibi, O’da bilgeler kastından. Nasrettin Hoca hayata dair önemli derslerin altını çizen, bunu çocukların bile anlayabileceği şekilde, sade anlatabilen halk bilgesidir....


Akşehir deyince Nasrettin Hoca gelir aklımıza. O’nun hocalığının bilgelik makamı olduğu her halinden belli. Hacı Bektaş Veli’de olduğu gibi, O’da bilgeler kastından. Nasrettin Hoca hayata dair önemli derslerin altını çizen, bunu çocukların bile anlayabileceği şekilde, sade anlatabilen halk bilgesidir. O yaşamın nükteleşerek insanlar arasında etkileşerek büyüyeceğine inanmıştı. Gerçekte her Nasrettin Hoca fıkrası, nüktesi, hikmeti O’nun muydu bilinmez. Ancak O’nun adına yakışınca kalıcılığı ve insanlara öğüdünün arttığı kesindir. Yediden yetmişe herkesin bildiği fıkraları ile; eşeğini kaybeder durur, yemekli toplantılara ne yapar eder kendini davet ettirir, kılık değiştirdiğinde başka bir kimlik ve kastın yüzünü dışa vurdurur, gölü mayalamaya kalkar, kazanı doğurtur… hileyi bir kıssa ile dilden dile dolaştırır.


O yaşadığı yeri dünyanın merkezi seçmiş. Bunun üzerinde durmayacağım. Varsın dünyanın merkezi O’nun ayakları altında olsun. Varsın hayatın bir merkezi ve çekim yeri olsun. Ancak bu çekim merkezi bizim oraya gitmemizle ilgili değil. O’nun fıkraları, kıssaları tüm dünyaya malolmuş, bu nedenle ters dönen saatine de, eşeğe ters binmesine de, maya çaldığı ancak artık kurumayla/çekilmeyle yüzyüze olan Akşehir Gölü’ne de gitmedik. Nice zamandır tüm ülkeyi sarmış olan Alevi kimliğinin geldiği noktayı görmek ve varsa kültür kırıntıları arasında yol bulmaya gittik. Her yerde konukluğumuz ayrı bir heyecan ve canlılık katıyor bize. Günlerin o tadı içinde bir yüz eksik olmasın, bir söz kalmasın, söylenmeden, paylaşılmadan geçilmesin diye tüm zamanımız neredeyse ayakta geçiyor.


Akşehir’in kıyısına konmuş Abdallar. Önce Taşocağı Mahallesi, ardından Yeni Mahalle adını vermişler yerleştikleri yere, sonra cesaretle Yarenler/Erenler Mahallesi. Buraya 1960’larda Yakındaki Yeniköy’den geçmişler. Ondan önce de göçebeyken oraya iskan olmuşlar. Bir kapıdan bizi konuk alıyorlar. Tüm bir mahalle birleşmiş durumda. Aralarında yabancı pek yok. Birkaç Çingene aile ve de yoksul ‘yerliler’. Konuk olduğumuz evin duvarında koca bir nal, kapısına asılmış çeşitli süsler ve çiçeklerle karşılaşıyoruz. Birçok geleneği bir arada taşıyorlar. Bir süre birbirimize alışmak için karşılıklı sorular soruyoruz. Bu yabancılığı tartmak değil, ne düşündüğümüz, içimizdeki ‘ötekiyi’ tartmak anlamına geliyor. Çoğu müzisyenlikle geçiniyor: Klarnet, keman ve darbuka. Kadınlar yeni yeni ev işlerine ve ‘merdiven’ yıkamaya gidiyorlar. Ancak düğünler artık çok karlı değil. Bir kısmı bu nedenle Antalya’ya vs göç etmeyi tercih ediyor. Bir kısmı da mevsimlik işlerle, tarla, bağ-bahçe işleriyle uğraşıyor.


Arada Sultan Ana var. O hepimizi iyi tanıyor. İçtiğimiz çayların da düğümü çözmesiyle, gün akşama karışırken, sorular kısmı bize geçiyor. Güvenle biz soruyoruz, onlar yanıtlara koşuyor. Biri eksik söylerse, diğer bir Abdal can tamamlıyor. Birçok yere göre erken bir zamandan beridir cem sürmeye başlamışlar. Cemevleri yok ancak 13-14 yıldır cem yapabiliyorlarmış.


Kağıtlı Dedeler


Yan sorulardan başlamıyoruz. Doğrudan konuşuyoruz. Konu bahara girdiğimiz bu günlerden dolayı Hızır uygulamalarına geliyor: “Bereket olsun diye Hıdrellezde undan az bir parça yerlere serpilir ve bazı bakliyat türü yiyeceklerin torbaları açık tutulur.” Hızır’ın gelip gelmediğini öyle anlarız. Bu uygulama neredeyse tüm Hızır kurgularında karşımıza çıkıyor. Hızır bereket taşımak için uğrarsa, bu torbalarda veya yerlerde el veya ayak izleri kalır.


Alevilikteki karmaşaya geliyoruz. Bu kadar konuşulmaya, anlatılmaya rağmen bir ortak yol, nokta pek de yok diyorlar; “cem artık yazılan kitabe gibi yapılıyor. Bu da cemin kendine haslığını azaltıyor. Herkes aynı şeyi düşünüp, aynı şeyi yapmaya çalıyor. Kağıtlı dedeler çıktı meydana.” Onlara göre bunun en önemli nedeni; “akıl arttıkça, yol da karıştı.”


Perşembe gecelerinin önemine geliyor sıra. Çoğunlukla cem deyince de bunu anlıyorlar. Bir araya gelip hasbıhal etmek de onlara göre cem. Bir kişi bile olunsa, üç mum uyandırılmalı, iki nefes, bir buyruk (duaz-ı imam) yakılmalı.


Arada soruların uçları ayrılıyor. Konu çevreye geliyor: “Bizi de Çingene görüyorlar –ötekinin ötekisi burada Çingene canlar olmalı, azınlıkta oldukları için- hepimizi bir görüyorlar.” Onlar karşısında kendilerini aklamak için; “biz yüz kızartıcı işler yapmıyoruz” diyorlar. Herkes gibi onların içinde de sorunlu ve kötü işler yapabilecek cahil insanların çıkabileceğini söylemeyi de ihmal etmiyorlar. Haklılar, beş parmağın beşi de bir olmaz. Ancak bazı kötü işlerin Konya Abdallarına atfedildiğini bildiklerini söylüyorlar. 20-25 yıl öncesine kadar sepetçilermiş; ‘sepet örüp, satma’ işiyle ilgileniyorlarmış. Ancak artık yapan da, bilen de kalmamış.


Akşam saatleri yoğunlaşıyor. Gelen artıyor. Kadınlı-erkekli, onların deyimiyle ‘arpalı-buğdaylı’ oturuyorlar. Konuşmalarımız sorunlara doğru gidiyor. İşsizlik, eğitim, sağlık, göçebelik, kopukluklar, Aleviler, Abdallar, Çingeneler derken cem adabına geçiyoruz. Buralarda Sultan Ana’nın cemleri geçerli. Bazı zamanlarda tepki almış olsa da Sultan Ana posta oturuyor artık. 12 hizmetli belirlendikten sonra başladı cem. Her yerde karşılaştığımızdan farklı olarak burada Abdallar cemde keman çalıyorlar. Kadınlar nefes ve buyruklarda ayakta niyaz veriyorlar: “karşı karşı karlı dağlar/indi şah'a secd'eyledi /mülk iyesi ulu beyler /indi şah'a secd'eyledi…” (Pir Sultan Abdal). Semah dönenlerle coşku arttı. Ortalık durulunca, süpürgeci meydanı süpürdü, süpürdüklerini; “yolundan azanların” ve Hasan’la, Hüseyin’in canına kastedenlerin üstüne atılmak üzere dışarıya götürdü.


Burada da bazı bölgelerde olduğu gibi karşılıklı kadın-erkek ayırmadan dudaktan niyazlaşma yapılıyor semah dönüldükten sonra… Kemanla çalınan nefesleri ve ayetleri kaydediyoruz bir yandan. Bir kısmı Tahtacı etkisi altında… Lokmalar geliyor, “lokmalar karın doyurmaz, şefaat arttırır” diyor Sultan Ana. Devam ediyor hiç beklemediğimiz sözlerine; “itikatsız talip boş kovan olur.”


Hasbıhale devam ediyoruz. Cemden arınanlar daha canlı, daha içten. Sakınılacak bir ‘meclis’ kalmıyor ortalıkta. Herkes daha bir ısındı birbirine. Korku sözleri dillerden uzaklaşıyor. Kadınların arasındayım, okul yaşında çocuklar da orada. Tatil, herkes daim olmayan bu anları kaçırmak istemiyor, gece boyu kalıyorlar bizimle. Konuşuyoruz; “kızlar yabancıya gitmesin diye ortaokuldan sonra okutmuyoruz” diyor analardan birisi; “Türk’e, Türkmen’e gider.”..


Sultandağı’na sabahın sıcaklığında taşınıyoruz. Havanın güzelliği şansımız. Burada da Abdalların ve Çingenelerin iç-içe yaşadıkları her yerde ‘ötekileştirilerek’ bulundukları bir mahalleye sahipler. Yerel seçimler geliyor, Belediye alt-yapı çalışmasına başlamış. Şanslılar, mahallelerinden imar geçmiş. Seçimde bile hatırlanmayabilirler. Onlar da epey süredir seçim zamanlarında aktifler. Ne yapacaklarını, kime nasıl oy vereceklerini konuşuyorlar. Yerel yönetimlerden talepleri oluyor. İşsizlik bu mahalleyi daha da daraltmış. 150 haneyken çoğunluk Antalya’ya göçü seçmiş. Ocaklarına ait her bir kolun coğrafik olarak nerelerde yaşadığını biliyorlar: Konya, Denizli, Antalya, Kayseri, Kütahya, Ankara, Afyon. İlçesi, mahallesi, köyüne, sokağına kadar ezberlerinde… Onlar anlattıkça, biz dinledikçe, akrabalarının yüzlerini belleklerinden geçiriyor olmalılar. Kimi gittiği yerden de taşınmış…

Cemevleri var. Örgütlüler ayrıca. Alevi Birlikleri Federasyonu’yla nasıl ilişki kurabileceklerini konuşuyoruz. Ancak örgüt bilinçleri çok düşük. Kendilerini nasıl ifade edeceklerini veya saklılıktan ‘talep eden’e dönüşecekleri konusunda stratejileri oluşmamış daha. Dikme dede ile idare ettiklerini söylüyorlar. İyi ki o da var. Yoksa sorularına yanıt, geleneklerine aracı ve dillendirici bulmakta zorlanacaklar. Ali Yüksel Dede yetişmesine ve posta oturmasına; “göre göre gözcü, süre süre yolcu” olduk diyor.
Gençler çok sorunlu; “büyükler bilmeyince biz de cahil kalıyoruz.” diyorlar. Buradaki yaşam Çingeneler ve Abdallar arasında akrabalıklarla ve aynı işi yapmak ile gelişmiş. Yaşam standartları onları birbirine yabancılıktan uzaklaştırmış. Cemevini ortak kullanıyorlar ve cemleri ortak; yani Yağmurlu Ocağı talipleri ile Tozlu Ocağı talipleri ortak ceme ‘yerel’de de geçmişler. Büyük kentlerde cemlerde ocak ve dede ayrımı zorunluluktan gözetilmiyor artık. Bu artık tüm Alevi yaşam alanlarına yayılıyor.


Ali Dede ile konuşuyoruz. Taliplerle iç-içe yaşıyor olmasına karşın, saygıda kusur edilmiyor. O da topluluğa hizmet etmenini zorluğunu yaşıyor; “cemevini açık tutmak için varız” diyor.

Alevilikte Sorunlu Yeni Uygulamalar
Burada bazı uygulamalar epey özgün. Beklediğimizden daha kapalı bir yaşam. Normalde Abdal ve Çingene yerleşimlerine elinizi kolunuzu bağlayarak giremezsiniz zaten. Bir de çoğu yerde Alevi kimlikleri bile belli edilmez. Ad vurma geleneği ele verir onları çoğunlukla. Giyimleri ve davranışları kolayca yaşadıkları bölgeye uyumludur. Sultandağı’na bize Akşehir’den eşlik eden Sultan Ana ve başka canlar da katılınca daha kolay bir uyumluluk yaşıyoruz. Sorularımız ve karşılıkları güven içinde birbirini buluyor. Balım Sultan muhabbeti kendiliğinden oluşuyor. Dede ve diğer canlar bağlama ve kemanı akort ederek bize nefesler sunuyorlar. Her yerde olmayan bir uyum. Semah dönülmesi için hareketlilik başlıyor. Cem kurulurcasına bazı unsurları hemen devreye giriyor. Bağlama ve kemana nefesler okunmaya başlayınca semah dönecek canlar Dededen izin alıyorlar. Semahları ilgimizi çekiyor. Kadın eş seçimini kendisi gerçekleştiriyor burada da. Önceden karar verilmiyor. Başta sadece musahipliler kalkıyor ceme. Semahlarda erkekler başlarına şapka veya takke takıyorlar. Başları örtük olan kadınlar (bacılar), örtülerini semaha kaldırdığı ‘can’ın beline kemerbest ediyor. Tüm canlar böylesi bir toplanmada bile ayakları çıplak hale getiriyor. Herkes semah sırasında edep- erkana geçiyor.


Kadınlar kentlerdeki gibi örtünmek yerine, başlarının açık olmasına dikkat ediyorlar. Geleneksel varlıklarını sürdürüyorlar. Kentlerdeki gibi bu yöndeki ‘gelenek icadı’na soyunmamışlar daha. Ancak Abdallardan bir kız kalkıp da dörtlü semah sırasında Cem Vakfı Cemevleri’ndeki uygulamalarda yaratılan karmaşaya uyarak, gerekçesini –Cem Vakfı’ndakiler de dahil- bilmeden semah dönüyor. Belli ki televizyonun yararları ve zararları bir arada. Semahlar dönülürken kadınlar ayakta darda, niyazda burada da. Semaha kalkan herkes aralarında omuzdan niyaz alıyor. İkrarlılar ve musahipliler semahlarını tamamladıktan sonra bir kişi ortada ve elleri havada olmak üzere dururken, onun etrafında üç kişi semah dönüyor. Unutup da başı örtük semaha kalkan kadınlar ile takke/külah takmadan kalkan erkekler diğerleri tarafından uyarılıyor.

Ötekilerin Direnişi
Kayıtlarımızı tamamlamak için başka uygulamaları da izliyoruz. Yakınlarda ölen bir can yine onu tanıyan bir canın rüyasına birkaç kez girdiği için, dileklerinin ve adağının verilmesi gerektiği fikrine varılmış. Oğlu tarafından bu amaçla Sultan Ana’nın gerçekleştireceği bir ‘dardan indirme’ yapacaklar. Hazırlıklar tamamlandı. Mumlar kırka tamamlandı ve Hakk katında yazılması için ‘dardan indirme’ gerçekleştirildi. Adak olarak seçilen Cebrail için gülbeng çekildi ve nefesler söylendi. Kısa sürede o canın da yeri nurlandı ve ‘hayırlı’sı diğer komşu ve akrabalarının da kattığı lokmalarla tamamlandı.


‘Öteki’ olarak görülen Aleviler de ‘öteki’ler olan Abdallar ve Çingeneler bir arada veya bağımsız Aleviliğin birçok kültünü içinde barındırıyor. Ancak televizyonun ve gezdikleri yerlerin etkisiyle onlar da Aleviliğe ait uygulama ve yapılanmalarda değişime gidiyorlar. Cemevlerinde İslami motif bilinçli, bilinçsiz had safhada. Kim ne istemişse getirip duvarlara asmış durumda. Kiminde Kabe fotoğrafları, kiminde İslam’ın beş şartı ve otuz iki farzı, kiminde hiç birinin okuyamadığı Arapça kelamlar; dinsel içerik veya Arapça ve İslami terminoloji içersinde ne olursa olsun. Büyük kentlerin cemevlerinde ve Alevi Kültür Merkezleri de kısmen böyle. Çoğunluğunda amaçtan öte, adları kötüye çıkmasın amaçlı. Ancak gelecek kuşaklara şimdi direnerek taşıdıkları eylem ve sözlerinin yanına oturttukları hoşgörü ve bilinçsiz öğelerin onları nerelere taşıyacağını görecek durumda değiller. Bu koşulda bir standart oluşması söz konusu değil, ancak Alevi örgütlülüğünün varlık alanı bu öğeler konusunda artık her yere televizyonlar aracılığıyla ulaşabiliyor. Bunu kullanmanın tam zamanı olduğu yerel beklenti ve nitel algılamadan da belli oluyor.

Aleviler kendi ötekilerine hangi gözle baktıklarını en çok Hacıbektaş, Pir Sultan Abdal, Abdal Musa vs anmalarında belli ediyorlar. Yoksulluğun, eğitimsizliğin en yaygın olduğu bu kentleşme sorununu daha çok yaşayanları yok saymak ve varlıklarından kaygı duymak oluyor. Çünkü onlar bu alanlara geldiklerinde tüm çoluk çocuklarıyla, eşleriyle geliyorlar. Gecelerini ve günlerini kutsal mekan ve yerlerde geçiriyorlar. Yerlerde oturuyorlar, günlerce hazırladıkları azıklarını açıkta ve yerde, aynı kapta yiyorlar. Turistik amaçlı gelenlerden daha gelenekçi olduklarını ise göstermeleri mümkün değil. Orada da gizlilik ve kaygı içinde var oluyorlar. Ancak kentliler yaşamın protestosunu göstermeye geldikleri ve aidiyet duygularını tazeledikleri bu alanda onları sınıflıyor ve kendilerinden uzak tutuyorlar. Gelecekte nasıl olacak bunu da gösteriyorlar bir anlamda. Varlık alanlarını gösteren Aleviler, içlerindeki ötekiyi yanlarına yaklaştırmayacak mı, yoksa kendisine mi taşıyacak, o özgün ve yoksul kimlikleri.
Hasan Harmanci
 
Mesajlar: 19
Kayıt: 13 Mar 2009, 20:04

Dön GAH Forum

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir

cron