|
NUSAYRILIK

Nusyarili bir Seyh ve türkiyede bir Nusayrili köy
Nusayrîler/Arap Alevîler Kimdir?
Nusayrîler, Arap kökenli Alevî
Müslümanlardır. 11. İmam Hasan el-‘Askerî’den sonra onun
en yetkin ve erdemli öğrencisi Muhammed b. Nusayr’ı (ö.
883) otorite kabul ettikleri için bu adı aldılar. Fakat
onlara Arap Alevîler demek daha doğru olur. Çünkü yeni
bir dinsel doktrin ortaya koymayan ve tek fonksiyonu
Ehlibeyt öğretisini doğal haliyle insanlara aktarmak
olan Muhammed b. Nusayr da sonuçta bir Alevîdir. Ana
kaynağa intisap etmek, kaynağın bir koluna intisap
etmekten evla olduğu için, biz onlara bundan sonraki
satırlarda Arap Alevîler diyeceğiz. Onlara bu ismi
vermekle hem onları diğer Alevîlerden ayırt etmiş, hem
de dinsel olarak Hz. Ali’ye dayandıklarını belirtmiş
olacağız.
Arap Alevîlerin ataları, diğer Arap
kabileleriyle birlikte gerek İslam’dan önce gerekse
İslam’dan sonra Arap yarımadasının çeşitli bölgelerinden
kuzeye doğru göç ettiler. Birden fazla sayıda
gerçekleşen bu göçlerin sebebi iktisadi ve siyasi idi.
Üstat Münir eş-Şerîf, el-‛Aleviyyûn men hum ve eyna
hum (Alevîler Kimdir ve Nerededirler?) adlı
kitabında bu noktaya şöyle değinir:
Sonradan Alevîler olarak
adlandırılacak olan Arapların bu dağlara göçü bir
seferde değil, bir kaç seferde tamamlanmıştır. Kanımca
toplu bir şekilde altı defa göç etmişlerdir. Bu
göçlerden birincisi Hz. İsa ve Hz. Muhammed arasındaki
dönemde; ikincisi Hz. Muhammed’den sonra 13/636
yılındaki İslam-Arap fetihleri döneminde ve sonrasında;
üçüncüsü 5./11. yüzyılda Arap olmayan Müslümanların
yaptıkları zulümler esnasında; dördüncüsü 7./13.
yüzyılın başlarında Emîr Hasan bn. Mekzûn es-Sincârî
döneminde; beşincisi 704/1305 yılında Kisravânî
saldırısı sırasında ve sonuncusu Osmanlı padişahı Yavuz
Selim’in 923/1516 yılında bölgeyi ele geçirmesi
sonucunda gerçekleşmiştir. Bu toplu göçlerin yanı sıra
bireylerin baskı ve zulümden kaçmak ve bu dağlarda
aşiretlerinin yanında korunmak için tek başlarına
yaptıkları göçler de vardır.
Arap Alevîlerin Arap kökenli
olduklarının en büyük kanıtı Tenûhî, Gassânî, Hazrecî,
Kindî, Tâî ve Taglibî gibi köklü Arap kabilelerinin
isimleriyle sonlanan nesepleridir. Alevîlerin 1936
yılında Kırdâha beldesinde yapmış oldukları kongrede
aldıkları ve hem Fransız Dışişleri Bakanlığına hem de
Paris’te bağımsızlık görüşmelerini yürüten Suriye
temsilci heyetine ilettikleri kararları içeren tarihî
belge, bu konuyla ilgili önemli bilgiler içerir. Bu
tarihî belgede yer alan bir paragraf, Alevîlerin soyları
ile ilgili şu açıklamaya yer verir:
Alevîlerin soy
bakımından Arap olmayan kavimlere dayandıkları iddiası
karşısında bilimsel bir tartışmaya girmiyor, onur ve
haysiyetimizi korumak maksadıyla susmayı tercih
ediyoruz. Şu açık bir gerçektir ki Alevîler, Alevî
dağlarına,
Alevîliğin ve aynı zamanda Araplığın anavatanı olan
Irak’tan göç etmişlerdir. Her türlü aklî ve naklî kanıt,
Alevîlerin halis bir Arap soyundan geldiklerine işaret
eder. Gelenek ve göreneklerimiz, ahlak anlayışımız,
sosyal yaşantımız, dilimiz, eğilimlerimiz, kültürümüz,
nesilden nesile aktardığımız halk söylencelerimiz gibi
sayısız faktör, Arap kökenli olduğumuzun en büyük
kanıtıdır. Övünçle belirtmemiz gereken bir diğer nokta
da şudur ki Alevîler, Irak topraklarında İmâm-ı Ali’yi
destekleyen Arap kabilelerinin torunlarıdır.
Üstat Muhammed Kürd Ali Hitatu’ş-şâm
adlı eserinde şöyle der:
Şam’a bağlı Havrân ve Belkâ gibi
yörelerde yaşayanların bir kısmı halis Arap’tır. Bu
özellik, yabancı bir kan kabul etmeyip Araplıklarını
koruyan topluluklarda açıkça görülür. Buna örnek
olarak, Alevî sıradağlarında yer alan Havrân dağı ve
Kelebiyye dağları sakinleri verilebilir. Bu yörelerdeki
nüfusun halis Arap kanı taşıdığına dair kanıtlar oldukça
açıktır.
Türkiye’de Hatay, Adana ve Mersin
illerinde yaşayan Arap Alevîler, Osmanlı döneminde ve
öncesinde buralara Suriye ve Irak’tan gelen Arap
Alevîlerin torunlarıdır. Onlar, Türkiye Cumhuriyeti
Devletine bağlı, yasalara saygılı, demokrasi ve laikliği
içtenlikle benimsemiş yurttaşlar olarak varlıklarını
sürdürmekteler.
Arap
Alevîlerde Din Kavramı
İslamî öğretiye göre din; yüce Allah’ın
peygamberler aracılığıyla, kendisine nasıl ibadet
edileceğine ilişkin koyduğu kanunlar ve çizdiği yoldur.
Din beş temele dayandırılabilir. Bu temellerden
birincisi Yaradan’ı tanımak; ikincisi Yaradan’ın
gönderdiği elçiyi tanımak; üçüncüsü nasıl ibadet
edileceğini bilmek ve bu doğrultuda amel etmek;
dördüncüsü erdeme sarılmak ve ahlaksızlığı dışlamak;
beşincisi kıyamet gününe inanmaktır.
Semavî dinleri tamamlayan İslam dini, bu beş temeli de
kapsar. “Allah katında din İslam’dır…” (Âli
‘İmrân:19)
Arap Alevîlerin dini; Allah’ı tek bilmek
ve O’nu yaratılmışlara benzemekten tenzih etmek, Hz.
Muhammed’in peygamberliğini kabul etmek, ahirete inanmak
ve İslam’ın buyruklarını yerine getirmek üzerine
kuruludur. Buna ek olarak Şiîler gibi bütün Arap
Alevîler, bu dört ilkenin yanında beşinci bir ilkenin
daha varlığına inanırlar: İmâmet. Evet, her Arap
Alevî, imâmetin dinî bir önderlik olduğuna, yüce
Allah’ın istediğini peygamber olarak seçtiği gibi
imâmete de istediğini seçtiğine inanır. “Rabbin,
dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçme hakkı
yoktur…” (Kasas:68) Peygamberden sonra onun
vazifesini üstlenecek İmâmı, yüce Allah, peygamberine
bildirir ve onu ümmete tanıtmasını emreder.
Peygamberimizin İmâm-ı Ali’ye söylediği aşağıdaki söz,
kendisinden sonra imâmlık makamının Hz. Ali’ye ait
olduğunu ispatlamaktadır: “Senin bana göre konumun,
Harun’un Musa’ya göre konumu gibidir. Tek bir farkla:
Benden sonra peygamber gelmeyecektir.”
Hz. Harun’un Hz. Musa’ya göre konumu
oldukça açıktır. Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Musa’nın Allah’a
ettiği dua aracılığıyla bu konumu açıkça belirtir:
“Bana ailemden bir yardımcı ver, Kardeşim Harun’u.
Onunla sırtımı kuvvetlendir. Onu işime ortak kıl.” (Tâ,
Hâ:29–32) Bir başka ayette Hz. Musa kardeşine
şöyle emreder: “…Musa, kardeşi Harun’a dedi ki:
Toplumum içinde yerime sen geç…” (A‘râf:142)
Yukarıdaki hadis-i şerif, Hz. Harun’un
Hz. Musa’ya her görevinde ortak olduğu gibi, Müminlerin
efendisi İmâm-ı Ali’nin de Hz. Muhammed’e – nübüvvet
haricinde – her görevinde ortak olduğunun açık bir
kanıtıdır. Nübüvvet ve imâmet arasındaki fark açık seçik
bellidir: Nebi, kendisine Rabbinden vahiy edileni
insanlara bildirir. İmâm ise Nebi’den öğrendiklerini
insanlara iletir. Nebi, Allah’tan aldığını tebliğ
etmekte, İmâm ise Nebi’den aldığını tebliğ etmektedir.
Arap Alevîlere göre İmâmlar Oniki tanedir. Onlardan her
biri, ardından geleni tayin etmiştir. Oniki İmâmların
ilki, son Peygamberin halifesi ve vasisi olan İmâm-ı Ali
el-Murtazâ’dır. Diğer İmâmlar sırasıyla şunlardır:
el-Hasan el-Müctebâ, el-Hüseyn eş-şehîd fî Kerbelâ, Ali
Zeynelâbidîn, Muhammed el-Bâkır, Cafer es-Sâdık, Mûsâ
el-Kâzım, Ali er-Ridâ, Muhammed el-Cevvâd, Ali el-Hâdî,
el-Hasan el-ahîru’l-‘Askerî ve gelmesi beklenen el-Kâim
Muhammed el-Mehdî. Allah’ın salât ve selamı hepsinin
üzerine olsun.
Yüce Allah’ın yadsınamaz delilleri ve
parıldayan hidayet güneşleri olan Oniki İmâmlar,
insanlar için doğru yolu aydınlatmışlar, mutlu bir
hayatın çerçevesini çizmişler, onlara erdemi ve adaleti
öğütlemişlerdir. İnsanlar bu
masum (hatasız) İmâmların yolundan giderek
hidayet kapılarından içeri girseydi, kendilerini yok
olma uçurumlarına savuran fitne dalgalarından
kurtulabilirlerdi. Böylelikle “erdemli insan” olma
aşamalarını peşi sıra kat ederek dünya ve ahirette
saadete ulaşabilirlerdi. Bu anlamda Peygamberimizin şu
hadisi büyük önem taşımaktadır: “Ehlibeyt’imin
aranızdaki misali Nuh’un gemisine benzer. Ona binen
kurtulur, ona sırt çeviren boğulur. Yine Ehlibeyt’imin
aranızdaki misali Hıtta
kapısı gibidir; o kapıdan içeri giren bağışlanır.”
Bilindiği üzere Arap Alevîler Oniki
İmâma sıkı sıkıya bağlıdırlar. Onların Allah’ın
yeryüzündeki halifeleri, ilminin haznedarları ve tüm
yaratılanlara karşı Allah’ın delilleri olduklarına canı
gönülden inanırlar. Arap Alevîler, Oniki İmâm’ın
masum olduğuna, onlara sarılanların hiç bir zaman
dalâlete düşmeyeceklerine, onların nuruyla
aydınlananların asla yollarını şaşırmayacaklarına kanaat
getirirler. “…Onlar,
lütuflandırılmış kullardır. Onlar, O’nun sözünün önüne
geçmezler; onlar yalnız O’nun emriyle iş yaparlar. O,
onların önlerindekini de arkalarındakini de bilir.
Onlar, O’nun hoşnutluk verdiklerinden başkasına da
şefaat etmezler. Ve onlar, O’nun korkusundan titrerler.
İçlerinden her kim, ‘ben O’nun dışında bir ilahım’
derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. Zalimleri
işte böyle cezalandırırız biz.” (Enbiyâ:26–29)
Peygamberimizin cahilleri azarlayıp gafilleri uyardığı
şu iki hadisi oldukça açıktır: “Ey insanlar! Ben
aranızda iki şey bırakıyorum; onlara sarılırsanız
dalâlete düşmezsiniz: Allah’ın kitabı ve Ehlibeyt’im.”
“Ben aranızda iki değerli şey bırakıyorum: Allah’ın
kitabı ve Ehlibeyt’im. Bu ikisine sarılmanız durumunda
benden sonra asla dalâlete düşmezsiniz.”Akılları
Ehlibeyt’e davet eden ve inananları onlara uymaya
çağıran hadisler sayılamayacak kadar çoktur. Bu
hadisleri görmek isteyenleri hadis kitaplarına
yönlendiriyoruz.
Özetleyecek olursak: Her Arap Alevî,
yüce Allah’ın hak dini olan ve hiç bir şüphe içermeyen
İslam dinine bağlı bir Mümin Müslüman’dır. Kur’ân-ı
Şerîf onun kitabıdır, Kâbe kıblesidir. Her Arap Alevî,
Rabbinin kendisine farz kıldığı şeyleri bilir ve bunları
elinden geldiğince yerine getirmeye çalışır. İyiliği
emreder, kötülüğü yasaklar. Gücü yettiğince barış için
çalışır. Allah ve Resulünün helal kıldığını helal, haram
kıldığını haram kılar. Allah yolunda hiç bir tehditten
korkmaz. Her Arap Alevî, fıkıh meselelerinde 6. İmâm Ebû
Abdullah Cafer es-Sâdık’a başvurur. Kuran’ın
yorumlanmasında ve vahyin hükümlerinin açıklanmasında
İmâm es-Sâdıktan daha yetkin bir kimse tanımaz. O ki
nübüvvet ağacının bir dalıdır, hak sahibi İmâm’dır.
Şüphesiz ki onun izlediği hak yolu, takip edilmeye diğer
yollardan daha layıktır. Bu İmâm ki nübüvvet evinin bir
bireyidir ve elbette ki ev sahibi, evin içindekileri
başkalarından daha iyi bilir. Her Alevî, fıkhı işte bu
masum İmâm’dan alır, ilmi ondan rivayet eder.
Namazını onun belirttiği şekilde kılar ve kitaplarını
onun öğretisi doğrultusunda kaleme alır.
Arap
Alevîlerde İslam’ın Temel İlkeleri
a) Tevhid
Arap Alevîler
kâinatın tek bir ilahı olduğuna inanırlar. O’nun ne bir
benzeri ne de bir ortağı vardır. Hiç bir şeye benzemez
ve hiç bir şey kendisine benzemez. O, kemal ve yücelik
sıfatlarının tümünün sahibidir; noksan sıfatlardan
münezzehtir. Mutlak varlık yalnızca O’dur; varlığı için
hiç bir şeye muhtaç değildir. O, kendi kendine yetendir.
Bütün varlıkları kendisi yaratmıştır. Tek tapılan O’dur.
O’ndan başkası tapılmaya layık değildir.
O, şu hak sözüyle
kendisini tanıttığı gibidir: “De ki: O, Allah’tır,
tektir. Allah’tır; Samed’tir. Ne doğurmuştur O,
ne doğurulmuştur. O’nun hiçbir dengi yoktur.” (İhlâs
Suresi)
b) Adalet
Arap Alevîler, yüce
Allah’ın adil olduğuna ve yarattıklarına asla
zulmetmeyeceğine inanırlar. “…Rabbin hiç kimseye
zulmetmez.” (Kehf:49) O, çirkin eylemlerden
münezzehtir; zulmetmez ve zulmü onaylamaz. Adaletinin
gereği olarak kullarına üstesinden gelemeyecekleri
görevler yüklemez. Onlara sadece kendi iyilikleri için
olanı ve yapmaya güçlerinin yeteceği şeyleri emreder.
Onları yalnızca terk edebilecekleri ve kendilerine zarar
verecek şeylerden sakındırır. “Allah, hiçbir benliğe
kapasitesini aşan bir yük yüklemez…” (Bakara:286)
Allah, yine adaletinin gereği olarak kullarına iyi ve
kötüyü gösterdikten, onları dilediklerini seçmekte özgür
kıldıktan sonra onlara yaptıklarının sorumluluğunu
yükler. “Kim iyi bir iş yaparsa bu kendi lehinedir.
Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara
zulmedici değildir.” (Fussilet:46)
c) Nübüvvet
Arap Alevîler yüce
Allah’ın, kullarına bir lütfu olarak onların arasından
peygamberler seçtiğine ve bu peygamberleri
–görevlendirilmelerinin öncesinde ve sonrasında –
dalgınlıktan, unutkanlıktan, kasıtlı veya kasıtsız günah
işlemekten koruduğuna inanırlar.
Peygamberler zamanlarının en üstün kişileridir.
Kişilikleri olgunluğun doruk noktasına ulaşmıştır.
Benlikleri, ayıplanan eylemlerden arınmıştır. Bu
yüzdendir ki onları yermek, yaratılışlarını veya
ahlaklarını kötülemek imkânsızdır. Bu da onların
peygamberliklerinin ve davalarında haklı olduklarının en
büyük kanıtlarından biridir. Buna ek olarak
peygamberlerin çağrıları akla yatkın olsun, kalpler
onlara ısınsın, kullar onlara gönül rahatlığıyla inansın
ve itaat etsin diye yüce Allah, peygamberlerini doğa
kanunlarını yenen mucizelerle desteklemiştir. Allah,
peygamberleri insanlara neyin doğru neyin yanlış
olduğunu açıkça göstermeleri, mutluluğu ve barışı
getirecek şeyleri emrederek zarar ve fesadı getirecek
şeyleri
yasaklamaları için göndermiştir. “Müjdeleyici ve
uyarıcı elçiler gönderdik ki elçiler geldikten sonra
insanların Allah’a karşı bahaneleri olmasın. Allah güçlü
ve bilge olandır.” (Nisâ:165) Kur’ân-ı Kerîm’de
toplam 25 Nebi ve Resulün adı geçmektedir. Bunlardan
birincisi Hz. Âdem, sonuncusu ise Hz. Muhammed’tir. Azim
sahibi Resuller beş tanedir: Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve
Muhammed. Allah’ın salât ve selamı hepsinin üzerine
olsun. “Sizin için dinden Nuh’a önerdiğini, sana
vahiy ettiğini, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya
önerdiğimizi şöyle diyerek kanunlaştırdı: Dini ayakta
tutun; onda ayrılığa düşmeyin…” (Şûrâ:13)
d) İmâmet
Arap Alevîler
İmâmetin dinî ve dünyevî anlamda genel bir önderlik ve
kutsal bir makam olduğuna inanırlar. Allah bu makama
dilediğini seçer. “Rabbin dilediğini yaratır ve
seçer. Onların seçme hakkı yoktur…” (Kasas:68).
İmâmlar daha önce de belirttiğimiz gibi Oniki tanedir.
Alevîlere göre Oniki İmâm, peygamberler gibi
dalgınlıktan, yanılgıdan ve günahlardan korunmuştur.
Nitekim bu böyle olmasaydı onların dinî söz ve
eylemlerine itimat etmek mümkün olmazdı.
Hz. Muhammed,
Rabbinin emriyle kendisinden sonra yerini alacak olan
halifeyi/imâmı belirtmiştir. Aynı şekilde Oniki
İmâmlardan her öncel, ardılını bildirmiştir. Oniki
İmâmlar, Peygamberin dinî ve dünyevî tüm görevlerini
üstlenmişlerdir. Onların peygamberden tek farkları
kendilerine vahyin inmemesidir. Peygamberin sahip olduğu
tüm haklara Oniki İmâm da sahiptir. “Ey iman edenler!
Allah’a itaat edin; Resule ve içinizdeki yönetim
sahiplerine de itaat edin…” (Nisâ:59)
e) Kıyamet
Arap Alevîler, yüce
Allah’ın insanları dünyadaki eylemlerinden hesap sormak
için öldükten sonra diriltip mezarlarından çıkaracağına
inanırlar. “…Bu, Allah’ın; kötülük edenleri
yaptıklarıyla cezalandırması, güzellikler yapanları da
güzellikle ödüllendirmesi içindir.” (Necm:31)
Nitekim kıyamet olmasaydı emir ve yasakların bir anlamı
kalmazdı. Ödüllendirme ve cezalandırma ortadan kalkar,
tehditler ve vaatler suya düşerdi. Dolayısıyla kıyamete
inanmak kaçınılmaz olarak ortaya çıkmaktadır. “Bu
böyledir, çünkü Allah hakkın ta kendisidir. O, ölüleri
diriltir ve O her şeye kadirdir. Kıyamet vakti mutlaka
gelecektir; onda kuşku yoktur. Ve Allah kabirlerdeki
ölmüşleri diriltecektir.” (Hac:6–7)
Arap Alevîlerde
İslam’ın temel ilkelerinin ne olduğuna böylece değinmiş
olduk. Bu temelleri takip eden ayrıntıları, örneğin
namaz, oruç, zekât, hac, cihat gibi ibadetleri; sabır,
doğruluk ve emanet gibi ahlak unsurlarını; alım, satım,
evlenme, boşanma, kefalet ve ziraat gibi muameleleri ve
diyet, kısas, kefaret gibi
hükümleri ise
kitabın ana hedefinden uzaklaşmamak için kaleme almaya
gerek görmüyoruz. Biz Arap Alevîlere göre ‘İslam’ın
temelleri ve bu temellerin ayrıntıları’ konusunda daha
geniş bilgi edinmek isteyenler, Suriyeli iki değerli din
adamı Şeyh Mahmut es-Sâlih’in ve Şeyh Abdullatif
el-Hayyir’in el-Muhtasaru’l-câmi‘ adlı kitabından
ve diğer din âlimlerimizin yazdığı kitaplardan
yararlanabilirler.
Arap Alevîlerde İslam Hukukunun
Kaynakları
Arap Alevîlere göre
İslam hukukunun dört kaynağı vardır:
a) Kur’ân-ı
Kerîm
Arap Alevîler tüm
Müslümanların elinde bulunan Kur’ân-ı Kerîm’in yüce
Allah’ın ekleme yapılmamış, eksiltilmemiş ve herhangi
bir değişikliğe uğramamış kitabı olduğuna inanırlar.
“Batıl ona ne önünden
gelebilir ne de arkasından. Bilge olandan, hamd
edilenden bir indirmedir o.” (Fussilet:42)
b) Sünnet
Arap Alevîler
masum olan birinin – ister Nebi olsun, ister İmâm –
sözlerini, eylemlerini ve onaylamalarını kutsal sünnet
sayarlar. Sünnetin sahih olduğu kesinleştikten sonra onu
inkâr etmek, Kur’ân hükümlerinden birini inkâr etmekten
farksızdır. Sünnetin Kur’ân-ı Kerîm’le örtüşmemesi
imkânsızdır.
“…Ve sana bu Kur’ân’ı
indirdik. Kendilerine indirileni insanlara açıklayasın
ve böylelikle insanlar derin derin düşünsünler diye.”
(Nahl:44)
c) İcmâ‘
(Görüş Birliği)
Arap Alevîler
Müslümanların – aralarında masum İmâmın da olması
koşuluyla – izini Kur’ân’da ve kutsal sünnette
bulamadığı bir konu hakkında vardıkları ortak sonucu,
İslam hukukunda geçerli bir kanıt olarak kabul ederler.
Çünkü masum İmâmın görüşünün Kur’ân’a ve sünnete
asla ters düşmeyeceği kesindir.
d) Akıl
Arap Alevîlere göre,
aklı bir fıkıh delili gibi kullanabilecek kişiler ilimde
geniş ufuklara ulaşan âlimlerle sınırlıdır. Bu âlimler
ayrıntı niteliğindeki hükümleri çok kapsamlı delillerden
ortaya çıkarma yetisine sahip; eserleriyle, fetvalarıyla
ve dürüst tavırlarıyla içtihat derecesini kazanmış
kişilerdir. Bunlar pek az sayıdadır. Bununla birlikte
Kur’ân’a ve sünnete aykırı hüküm vermeleri durumunda
verdikleri hükme asla itibar edilmez.
Arap Alevî Âlimler ve
Fıkıhçılar
Arap Alevî âlim ve fıkıhçıların önde
gelenleri şunlardır:
Ebû Muhammed
Yezîd bn. Şu‘be:
Hayrı ve hayır yapmayı seven
gezgin bir âlimdi. Kâbe’yi tavaf etmiş ve hacda Kirman
adasının sahibi Ebû’l-Feth Abdülkerîm el-Kirmânî ile
tanışmıştır. Kirmânî’nin adaya gitme davetini kabul
etmiş ve oradan da Yemen dolaylarına geçmiştir. Yemen’de
İslam’ın hoşgörülü öğretisini yaydıktan sonra vatanına
geri dönmüş ve Hama’da vefat etmiştir.
Ebu’t-Tayyib
Ahmed bn. Hüseyin:
El-Münşid lakabıyla
meşhurdur. Daima Hz. Muhammed’in ve Ehlibeyt’inin –
Allah’ın salât ve selamı üzerlerine olsun – mucizelerini
konu edinen şiirler okuduğu için el-Münşid
lakabıyla tanınmıştır. Güzel yüzlü, yanık sesli bir âlim
ve fıkıhçıydı. Gayrı Müslimleri İslam’a davet ederdi.
Onun sayesinde birçok Yahudi ve Hıristiyan, Müslüman
olmuştur. Bunların bazıları Kur’ânı ezberlemiş ve
kendisi ile hacca gitmişlerdir. El-Münşid, el-Cezîm
denilen beldede yaşadı ve altmış yaşında hayata
gözlerini kapadı. Mezarı 9. İmâm Muhammed el-Cevvâd’ın
türbesinin civarındadır.
Ebû Hamza
el-Kettânî:
Arap dilini ve gramerini çok iyi bilen, dinler
hakkında geniş bilgiye sahip olan bir âlim ve
fıkıhçıydı. Kur’ân’ı ezbere biliyordu. Tartışmalarda
güçlü kanıtlar ortaya koyma yeteneğine sahipti. Bunun
yanı sıra karşısında kimsenin duramadığı bir yiğitti.
Birçok defa hacca gitmiştir. Hums şehrinde vefat
etmiştir.
Ebû’l-Hasan Ali
bn. Batta el-Halebî:
Kur’ân’ı ezbere bilen, Arap dili ve gramerinin
üstatlarından ve kelam ilminin önde gelen
âlimlerindendir. İlmî seyahatlerinden birinde
İskenderiye şehrine giderken deniz korsanları tarafından
esir edilmiş ve bir Yahudi’ye satılmıştır. Bu Yahudi
kısa bir süre zarfında Müslüman olmuş, Kur’ân-ı Kerîm’i
öğrenmiş ve el-Halebî ile hacca gitmiştir.
Haydar bn.
Muhammed el-Katî‘î:
Arap Alevîlerin
önde gelen hadis âlimlerindendir. Bağdatlı
Hıristiyanlardan bir grubu Müslüman yapmıştır. El-Kerh
kentinde altmış yaşında vefat etmiştir. Ahmed bn.
Hanbel’in yanında gömülüdür.
Abdurrahman
el-Cercerî:
Kur’ân’ı Kerîmi çok güzel okuyanlardandı. Dokuz
Yahudi’yi Müslüman yapmış ve onlarla hacca gitmiştir.
Ebû Zerr Sehl
bn. Muhammed el-Kâtib:
Arap Alevîlerin büyük âlimlerindendir. Seyfüddevle’nin
hocalığını yapmıştır. Bu üstat, derin bilgisine ve
yüksek şerefine ek olarak hünerli bir edebiyatçı ve usta
bir şairdi.
Alevî Edebiyatçılar
Alevîlerin ünlü edebiyatçılarından
bazıları şunlardır:
Ebû-l Feth
Osman bn. Cinnî en-Nehavî:
Arap Alevîler onu İbn Yahya en-Nehavî olarak tanırlar.
Onun ünü, edebiyattaki derecesini belirtmeye yeterlidir.
Es-Se‘âlibî onun için şöyle der: “O, Arap dilinde büyük
bir otoritedir. Edebiyatçıların piridir. Büyük şair
el-Mütennebî ile sıkı bir dostluğu vardı. Uzun bir
müddet onun şiirini yorumladı, gramerini açıkladı.
Edebiyattaki konumunun yüksekliğinden ve değerinin
büyüklüğünden dolayı çok az şiir yazdı.”
Abdullah bn.
‘Amr el-Fayyâd:
Arap Alevîlerin meşhur ve
yetenekli edebiyatçılarındandır.Es-Se‘âlibî onu şöyle
tanıtır: Seyfüddevle’nin kâtibi ve dostuydu. Edebiyat
alanında ve düzyazıda geniş ufuklara sahipti. Şiirde
olsun düzyazıda olsun Arapça’ya çok hâkimdi. Net ifadesi
ve güçlü anlatımından dolayı Seyfüddevle sultanların
huzuruna ondan başkasını elçi olarak göndermezdi.
Es-Sâbî et-Tâcî adlı kitabında ona yer vermiş ve
es-Seriyy onu birkaç kaside ile övmüştür.
Es-Seriyy bn.
Ahmed el-Kindî: Arap
Alevîlerin büyük şairlerinden ve meşhur
edebiyatçılarındandır. Es-Seriyy er-Refâ adıyla tanınır.
Es-Se‘âlibî el-Yetîme adlı yapıtında ondan
şöyle söz eder: “İnci gibi dizelerin ve sihirli şiir
değneğinin sahibi es-Seriyy’den haberin var mı senin?
Allah aşkına onun dili ne kadar da tatlı, sözleri ne
kadar da duru, yeteneği ne kadar da büyüktür. Şiirleri
arasında tarih sayfalarına yazılabilecek ve edebiyat
panolarına asılabilecek nitelikte şiirler biliyorum.”
Muhammed bn.
Ahmed bn. Hamdân:
El-Habbâz el-Beledî lakabıyla
tanınır. Döneminin en renkli kişiliği idi. Onun gibisine
çok az rastlanır. Çünkü o, okuma ve yazma bilmemesine
rağmen Kur’ân-ı Kerîm’i kulak dolgunluğuyla
ezberlemişti. Es-Se‘âlibî el-Yetîme adlı eserinde
onu şöyle anar: Musul’u içine alan ve el-Cezîre denilen
diyarın Beled isimli yöresindendir. Bu yörenin
yetiştirdiği en değerli kişiliklerdendir. Onun en ilginç
yanı, okuma ve yazması olmamasına rağmen şiirinin
güzelliklerle ve ince nüktelerle dolu olmasıdır. Hemen
hemen her şiirinde güzel bir anlama veya yaygın bir
atasözüne yer vermiştir. Şiirlerinde Alevî olduğunu çoğu
zaman vurgulamıştır.
Bu isimler tarih sayfalarını inci gibi
eserleriyle süsleyen, ilim ve edebiyat hazinelerini
pırlanta misali yapıtlarıyla zenginleştiren Alevî âlim
ve edebiyatçılardan yalnızca bir kaçıdır. Bunun yanı
sıra ilim ve edebiyat alanlarında onlardan geri
kalmayan, üretken fikirleriyle onların seviyesinde olan,
fakat gözlerden uzak mütevazı bir yaşamı seçtikleri için
tanınmayan çok sayıda şahsiyet vardır. “Erdemli insan”
mertebesine ulaşmaya gayret eden, şan ve şöhrete değer
vermeyen, dünya sahnesine çıkmak yerine yüce değerlerle
uğraşmayı tercih eden bu şahsiyetlerden bazıları
şunlardır: Ebû’l-Hasan Ali bn. Hamza bn. Şu‘be,
Ebû’l-Hüseyin Muhammed bn. Hâmid es-Serrâc, Ebû Muhammed
Abdullah el-Kettânî, Ebû Muhammed Abdullah bn. Kutâde
el-Ferrâ, Ebû Abdullah Muhammed bn. Müdlik er-Rakkî
el-Verrâk, Ebû’l-Feth Muhammed bn. Hasan el-Kâdî
(el-Katî‘î lakabıyla tanınır), Muhammed bn. Muhammed
el-Bağdâdî (el-Muhelhilî lakabıyla tanınır), İbrahim bn.
Osman bn. el-Mustalik en-Nu‘mânî, Safiyyüddîn Haydar bn.
Mihver el-Fârıkî (‘Abdu’l-Mümin es-Sûfî lakabıyla
meşhurdur), Ebû Muhammed Hasan bn. Muhammed el-Beledî,
İmâdüddîn Ahmed bn. Câbir el-Gassânî (Şeyh Ahmed Kırfâs
adıyla tanınır), Hasan bn. Hamza eş-Şîrâzî es-Sûfî,
Hasan bn. Mekzûn es-Sincârî (emir, mutasavvıf, şair ve
filozof), Muhammed Müntecebuddîn el-‘Ânî, Celâleddîn bn.
Mu‘ammar es-Sûfî, Abdullah en-Nâsih el-Bağdâdî, İsa
el-Edîb el-Bânyâsî ve Ebû’l-Feth Muhammed bn. Hasan
el-Bağdâdî.
Bu şahsiyetler karanlık dönemlerin aydın
fikirli düşünürleriydiler. Her ne kadar tarih onları
ihmal etmiş olsa da onlar eserleriyle hala aramızda
yaşıyor, beğeni ve takdirimizi kazanıyorlar. Onlardan
her birinin fikirlerini ortaya koyduğu bir eseri
mevcuttur. Onlardan bazılarının ruhi felsefede ve
ilahiyat alanında mükemmelliğin doruğuna ulaşan yazılı
eserleri, bazılarının da şiirin farklı alanlarında
kulakları mest eden, kalpleri esir alan ve ruhları
büyüleyen eserleri vardır.
Köklü tarihimiz var, bir de soylu
atalar,
Anılınca adları, güller nergisler açar.
( Hamid Hasan, 1915–1999)
Arap
Alevîlerin Gelenekleri
Kuşaktan kuşağa aktarılan
kültürel değerler, inançlar ve davranışlar geleneği
oluşturur. Arap Alevî Müslümanların geleneklerine göz
atacak olursak bu geleneklerin diğer Müslümanların güzel
geleneklerinden farklılık göstermediğini görürüz. Bu
geleneklere kısaca değinelim:
Evlilik ve
Düğün:
Ailelerinin rızasını alarak evlenmeye karar veren
gençler, ilk aşamada bu kararın ilanı anlamına gelen bir
nişan töreni düzenlerler. Eş ve dostların katıldığı bu
törende önce bir din adamı nişan duasını yapar ve Fâtiha
okur. Daha sonra genç çifte nişan yüzükleri takılır ve
müzik eşliğinde eğlenilir. Düğün günü yaklaştığında imam
nikâhı kıyılır. İmam nikâhı Arap Alevîlerde resmi nikâh
kadar önemlidir. Düğünden bir veya birkaç gün önce kına
gecesi yapılır. Bölgesel müziklerin eşliğinde gelin ve
damat adaylarına kına sürülür, davetlilerin hediyeleri
sunulur. Düğün törenine katılım oldukça geniş olur.
Düğün için yaz ayları ve hafta sonunda bir gün tercih
edilir. Düğünde halaylar çekilir, oyunlar oynanır.
Geline kardeşleri tarafından kuşak bağlanır. Genç çifte
yüzükleri ve davetlilerin armağanları takılır.
Armağanların takılmasıyla düğün sona erer.
Sünnet:
Arap Alevîler
erkek çocuklarını genelde 1–7 yaşları arasında sünnet
ederler. Sünnet günü yakın çevre davet edilir.
Davetlilere ikramda bulunulur, hediyeler kabul edilir.
Kur’ân-ı Kerîm ve dualar okunur. Çocuklar kirve denilen
bir aile dostunun kucağında sünnet olurlar. Son
zamanlarda sünnet törenlerinde de müzikli eğlenceler
yapılmaktadır.
Yemekler:
Arap Alevîlerin yemek kültürünü zengin Akdeniz mutfağı
oluşturur. Bu mutfağın odağında taze sebze ve meyveler,
zeytinyağı gibi sıvı yağlar, tavuk, et ve balık bulunur.
Arap Alevîlerde sebze yemekleri sevilir. Maklûbe
adını verdikleri pirinç, kuş üzümü, çam fıstığı,
kızarmış patlıcan ve kuzu eti ile yapılan yemek çok
lezzetlidir. Evlerde mangal yakma, içli köfte yapma,
fırınlarda lahmacun ve börek pişirme yaygındır. Köylerde
tandır ekmeği günümüzde de pişirilmektedir. Ev hanımları
kış için patlıcan ve bamya kurutarak saklar; zeytin,
peynir gibi ihtiyaçları temiz ve sağlıklı olacak şekilde
ambalajlar; domates ve biber salçalarını kendi elleriyle
çekerler. Tatlılardan özellikle baklava ve künefe
sevilir. Evlerde muhallebi gibi süt tatlıları yapılır.
Bayramlar:
Bütün Müslümanlar gibi
Ramazan (Fıtr) ve Kurban (el-Adhâ)
bayramlarını kutlarlar. Hz. Muhammed’in Hz. Ali’yi vasi
ve halife tayin ettiği gün olan Gadîr günü de
Arap Alevîler için büyük bir bayramdır. Bu üç bayram
coşkuyla kutlanır. Bayramlarda bir araya gelinir,
muhabbet edilir ve hasret giderilir. Maddi durumu uygun
olanlar bayramlarda kurban keser; eş-dostlarına,
konu-komşularına yemek verir ve ihtiyacı olanlara
yardımda bulunurlar. Bayramlarda ayrıca kabir
ziyaretleri yapılır ve Kur’ân-ı Kerîm okunur.
Cenaze
Merasimleri: Arap
Alevîler cenazelere büyük önem verirler. Bundan dolayı
cenaze merasimine katılım oldukça geniş olur. Cenaze
genelde evden veya mescitten kaldırılır. Ölü, yıkanıp
kefenlendikten sonra musalla taşına konur. Bir
Arap Alevî din adamının imamlığında cenaze namazı
kılınır. Defin sırasında Kur’ân-ı Kerîm’den ayetler
(genellikle Yâsîn-i Şerîf) okunur, hatim duası edilir.
Telkîn duasının yapılması ve herkesin kabre bir
avuç toprak serpmesiyle merasim biter. Cenaze sahipleri
taziyeleri evlerinde kabul eder. Ertesi sabah kalabalık
bir grupla kabir ziyaret edilir ve Kur’ân-ı Kerîm
okunur. Aynı günün öğleden sonraya rastlayan bir
saatinde cenaze evinde Kur’ân okunur ve hatim duası
yapılır. Bu toplantıya çok sayıda din adamı ve diğer
davetliler katılır. 7. günde yine kabir ziyaret edilir,
daha önce duyurulan bir saatte cenaze evinde Kur’ân
okunur, hatim duası yapılır. Ölen kişi eğer saygın bir
din adamı veya topluma hizmet etmiş aydın bir kişi ise
şairlerin hazırladığı Arapça mersiyeler okunur. Bu
mersiyelerde Hz. Muhammed’in ve Ehlibeyt’in ölümle
ilgili hikmetli sözlerine değinilir, ölen kişinin
faziletleri dile getirilir ve akrabalarına sabır
öğütlenir. Törenin bitiminde davetlilere cenaze
sahiplerinin hazırladığı yemek ikram edilir. Bu yemek
genelde pilav ve hoşaf; pilav ve fasulye veya lahmacun
ve tatlı ikilisinden oluşur. Cenaze sahipleri, toplumun
genelinden maddi ve manevi büyük destek görür.
:
Suriye’nin
batısında yer alan ve Arap Alevîlere yüzyıllarca
mesken olan dağlar.
Adnan Sincarlı,
Mayıs 2007
http://www.nusayri.com/
sitesinden alıntı |